|
Köyden
Kente Göç Sürecinde Kadın Emeği Türkiye’de yapılan çalışmalar, 1950’li yıllardan itibaren
önemli sosyo-ekonomik olgulardan biri olan iç göçü ele
alırken, çoğunlukla kentleşme ve gecekondu problemi
çerçevesinde ele almış ve göçün çalışma yaşamı üzerine
etkilerini ele alırken de genel olarak niteliksiz erkek
işgücü üzerine eğilmiştir. İç göç süreçlerini ele alan
çalışmaların geneline bakıldığında toplumsal cinsiyet bakış
açısı oldukça eksiktir. Bu yazıda iç göçün bilinen sebepleri
ve sonuçları yerine kadın emeği açısından nedenler ve sorun
alanlarına yer verilerek, kadınların gözünden bir göç
perspektifi oluşturulmaya çalışılacaktır.
Kadınlara özgü göç nedenlerine baktığımızda, kadınların
ailenin herhangi bir nedenle (iş bulmak, iş tayini, vb.) göç
eden erkek üyelerini takibinin en önemli nedenlerden biri
olduğu görülmektedir. Bu durumda, göç kararı kadının
bağımsız bireysel kararı değildir.
Kalaycıoğlu ve Rittersberger’in (1998: 225) Ankara’da ev
hizmetlerinde çalışan kadınlar arasında yaptığı araştırmada,
kadınların %40’ının evlendikten sonra eşleriyle, %53’ünün
ise küçük yaşta aileleri ile gelmiş olması, kadınların
önemli bir bölümü açısından göçün bireysel bir karar
olmadığını göstermektedir.
Köyden kente göçün kadınlar için bilinçli bir seçim olduğu
ve eşlerini göçe ikna ettikleri durumlar olduğu gibi, aile
reisinin kararı olduğu durumlarda da göçün köy kadınları
için arzulandığını, daha iyi, daha rahat bir yaşantıyı vaat
ettiğini eklemek gerekir. Erman’ın (1998: 212) yaptığı
araştırmada köyden göç eden bir erkek şöyle demektedir: “En
fazla kentlere göç etmeyi isteyen hanımlar. Biz Ankara’ya
göç edek de, diyorlar, ne olursak olak, perişan olak.”
Kadınlar İçin Kenti Çekici Kılan Nedir? Göç olgusu ele alınırken toprak mülkiyetindeki düzensizlik,
tarımın makineleşmesi, tarım kesiminde gizli işsizlik ve
bunlara bağlı olarak kırsal kesimde yaşayanların karşı
karşıya oldukları ekonomik zorlukların iticiliği ile kentin
sunduğu iş olanakları, sağlık hizmetleri ve eğitim
imkanlarının çekiciliğine yer verilmektedir. Oysa köy
işlerinin yıpratıcılığının iyice farkına varan kadınlar kent
evinin kolaylıklarına ve daha fazla kişisel özgürlüğe sahip
olmayı istemektedir. Köydeki kadınlar için her gün
televizyonda seyrettikleri kentli kadınlar gibi konuşma,
giyinme, kentli kadınların kullandıkları mutfak eşyaları ve
tüketim mallarını kullanabilme, çocuklarını daha iyi
okullara gönderebilme ihtimali de kentleri kadınlar için
cazip kılmaktadır. Göçün geniş aileden koparak gerçekleştiği
durumlarda ise, kent, kadına eşinin ailesinin baskısından
uzaklaşabileceği, “gelinlik” vazifelerinden ve “kaynana
dırdırından” kurtulabileceği, eşi ve çocuklarıyla
ilgilenebileceği bir hayat vaat eder.
Ne var ki kentler çoğu zaman kadınların bu beklentilerini
karşılayamamaktadır. Kadınlar göç sonrasında gerek kente
uyum güçlükleri gerek ekonomik yoksunluklar nedeniyle zor
günler geçirebilmektedir. Diğer yandan göç sonrası kente
tutunmanın hemşericilikle sağlanması, hemşerilerle aynı
yerde oturulması gibi sebepler, kentin kadınlar üzerindeki
özgürleştirici etkisini azaltabilmektedir.
Göç Edilen Kente Uyumda Cinsiyet Farklılıkları
1950-70 arası dönemde göç eden kadınlar iletişim
olanaklarının sınırlı oluşu, köylerin pek çok teknolojik
olanaktan yoksun oluşu gibi nedenlerle, kendilerinden önce
göç edenlerden aldıkları duyumlar dışında kenti bilmeksizin
göç etmişler ve büyük bir şaşkınlığa uğramışlarıdır. 1968’de
Ankara’ya göç edene kadar hiç elektrik ışığı görmemiş bir
kadın bu şaşkınlığı şöyle anlatmıştır: “ Yıldızlar aşağı
düşmüş sandım. Kendimi toplayamadım” (Erman, 1998: 213-214).
Kente karşı şaşkınlık kadınlarda, erkeklerden çok daha
fazladır. Erkeklerin iletişim imkanlarından daha çok
faydalanabilmesi (örneğin kahvede gazete okuyabilmesi),
ticari ilişkiler kurması ve kimi zaman ürünlerini satmak ya
da idari işler için köyün bağlı olduğu ilçe ya da il
merkezine gitme şansına sahip olması ve askerlik için
köylerinden çıkarak farklı yörelerden gelen pek çok kişiyle
tanışmaları gibi olanaklar, onların köy dışındaki dünyadan
haberdar olmasını sağlamaktadır.
80’lerden itibaren iletişim olanaklarının yaygınlaşması
köylülerin kent hakkındaki bilgisini artırırken, bir yandan
da giderek artan hemşericilik önceki göçmen kuşaklarla
sonrakiler arasında, çarpık biçimde de olsa kentte ayakta
kalmayı sağlayan ilişki ağları oluşturmuştur.
Göçmen kadınlar bir yandan kendileri için yepyeni bir dünya
olan kente uyum sağlamaya çalışırken, bir yandan da göç
sonrası ekonomik sıkıntıları aşmak için çaba
harcamaktadırlar. Ataerkil bakış açısı erkeğin temel
görevini ne olursa olsun haneye gelir getirmek olarak
belirlerken, kadına da her koşulda hanenin bakımını ve
beslenmesini sağlamak düşmektedir. Göçün ilk aşamasında
erkekler işgücü piyasalarında kendilerine bir yer edinmeye
çalışırken, kadınlar kendilerine düşen rolü yerine
getirebilmek için kendilerine özgü startejiler geliştirmeye
başlarlar. Örneğin pazardan artık sebze ve meyveleri
toplarlar, evde gıda üretirler, bir yere gitmek gerektiğinde
uzun mesafeleri bile yürürler, yiyecek ve yakacak yardımına
başvururlar, düğünlere ve günlere katılmayarak sosyal amaçlı
harcamaların azaltırlar, giyecek ihtiyacını başkalarının
eskileri ile kendileri örerek veya dikerek karşılarlar (Kardam
ve Alyanak, 2002, Şenses, 2003).
Göçle birlikte, kadınlar, kente uyum zorluğu çeken, kentte
karşılaştıkları keskin sınıfsal ayrımlar nedeniyle sorun
yaşayan çocuklarıyla ve onların eğitimiyle daha çok
ilgilenmeye, veli toplantılarına katılmaya başlarlar.
Babanın işte olduğu saatlerde çocuklarıyla ilgilenen göçmen
anne ve çocuklar arasında köydekinden farklı bir ilişki
biçimi gelişir.
Ya “Ev Kadınlığı” Ya “Ev Hizmetçiliği” Çıkmazı
“Ev kadınlaşma “ süreci göçün yalnızca kadınlara özgü
diğer bir etkisidir (İlkkaracan ve İlkkaracan, 1998).
Tarımsal üretimin hemen her aşamasında aktif ve bu üretimin
gerektirdiği her türlü bilgi ve beceri ile donanmış olan
köylü kadınların, kente göç ettiklerinde, bütün bu
donanımlarının kente uygun çalıma biçimi, yani ücretli
çalışma için bir işe yaramadığının farkına varmaları, önemli
bir kimlik bunalımın başlangıcıdır. Kente göç eden kadınlara
kentsel aile modelinin değerleri dayatılmış ve bu kadınlar
“ev kadınlığı” statüsünü ister istemez kabul etmişlerdir
(Ecevit vd. , 2000, s.153).
Ailedeki erkekler de, çocuklarına iyi bakılmayacağı korkusu,
ev işlerinin aksayacağı korkusu, sokakta, işyerinde başka
erkeklerle bir arada olmalarına olumsuz bakmaları gibi
gerekçelerle kadınların çalışmalarını engellemektedir (Özar
vd., 1996: 7).
Bütün bunlara rağmen göçmen kadınların ekonomik
faaliyetlerin tamamen dışında kaldığını söylemek çok yanlış
olacaktır. Çalışmamaları yönünde en yoğun baskıya maruz
kalan birinci kuşak göçmen kadınların bile önemli bir bölümü
ekonomik zorluklar sonucunda eşlerini ikna etmişler ve
çalışma yaşamına katılmışlardır. Diğer bir bölümü ise hane
içinde ekonomik faaliyetlerde bulunmuşlardır. İkinci ve
üçüncü kuşak göçmen kadınlar ise gerek ekonomik şartların
daha yıpratıcı bir hal alması, gerekse ataerkil yapının
kısmen çözülmesi ile daha yaygın biçimde işgücüne katılmaya
başlamışlardır.
İlkkaracan’ın (1997, 289-302) Ümraniye’deki göçmen
kadınlarla yaptığı çalışmada İstanbul’a göç eden kadınların
%22, 6’sı ücret karşılığı çalışmakta, % 0, 5’i ise işsiz
olup iş aramaktadır. Yaşamları boyunca çalışma deneyimine
sahip kadınların toplam oranı ise %47, 2’dir.
Çalışmaları karşısındaki engelleri aşıp işgücüne katılan
göçmen kadınları son derece olumsuz çalışma şartları
karşılar. Göçmen kadınlar, gerek düşük eğitim ve nitelik
düzeyleri gerekse cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle giderek
artan biçimde enformel sektördeki imalat sanayindeki
kayıtsız ve emek yoğun işlerde, ev hizmetlerinde ya da ev
eksenli çalışmaktadırlar.
Birinci kuşak göçmen kadınların yoğun olarak istihdam
edildiği ev hizmetleri, kısa sürede yaşlanıp güçten düşmeye
yol açmakta ve sosyal güvenlik imkanına sahip olmayan bu
kadınlara sadece geçici bir dönem gelir getirmektedir.
Kalaycıoğlu ve Rittersberger’in (1998: 227) yaptığı
çalışmada, bu kadınların % 36’sı bu işe aileleri maddi
sıkıntıda olduğu için, %25’i okuma yazma bilmedikleri,
eğitimleri olmadığı ve başka iş bulma şansları olmadığı
için, %23’ü ise mecburiyetten girdiklerini belirtmişlerdir.
Ev hizmetlerinde çalışan göçmen kadınlarla, orta sınıf kadın
işverenleri arasında kuralsız, koşulları belirlenmemiş bir
ilişki söz konusudur.
İkinci ve üçüncü kuşak göçmenler ise ev hizmetleri yerine
başka iş kollarını tercih etmektedir. 1980’lerde ithal
ikamesine dayalı sanayi politikalarından ihracata yönelik
sanayi politikalarına geçiş aşamasında önde gelen
sektörlerden biri olan konfeksiyon ve tekstil sanayi bu
kadınların istihdam edildiği en önemli sektörlerden biridir.
Konfeksiyon sektöründe kayıtsız firmaların pek çoğu,
gecekondu bölgelerinde yer seçerek ilkokulu bitirmemiş
çocuklar dahil her yaş grubundan kadına ulaşmaya
çalışmaktadırlar. Bu sektörde ücretli çalışan kadınların
ancak yarısı sigorta kapsamındadır. Göçmen kadınlardan
çeşitli nedenlerle ev dışında çalışamayan pek çok kadın ise
ev eksenli çalışmaktadır. Bu grupta yer alan kadınların
üretim zincirinin en sonunda yer aldıkları ve çalışma
koşulları ve ücretler bakımından emek pazarının en
savunmasız bölümünü oluşturdukları açıktır (Eraydın ve
Erendil Türkün, 2002: 22,23 ).
Zorunlu göç mağduru kadınların* yaşam koşulları ise çok daha
zordur. Gittikleri yerde Türkçe bilmedikleri için kamusal
alana çıkamayan, sağlık ve eğitim sorunlarını çözemeyen bu
kadınlar ciddi fiziki ve psikolojik sağlık sorunları
yaşamaktadırlar.
Görüldüğü gibi kadınların göç karar sürecine katılımları,
göç gerekçeleri, kente uyumları, kentsel mekanla kurdukları
ilişki biçimleri ve kentte işgücüne katılımları göz ardı
edilemez biçimde erkeklerden ayrılmaktadır. Göç
araştırmalarında ve iktisadi istatistiklerde görünmez
olsalar da kadınlar ücretli veya ücretsiz aile işçisi olarak
önemli oranda üretime katılmakta ve geliştirdikleri aile
yaşam stratejileri ile ailenin göç edilen kentte varlığını
koruyabilmesini sağlamaktadırlar.
KAYNAKÇA Başak Kültür ve Sanat Vakfı, Sorun Etme Sahip Çık Projesi,
Zorunlu Göçün Çocuklar ve Gençler Üzerindeki Etkileri,
İstanbul, Başak Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, 2004 Çakmak, Melek, GAP’ta Kadın, İktisat Dergisi, Sayı 377, Mart
1998, 68-74 Ecevit, Yıldız, Tan, Mine ve Üşür, Serpil, Kadın Erkek
Eşitliğine Doğru Yürüyüş: Eğitim Çalışma Yaşamı ve Siyaset,
TÜSİAD, 2000, T/2000- 12/290. Eraydın, Ayda, Erendil- Türkün, Asuman, Konfeksiyon
Sanayinde Yeniden Yapılanma Süreci, Değişen Koşullar ve
Kadın Emeği: Ne Kazandılar, Ne Kaybettiler?, İktisat
Dergisi, Ekim 2002, s. 18-28 Erman, Tahire, “Kadınların Bakış Açısından Köyden Kente Göç
ve Kentteki Yaşam”, 75 Yılda Kadınlar ve Erkekler (Ed:Ayşe
Berktay Hacımirzaoğlu), İstanbul, Türkiye İş Bankası, 1998,
s. 211-225 İlkkaracan, İpek, İlkkaracan, Pınar, “1990’lar Türkiye’sinde
Kadın ve Göç”, 75 Yılda Köylerden Şehirlere, İstanbul, Tarih
Vakfı Yayınları, 1998, s. 305-322 İlkkaracan, İpek, “Kentli Kadınlar ve Çalışma Yaşamı”, 75
Yılda Kadınlar ve Erkekler (Ed:Ayşe Berktay Hacımirzaoğlu),
İstanbul, Türkiye İş Bankası, 1998, s.285-302 Kalaycıoğlu, Sibel, Rittersberger, Helga, “İş İlişkilerine
Kadınca Bir Bakış: Ev Hizmetinde Çalışan Kadınlar”, 75 Yılda
Kadınlar ve Erkekler (Ed: Ayşe Berktay Hacımirzaoğlu),
İstanbul, Türkiye İş Bankası, 1998, s. 225-235 Kardam, Filiz, Yüksel- Alyanak, İlknur, “Kadınların
Yoksullukla Baş Etme Yolları”, 2002 Özar vd., Kentlerde Kadınların İş Yaşamına Katılım
sorunlarının Sosyo- Ekonomik ve Kültürel Boyutları (rapor),
KSSGM KİG Projesi, Ankara, 1996 Şenses, Fikret, Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk,
İstanbul, İletişim, 2003 *Ayrıntılı bilgi için bkz: İlkkaracan ve İlkkaracan,
1998, Çakmak, 1998, Başak Kültür ve Sanat Vakfı, 2004 |