(BASIN-İŞ) TÜRKİYE BASIN, YAYIN, GRAFİKER VE AMBALAJ SANAYİ İŞÇİLERİ SENDİKASI (TÜRK-İŞ)

ANA SAYFA

 

SENDİKALAR VE

SİYASAL

 BİLİNÇ

 

I. Giriş

II. Niçin Siyasetin İçinde Olmalıyız? 

III. İşçi Sınıfı Niçin Yeterli Ölçüde Tepki Vermiyor? 

IV. Türk-İş’in Siyasi Alandaki Girişimleri 

V. Sonuç

I. GİRİŞ

Politik olma ve politik davranma niteliğini yitirmiş insanların oluşturduğu toplumda demokrasinin işlemesi mümkün değildir. Aristo’ya göre, insan eylemlerinden bazıları ”zorunluluklar alanı”na aittir; bu eylemler insanın hayatta kalmak için yapmak zorunda olduklarıdır. İnsanı insan yapan, bu özellikler değil, insanın özgür seçim yapma, yani özgür bir biçimde konuşma ve fikir üretme yönündeki eylemlilikleridir. Aristo’ya göre, insanı insan yapan en temel özelliklerden birisi onun politik bir varlık olmasıdır.

Birer muhalefet aracı olan, temel işlevi sömürüyü sınırlandırmak ve işçilerin daha iyi yaşam ve çalışma koşullarına sahip olmasını sağlamak olan sendikalar ise, bu bağlamda tek tek bireylerden daha kapsamlı bir politik bilince sahip olmalıdır.

Geçmişte bazı dönemlerde, sendikaların üyelerinin yalnız gündelik ekonomik çıkarları doğrultusunda mücadele vermesi yeterli olabilmiş; o gün için üyelerinin somut gündelik çıkarları bu mücadele ile korunabilmişti. Neoliberal saldırıların yoğunlaştığı, sermayenin küreselleştiği ve emperyalizmin çok sistemli bir biçimde işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarını, kazanılmış haklarını tahrip ettiği günümüzde ise, sendikaların yalnızca toplu iş sözleşmeleri ile üyelerinin gündelik ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi imkansız hale gelmiştir. Sendikalar siyasi alanda ağırlıklarını koyabilmeli, tekrar topyekün işçi sınıfının çıkarlarını savunan bir “güç” olarak sahnede yerini alacak girişimlerde bulunmalıdır.

II. NİÇİN SİYASETİN İÇİNDE OLMALIYIZ?

Sendikalar ve işçi sınıfı her zaman siyasetin içindedir; ancak bazı dönemlerde işçi sınıfının da talebi olan siyasi ihtiyaçlar, mücadele edilmeden kazanılabilir. Örneğin kapitalizmin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan eksik tüketim krizi, 1980’lere kadarki süreçte sosyal devlet uygulamalarının geliştirilmesi ve alım gücünün göreceli olarak artırılması ile çözümlendi. Kapitalizmin altın çağı olarak nitelendirilen bu dönemde işçi sınıfına bazı haklar, ciddi mücadelelerin sonucu olmadan verilebildi. Bu hakların verilmesinin bir nedeni de, geçmişte işçi sınıfının kapitalist sistemi tehdit ettiği Avrupa’da, işçilerin sisteme entegrasyonunun artırılması çabası oldu. Bunda Sovyetler Birliği’nin dünyanın iki büyük gücünden biri olmasının da çok büyük etkisi vardır. Soğuk Savaş koşullarında kapitalist ülkelerin işçilerini, sınıf çatışmalarından uzak tutmak, sınıfsal çelişkilerin üzerini örtmek amacıyla kapitalist ülkelerin sermayedar sınıfları, işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarını geliştirmiştir.

Günümüzde bu koşullar değişmiştir. Bugün, kapitalizmin krizi, eksik tüketim krizi değildir. Bugün SSCB yıkılmıştır, dünyanın en büyük iki gücünden biri olarak kapitalizmi tehdit etmemektedir. Bugün kapitalizmin yeni krizi, geçmiş dönemin aksine, işgücü maliyetini düşürerek, sömürüyü olabildiğince artırarak aşılmaya çalışılmaktadır.

Sendikaların bugün yaşadığı kan kaybının bir nedeni, o günlerde mücadele geleneklerini yitirmiş ve kapsamlı mücadeleler vermek yerine, sermayenin politikalarını meşrulaştırmak amacıyla geliştirilmiş olan sosyal diyalog mekanizmasıyla hak almaya alışmış olmasıdır. Gelinen noktada, özellikle Avrupa sendikalarının bir bölümü tarihsel olarak karşı cephelerde yer aldıkları işverenleri ‘sosyal ortak’ olarak görmeye başlamışlardır. Mücadelenin yerini bu bakış açısının alması işçiler açısından ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır. Sermayenin bir sosyal freni ve ‘biz yeteri kadar kar elde ettik, şimdi biraz da karımızı işçi sınıfıyla paylaşalım’ gibi bir anlayışla hareket etme olasılığı yoktur.

Yine bu süreçte, sendikalar, birer sivil toplum örgütü* olarak görülmeye başlandı. Sendikaların birer sivil toplum örgütü haline getirilmesi son derece tehlikeli bir süreçtir ve sistemi meşrulaştırma girişimlerinin bir parçasıdır. Nitekim, bu geçmiş dönemde, içinde bulunulan koşulların etkisiyle hak alma mücadelesinde başarılı olabilen sendikalar, bu kimlikleriyle, bugün kan kaybetmeye mahkumdur.  

Bu durumda, sendikaların mücadele biçimlerini değiştirmemeleri ve saldırılar karşısında harekete geçememeleri hak kayıplarını artırmaktadır. Son yıllarda çalışma yaşamına ilişkin konularda ülkemizde yaşanan gelişmelere, yapılan düzenlemelere kısaca göz atalım:

-  4857 sayılı İş Kanunu ile çalışma koşullarımız kötüleştirildi. Sendikasız işçiler neredeyse kölelik koşullarında çalışmaya mahkum edildi. Kanundaki değişiklikler toplu iş sözleşmelerine de adım adım yansımaktadır. Yakın bir gelecekte kanunun yarattığı tahribatın, sendikalı işçilerin çalışma koşullarına da daha yoğun olarak yansıyacağı söylenebilir.

-  Sosyal güvenlik sistemimiz adım adım çökertiliyor. Sağlık, emeklilik gibi sigorta kolları gitgide özele devrediliyor. Devlet adım adım “sosyal” olma misyonunu terk ediyor. Yapılan düzenlemeler paramız olduğu ölçüde sağlık hizmeti almayı, çocuğumuzu paramız ölçüsünde okula gönderebilmeyi dayatıyor bizlere. Yaşam hakkımız adım adım elimizden alınıyor.

-  Memurların iş güvencesi yapılan düzenlemelerle ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

-  Kıdem tazminatı gibi, işçiler açısından hayati öneme sahip bir hakta, işçi aleyhine düzenlemeler yapılması gündemde.

-  İşsizlik, kaçak çalıştırma artıyor. Bu durum işsiz veya kaçak çalışan işçilere ek olarak, iş bulabilenleri de etkiliyor. En ufak bir hak istemimizde (bu yalnızca kanunlarda yer alan haklarımızın uygulanması bile olabilir) kapı önüne koyulmakla tehdit ediliyoruz. Dışarıdaki işsizler ordusu, bizi işten atmanın kozunu veriyor sermayedar sınıfa.

-  İşçi sınıfı işçi, memur, geçici işçi, taşeron gibi farklı düzenlemelere göre bölünüyor. Bu, sınıf dayanışmasının önünü kesiyor, sınıf bilincinin güçlenmesini engelleniyor.

-  Özelleştirmeler son hız devam ediyor. Ülkemizin en önemli kuruluşları birer birer özelleştiriliyor, yabancı şirketlere satılıyor. Bu süreç o kurum ve kuruluşlarda çalışan işçi arkadaşlarımızın işsiz kalmasından çok daha ciddi ve uzun vadeli sıkıntılar da yaratıyor. Devletin üretimden elini çekmesiyle, üretimin piyasa koşullarına terk edilmesiyle birlikte ürünlerin fiyatlarında ciddi artışlar oluyor. Yabancı sermayeli şirketlerin kritik sektörlerde hak sahibi olmaları, ülkemiz üzerindeki emperyalist kuşatmayı artırıcı rol oynuyor.

Son dönemde hem genel olarak yaşantımızı, hem de çalışma hayatımızı adım adım kötüye götüren ve asıl tahribatı uzun vadede yaratacak olan düzenlemeleri yukarıda kısaca ele aldık.

Sendikacılık hareketi, üyelerinin çıkarlarını korumak gibi en temel görevini yerine getirmeye çalışırken; sorunların çözümü siyasal alana kaydığı noktada, mutlaka aktif siyaset içinde olmak zorundadır. Sendikalar, sınıf bilinci içinde yürütülecek siyasi bir mücadelenin aracı olmalıdır. Yukarıda sayılan sorunların hiçbiri yalnızca işyerlerinde bağıtlanacak toplu iş sözleşmeleri ile çözülemez. Bu sorunlarının çözülmesinin tek yolu, sendikaların işçi sınıfı yararına siyasete ağırlığını koyması ve gündemdeki konularla ilgili işçi sınıfı perspektifinden basınç uygulayabilmesidir.

Bugün sendikaların çoğu üye kaybetmektedir. Bunun bir nedeni özelleştirmeler ve yine özelleştirmelerin bir parçası olarak ele alabileceğimiz kamuda emekli olan işçilerin yerine yenilerinin alınmaması, taşerona iş verme gibi uygulamalar; diğer bir nedeni ise, neoliberal saldırılar karşısında yeni mücadele biçimlerini hayata geçiremeyen sendikaların, toplumsal yaşam içinde etkisizleşmesi ve yeni üye kaydedememeleridir. Önceki dönemde mücadele geleneklerini yitirmiş ve sosyal diyalog mekanizması içinde sorun çözmeye alışmış olan sendikalar, yoğun neo-liberal saldırılar karşısında yeni politikalar üretememiştir.

Kamucu, emperyalizm karşısında ülkesinin ve işçi sınıfının çıkarlarını koruyan bir konum alamayan, üyelerine sınıf bilinci kazandırmak konusunda çalışmalar yapmayan, işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda kapsamlı çalışmalar yapmak, bu doğrultuda politika üretmek yerine, yalnızca üyelerinin gündelik çıkarlarını korumaya yönelik çalışma yapan sendikaların günümüzün değişen koşullarında örgütlenmesi çok zordur. Sendikalar elbette doğrudan siyasal iktidarı hedeflemez. Dolayısıyla sendikaların siyasi partilerin yerini alması söz konusu değildir. Ancak bu, işçi sınıfının ve ülkenin geleceği için mücadele etmenin önünde bir engel değildir.

Örgütsel bağımsızlık politikada tarafsızlık anlamına gelmemektedir. Bugün siyasetle ilgilenmemek, emperyalizme, ülkemizi uçuruma sürükleyenlere, kazanılmış haklarımızı elimizden alanlara, yani mevcut düzene ve işçi sınıfı aleyhine olan güç ilişkilerinin sürmesinden yana olanlara destek vermek demektir.

Yapılması gereken ise, emekten yana politikalar üretmek neoliberal saldırılar karşısında, topyekün bir karşı duruşu örgütleyebilmektir. Bugün işçi sınıfı ve sendikalar böyle bir karşı duruşu ortaya koyamazken, sermayedar örgütleri bunu başarıyla hayata geçirmektedir. Örneğin TÜSİAD, her konuda sermayedar sınıfın görüşlerini sistematik biçimde ortaya koymakta ve hükümetleri o doğrultuda tutum almaya zorlamaktadır. Sendikalar da, başta dış borç ve faiz mekanizmalarını kullanarak IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası güç odakları eliyle ülkemize, işçi sınıfımıza, sendikal hak ve özgürlüklerimize kısa ve uzun vadeli zarar veren emperyalizme karşı aktif mücadele yürütmek durumundadır. Sendikalar, üyeleri olmayan işçileri de etkileyecek bir programa, işleyişe ve mücadele çizgisine sahip olmalıdır.

İşçi sınıfını ve sendikaları güçsüzleştirmeye, siyasetten kopartmaya çalışan, sendikaları bir “lüks” olarak gören neoliberal saldırılar karşısında hiç unutmamamız gereken gerçek, kapitalist sistem sürdükçe işçi sınıfının emek gücünün, üretim için ve sermayedar sınıf için vazgeçilmez olduğudur. İşçi sınıfı bu gücünün farkında olduğu, sendikalar bu gücü sınıfsal bir bakış açısıyla yönlendirebildiği takdirde, bu saldırıların önüne geçmek ve yaşanılabilir, yarınımızdan endişe etmediğimiz bir dünyayı kurmak elimizdedir.

 III. İşçi Sınıfı Niçin Yeterli Ölçüde Tepki Vermiyor?

Bugün sendikalar sermayenin yeni saldırılarına karşı yeni mücadele biçimlerini oturtmakta yetersiz kalmıştır, kapsamlı bir politika ve mücadele hattı henüz oluşturulamamıştır. Aynı zamanda, geçmişte hiç olmadığı yoğunlukta saldırılar yaşanırken, işçiler de tepkilerini göstermemekte, yapılan eylemlere katılmamakta, mücadele etmemektedir. Mevcut hükümet işçiler aleyhine pek çok düzenlemeyi Meclis’ten geçirirken; bu köklü değişiklikler karşısında işçi sınıfımız yeteri kadar sesini yükseltmemektedir. Oysa ki işçiler siyasete ağırlıklarını koymadıkları sürece, sömürü artarak sürecektir.

Türkiye işçi sınıfının, siyaset sahnesine ilk çıktığı dönemlere bakıldığı zaman, Avrupa’dakinden çok farklı bir sürecin işlediğini görmekteyiz. İşçi sınıfının siyasetle bağı ve mücadele stratejileri açısından Avrupa sendikaları ile Türkiye sendikaları arasında ciddi farklılıklar vardır. Avrupa’da önce sınıf hareketleri gelişmiş ve bunların en önemli taleplerinden biri de eşit ve genel oy hakkı olmuştur. Bu amaçla büyük eylemler, genel grevler yapılmış ve bu hak elde edildiğinde sınıf hareketi bir bütün olarak, sınıf bilinciyle politikleşmiş, pek çok ülkede işçi partileri doğmuştur. 1800’lü yılların sonlarına doğru, pek çok Avrupa ülkesinde ‘sosyal demokrat’ veya ‘sosyalist’ parti ya da ‘işçi partisi’ adıyla örgütlenmiş ve ağırlıkla mavi yakalı işçilerden oluşan güçlü partiler vardı. Türkiye’de ise, sınıf hareketinin bağımsız bir güç olarak gelişimi öncesinde, işçilerin siyasal faaliyette bulunma hakkı vardı. İşçiler bu koşullarda tek tek bireyler olarak siyasete girdi ve ortak bir sınıf bilinciyle hareket etme, siyaset içinde bağımsız bir sınıf hareketi olarak güç kazanma olguları gecikti. Yani Türkiye’de işçi sınıfının politikleşmesi açısından yaşanan süreç, Avrupa’dan farklı olarak, sınıfın ortak çıkarları doğrultusunda bağımsız bir politikleşme değil; bireyler olarak işçilerin kısa erimli çıkarları doğrultusunda bir politikleşme oldu.

Bugün, işçi sınıfının tepkisini yeteri kadar ortaya koymamasının bir nedeni karşısındaki güçleri yenilmez görmesidir. “Biz ne yapabiliriz ki” anlayışı son yıllarda yaygınlaşmaktadır. Örgütlü ve bilinçli işçi sınıfının, en büyük güç olduğu bilincinin işçilere tekrar kazandırılması, işçilerin kendi güçlerinin farkına varması gerekmektedir.

Yaşanan yoğun işsizlik de işçilerin yaşanan sıkıntılara oranla çok az tepki vermelerinde büyük bir etkiye sahiptir.

1989 Bahar Eylemlerini gerçekleştirmiş, mücadele sonucunda çok yüksek haklar alabileceğinin bilincinde olan sendikalı işçilerin bir bölümü emekli olmuş, bir bölümü ise emekliliği yaklaştığı için eskisine oranla duyarsızlaşmıştır. Daha genç işçi kuşakları arasında ise, sendikanın etkinliği çok sınırlıdır.

Sendikalı işçiler yaşanan olumsuz gelişmelerden, diğer toplumsal sınıf ve katmanlara oranla, daha az etkilenmiştir. Saldırılar henüz sendikalı işçileri, diğer toplumsal sınıflara göre daha az etkisi altına almış, gelirler o derece etkilenmemiştir.

Uzun vadede acısını daha çok hissedeceğimiz neo-liberal saldırılar karşısında işçi sınıfına öncülük etmesi gereken Türk-İş, hükümetle mücadeleye girişmek, muhalefet etmek yerine, anlaşma yolunu tercih etmekte ve küçük sorunları çözmektedir. Oysa gerek çalışma yaşamı, gerekse ülkenin geleceği konusunda geri dönüşü çok zor kararlara imza atılmaktadır. Bu süreçte, işçi sınıfı ve sendikaların Türk-İş öncülüğünde, emek cephesinden ciddi bir muhalefeti örgütlemesi zorunludur.

Medyanın neredeyse tamamen sermayenin elinde olması da, işçi sınıfının siyasete bakışını çok etkilemektedir. Medyadan, sermayenin bakış açısını yansıtan bilgi bombardımanına tutulan işçiye, bilinç kazandırmak önceki yıllara göre zorlaşmıştır. Örneğin eğitimlerde, çıkarttığımız yayınlarda özelleştirmenin hem işçi sınıfına, hem de ülkemize zararlarını anlatıyoruz. Ancak bizim anlattığımız süre kısıtlı. Medya ise, her gün özelleştirmenin gerekleri üzerine yayınlar yapıyor. Sendikaların, kitleleri sermayenin bakış açısından ve düzenin yalanlarından kurtarabilmek için çok daha fazla çaba göstermesi gerekiyor.

Tüm bu etmenler, siyasetin önde gelen gücü olması gereken işçi sınıfının, sınıf siyasetinden uzaklaşmasına yol açmaktadır. İşçileri tekrar mücadele içine çekebilmek konusunda sendikalara büyük görev düşmektedir.

 IV. Türk-İş’in Siyasi Alandaki Girişimleri

Ülkemizde ilk Sendikalar Kanunu 1947 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı kanun oldu. Bu kanunla sendikacılık hareketine çok ciddi kısıtlamalar getirildi. 1952 yılında kurulan Türk-İş de bu yasaklamaların etkisi altındaydı. Türk-İş tüzüğünde, yöneticilerin siyasal partilerde görev almasını yasaklayan hüküm yer aldı.

1962 yılında Türk-İş, Çalışanlar Partisi adı altında bir siyasi parti kurma çalışmalarına başladı. Ancak bu yöndeki çabalar başarılı olamadı. Siyasi alanda yürütülen bu çalışmanın başarıya ulaşamaması sonrasında, 1963-1980 döneminde, Türk-İş yönetimleri, işçilerin seçmen olarak gücünü harekete geçirmeye çalıştılar. 1964 yılında partilerüstü politika anlayışı benimsendi. Siyasal partiler karşısında bağımsızlığın ön plana çıkartıldığı, hükümetlerle olabildiğince çatışmaya girmeden ilişkileri sürdürerek, ekonomik büyümeden pay alma çabası altına girildi. Ayrı bir parti kurma girişimlerinin yerini, tüm partilerle iyi geçinme ve bu partilerin politikalarını partili işçiler ve sendikalar eliyle etkileme doğrultusunda çaba gösterildi. Bu dönemde işçiler çeşitli partilere giriyor ve delege seçiliyordu; ancak sınıf bilinciyle hareket etme alışkanlığı olmadığı için, bu partilerde kendi sınıfının çıkarlarını koruma ve diğer sınıfların temsilcilerine karşı ortak bir tavır geliştirme eğilimi ortaya çıkmıyordu.

1980-1992 döneminde, kapitalizmin yeni krizi sendikaları zor durumda bıraktı. Ekonomik bunalım, yüksek oranlı işsizlik, yeni uluslararası işbölümü, üretim organizasyonlarındaki değişim, sermayenin dayattığı yeni koşullar, kapitalizmin “sosyalleştirilmiş” döneminin sona erdiğini ve yeniden vahşi kapitalizm koşullarına dönüleceğinin ilk işaretlerini verdi. Ülkemizde de 12 Eylül darbesi ve ardından yaşanan baskı dönemi ile birlikte neo-liberal politikalar uygulanmaya başlandı. Kamucu politikalar adım adım terkedilirken, “benim memurum işini bilir”, “ben zengini severim” tarzı yaklaşımlar ön plana çıkmaya başladı. Bu dönemde karşı karşıya bulunulan sorunların çözümünün siyasal alana kayması ve partilerin bu konudaki duyarsızlığı, tabandaki işçileri partilerinden soğutmaya başladı. Örneğin 1992 yılı Kasım ayında, Zonguldak belediye işçilerinin eylemde taşıdıkları pankart şu şekildeydi:

“Arı: Soktu; At: Tepti; Ok: Battı; İşçiler İktidara”

1992-1997 döneminde Türk-İş içinde parti konusu tekrar gündeme geldi. Türk-İş’in 1992 yılı Genel Kurulu’nda konuyla ilgili şu karar alındı:

“Bu yeni saldırıyı, toplu sözleşmecilikle sınırlı bir sendikacılık anlayışı ile durdurabilmek mümkün değildir… Yukarıda ifade edilen sorunların çözümü ve taleplerin yerine getirilmesi, toplu sözleşmelerle sınırlı bir sendikacılık anlayışının aşılmasını, sendikacılık hareketinin siyasal alandaki bağımsız gücünün güçlendirilmesini, hissettirilmesini ve gerektiğinde demokratik biçimde alınan kararlar doğrultusunda kullanılmasını… gerektirmektedir”

denilerek sendikacılık hareketinin siyasal alandaki bağımsız gücünün güçlendirilmesi gerektiği vurgulandı. 1993 yılı Kasım ayından itibaren ise, çeşitli illerde bölge işçi kurultayları düzenlendi. Buralarda konu tartışmaya açıldı ve Türk-İş’in çeşitli konulardaki talepleri dillendirildi. Çeşitli partilere oy verilmemesi çağrıları yapıldı.

21 Aralık 1996’da, İstanbul’da Türk-İş’e bağlı sendikaların genel merkez yöneticileri, şube başkanları ve işyeri temsilcilerinin katıldığı “Türkiye’ye Sahip Çık!” toplantısı düzenlendi. Bu toplantıda yapılan konuşmaların önemli bölümünde, Türk-İş öncülüğünde bir siyasal partinin kurulması konusundaki istek dile getirildi. Nitekim, toplantı sonucunda kabul edilen bildirgede de konuyla ilgili şu görüşler yer alıyordu:

“Parlamento, zenginler kulübü olmamalıdır. Ülkemizde bugün bir siyaset boşluğu yaşanmaktadır. Bu boşluğu, halkımızın öncüsü ve umudu Türk-İş doldurmalıdır; başta işçi sınıfımız olmak üzere tüm çalışanlar doldurmalıdır. Türkiye nüfusunun yüzde 95’ini oluşturan işçi sınıfımız ve diğer çalışanlar, siyasete ve Parlamento’ya ağırlığını koymalıdır. İşçi sınıfı artık yönetilen değil, yöneten olmalıdır… Türkiye’ye sahip çıkacak bir siyasal partinin oluşturulması çalışmalarına ağırlık ve hız verilmelidir.” 

Bu girişimlerin ardından ise, Türk-İş bünyesinde siyasi parti kurma veya kitlesel olarak bir siyasi partinin desteklenmesi gibi tartışmaların ağırlığı azaldı ve konu önemini yitirdi. Türk-İş’in 22 Temmuz seçimlerine ilişkin yönlendirmesi ise, belirli bir siyasi partinin desteklenmesi veya belirli siyasi partilerin protesto edilmesi yönünde değil; işçi ve sendikacı adayların desteklenmesi yönünde oldu; ki bunun etkili olması da bugünün koşullarında çok mümkün değildi.

Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, günümüzde sendikaların siyasal alanda ağırlık koymaları kritik önemdedir. Üstelik 1995 yılında Anayasa’nın 52. maddesindeki ve 1997 yılında da 2821 sayılı Sendikalar Kanunu’nun 37. maddesindeki yasakların kalkmasıyla birlikte, sendikalar önünde neredeyse hiç siyasi engel kalmamıştır. Kanunlarda yapılan değişiklikler sonucunda, bugün yalnızca 4 alanda yasaklama vardır:

-       sendika siyasi partiden para alamaz

-       herhangi bir siyasal partinin adıyla sendika kurulamaz

-       sendikacı, siyasi parti aracılığı ile milletvekili seçilirse sendikacılığı düşer

-       sendikalarla siyasi partiler aynı amblemi kullanamaz

Emperyalist saldırıların hem ülkemizin, hem işçi sınıfımızın bugününü ve geleceğini tehdit ettiği günümüzde, anti-emperyalist mücadelenin işçi sınıfı eliyle, sınıfsal bir bakış açısıyla örülmesi gerekmektedir. Bugün bu, sendikaların ayakta kalabilmesi için de, ülkemizin geleceği açısından da hayati bir mücadeledir. Sendikaların önündeki siyasi engellerin de neredeyse tamamen kalktığı koşullarda, sendikaların bu mücadele içinde yer alma, işçileri bu yönde bilinçlendirme, önderlik etme görevi son derece büyük önem taşımaktadır.

 V. SONUÇ

22 Temmuz 2007 seçimlerinden yeni çıktığımız bu günlerde, sendikalar ve siyaset üzerine yazılan bir yazıda, siyasi partilerin isimlerinden bağımsız olarak yeni Meclis’in dağılımına bakmakta yarar var aslında. Seçim sonrasında yapılan profil çalışmalarından çıkan sonuca göre, yeni milletvekillerimiz de büyük ölçüde iş adamlarından oluşuyor. Farklı meslek grupları Meclis’te yer almasına karşın, akademisyenlik dışında kalan mesleklere mensup milletvekillerinin çoğunun ‘patron’ olduğuna dikkat çekiliyor.

Türk-İş Genel Başkanı Salih Kılıç da yaptığı açıklamada, Türkiye’nin en önemli sorunlarının işsizlik, kayıtdışı ekonomi ve cari açık olduğunu ifade ederek, her şeyden önce bu sorunları giderecek politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini belirtti. Yeni parlamentoda 4 sendikacı ve bir işçi kökenli, 70 kadar da işveren ve sanayici kökenli milletvekilinin yer alacağına dikkati çeken Kılıç, işçilerin kazanılmış haklarına zarar verecek politikaların hayata geçirilmesinden endişe duyduklarını bildirdi.

Siyasi partilerden bağımsız olarak seçimler değerlendirildiğinde, işçi sınıfının geçtiğimiz seçimlere ağırlığını koyamadığı, işçi yanlısı politikaları meclise taşımakta yine yetersiz kaldığını söylemek mümkündür. Nitekim seçim sonuçlarından, gerek ABD, gerekse ülkemizin sermayedar kesimleri son derece memnundur. İşçi sınıfını ve sendikaları ise önümüzdeki dönemde, sosyal güvenliği ortadan kaldıracak, sağlığı özel sektörün eline teslim edecek olan Sosyal Güvenlik Reformu, kıdem tazminatının kaldırılması girişimleri, gün geçtikçe daha da zorlaşan hayat şartları beklemektedir.

İşte tam da bu noktada, ülkemizin emperyalist ülkelerce gün be gün işgal edildiği, işçi hak ve özgürlüklerinin gaspedildiği, yaşam hakkımızın bile adım adım elimizden alındığı, neo-liberal saldırılar karşısında sendikaların gitgide etkisiz hale getirildiği bu noktada, işçi sınıfının siyasete ağırlığını koyması; sendikaların etkili bir sınıf siyaseti yürüterek, siyasi alanda bir güç olduğunu hissettirmesi gerekmektedir. Ancak ve ancak, işçi sınıfı ile onların örgütü olan sendikaların bu gücün farkında olduğu ve bu gücü işçi yanlısı politikaları hayata geçirmek yönünde kullandığı durumda bağımsız ve yaşanılabilir bir ülkenin, eşit, yarınından ve çocuklarının geleceğinden endişe etmeyen, onurlu insanları yaratılabilir.

Dipnot:(*) Sendikalar birer sınıf örgütüdür, politik bir perspektife sahip olmak durumundadır. İşçi sınıfının çıkarlarını savunan, sınıf örgütleri olmak durumundadır. Oysa sivil toplum örgütleri, yaş, cinsiyet, mezhep, toplumsal duyarlılıklar üzerinden örgütlenmiş, genellikle orta sınıfı kapsayan, topyekün sistemle sorunu olmayan ve bu anlamda politik olmayan örgütlenmelerdir.

TÜRKİYE BASIN, YAYIN, GRAFİKER VE AMBALAJ SANAYİİ İŞÇİLERİ SENDİKASI

ADRES: Necetibey Caddesi, Hanımeli Sokak, No:26/7 Sıhhiye - ANKARA/TÜRKİYE   TEL: (+90) 312 230 29 08   FAX: (+90) 312 229 43 15

e-mail: basinis@basin-is.org    web sitesi: www.basin-is.org   

web tasarım ve güncelleme: Fatih Aydemir, Basın-İş Uzmanı