|
I. GİRİŞ
Politik olma ve politik davranma niteliğini
yitirmiş insanların oluşturduğu toplumda
demokrasinin işlemesi mümkün değildir. Aristo’ya
göre, insan eylemlerinden bazıları
”zorunluluklar alanı”na aittir; bu eylemler
insanın hayatta kalmak için yapmak zorunda
olduklarıdır. İnsanı insan yapan, bu özellikler
değil, insanın özgür seçim yapma, yani özgür bir
biçimde konuşma ve fikir üretme yönündeki
eylemlilikleridir. Aristo’ya göre, insanı insan
yapan en temel özelliklerden birisi onun politik
bir varlık olmasıdır.
Birer muhalefet aracı olan, temel işlevi
sömürüyü sınırlandırmak ve işçilerin daha iyi
yaşam ve çalışma koşullarına sahip olmasını
sağlamak olan sendikalar ise, bu bağlamda tek
tek bireylerden daha kapsamlı bir politik
bilince sahip olmalıdır.
Geçmişte bazı dönemlerde, sendikaların
üyelerinin yalnız gündelik ekonomik çıkarları
doğrultusunda mücadele vermesi yeterli
olabilmiş; o gün için üyelerinin somut gündelik
çıkarları bu mücadele ile korunabilmişti.
Neoliberal saldırıların yoğunlaştığı, sermayenin
küreselleştiği ve emperyalizmin çok sistemli bir
biçimde işçi sınıfının yaşam ve çalışma
koşullarını, kazanılmış haklarını tahrip ettiği
günümüzde ise, sendikaların yalnızca toplu iş
sözleşmeleri ile üyelerinin gündelik ekonomik
çıkarlarını koruyabilmesi imkansız hale
gelmiştir. Sendikalar siyasi alanda
ağırlıklarını koyabilmeli, tekrar topyekün işçi
sınıfının çıkarlarını savunan bir “güç” olarak
sahnede yerini alacak girişimlerde bulunmalıdır.
II. NİÇİN SİYASETİN İÇİNDE OLMALIYIZ?
Sendikalar ve işçi sınıfı her zaman siyasetin
içindedir; ancak bazı dönemlerde işçi sınıfının
da talebi olan siyasi ihtiyaçlar, mücadele
edilmeden kazanılabilir. Örneğin kapitalizmin,
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan
eksik tüketim krizi, 1980’lere kadarki süreçte
sosyal devlet uygulamalarının geliştirilmesi ve
alım gücünün göreceli olarak artırılması ile
çözümlendi. Kapitalizmin altın çağı olarak
nitelendirilen bu dönemde işçi sınıfına bazı
haklar, ciddi mücadelelerin sonucu olmadan
verilebildi. Bu hakların verilmesinin bir nedeni
de, geçmişte işçi sınıfının kapitalist sistemi
tehdit ettiği Avrupa’da, işçilerin sisteme
entegrasyonunun artırılması çabası oldu. Bunda
Sovyetler Birliği’nin dünyanın iki büyük
gücünden biri olmasının da çok büyük etkisi
vardır. Soğuk Savaş koşullarında kapitalist
ülkelerin işçilerini, sınıf çatışmalarından uzak
tutmak, sınıfsal çelişkilerin üzerini örtmek
amacıyla kapitalist ülkelerin sermayedar
sınıfları, işçi sınıfının yaşam ve çalışma
koşullarını geliştirmiştir.
Günümüzde bu koşullar değişmiştir. Bugün,
kapitalizmin krizi, eksik tüketim krizi
değildir. Bugün SSCB yıkılmıştır, dünyanın en
büyük iki gücünden biri olarak kapitalizmi
tehdit etmemektedir. Bugün kapitalizmin yeni
krizi, geçmiş dönemin aksine, işgücü maliyetini
düşürerek, sömürüyü olabildiğince artırarak
aşılmaya çalışılmaktadır.
Sendikaların bugün yaşadığı kan kaybının bir
nedeni, o günlerde mücadele geleneklerini
yitirmiş ve kapsamlı mücadeleler vermek yerine,
sermayenin politikalarını meşrulaştırmak
amacıyla geliştirilmiş olan sosyal diyalog
mekanizmasıyla hak almaya alışmış olmasıdır.
Gelinen noktada, özellikle Avrupa sendikalarının
bir bölümü tarihsel olarak karşı cephelerde yer
aldıkları işverenleri ‘sosyal ortak’ olarak
görmeye başlamışlardır. Mücadelenin yerini bu
bakış açısının alması işçiler açısından ciddi
hak kayıplarına yol açmaktadır. Sermayenin bir
sosyal freni ve ‘biz yeteri kadar kar elde
ettik, şimdi biraz da karımızı işçi sınıfıyla
paylaşalım’ gibi bir anlayışla hareket etme
olasılığı yoktur.
Yine bu süreçte, sendikalar, birer sivil toplum
örgütü* olarak görülmeye
başlandı. Sendikaların birer sivil toplum örgütü
haline getirilmesi son derece tehlikeli bir
süreçtir ve sistemi meşrulaştırma girişimlerinin
bir parçasıdır. Nitekim, bu geçmiş dönemde,
içinde bulunulan koşulların etkisiyle hak alma
mücadelesinde başarılı olabilen sendikalar, bu
kimlikleriyle, bugün kan kaybetmeye mahkumdur.
Bu durumda, sendikaların mücadele biçimlerini
değiştirmemeleri ve saldırılar karşısında
harekete geçememeleri hak kayıplarını
artırmaktadır. Son yıllarda çalışma yaşamına
ilişkin konularda ülkemizde yaşanan gelişmelere,
yapılan düzenlemelere kısaca göz atalım:
- 4857 sayılı İş Kanunu ile çalışma
koşullarımız kötüleştirildi. Sendikasız işçiler
neredeyse kölelik koşullarında çalışmaya mahkum
edildi. Kanundaki değişiklikler toplu iş
sözleşmelerine de adım adım yansımaktadır. Yakın
bir gelecekte kanunun yarattığı tahribatın,
sendikalı işçilerin çalışma koşullarına da daha
yoğun olarak yansıyacağı söylenebilir.
- Sosyal güvenlik sistemimiz adım adım
çökertiliyor. Sağlık, emeklilik gibi sigorta
kolları gitgide özele devrediliyor. Devlet adım
adım “sosyal” olma misyonunu terk ediyor.
Yapılan düzenlemeler paramız olduğu ölçüde
sağlık hizmeti almayı, çocuğumuzu paramız
ölçüsünde okula gönderebilmeyi dayatıyor
bizlere. Yaşam hakkımız adım adım elimizden
alınıyor.
- Memurların iş güvencesi yapılan
düzenlemelerle ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.
- Kıdem tazminatı gibi, işçiler açısından
hayati öneme sahip bir hakta, işçi aleyhine
düzenlemeler yapılması gündemde.
- İşsizlik, kaçak çalıştırma artıyor. Bu durum
işsiz veya kaçak çalışan işçilere ek olarak, iş
bulabilenleri de etkiliyor. En ufak bir hak
istemimizde (bu yalnızca kanunlarda yer alan
haklarımızın uygulanması bile olabilir) kapı
önüne koyulmakla tehdit ediliyoruz. Dışarıdaki
işsizler ordusu, bizi işten atmanın kozunu
veriyor sermayedar sınıfa.
- İşçi sınıfı işçi, memur, geçici işçi, taşeron
gibi farklı düzenlemelere göre bölünüyor. Bu,
sınıf dayanışmasının önünü kesiyor, sınıf
bilincinin güçlenmesini engelleniyor.
- Özelleştirmeler son hız devam ediyor.
Ülkemizin en önemli kuruluşları birer birer
özelleştiriliyor, yabancı şirketlere satılıyor.
Bu süreç o kurum ve kuruluşlarda çalışan işçi
arkadaşlarımızın işsiz kalmasından çok daha
ciddi ve uzun vadeli sıkıntılar da yaratıyor.
Devletin üretimden elini çekmesiyle, üretimin
piyasa koşullarına terk edilmesiyle birlikte
ürünlerin fiyatlarında ciddi artışlar oluyor.
Yabancı sermayeli şirketlerin kritik sektörlerde
hak sahibi olmaları, ülkemiz üzerindeki
emperyalist kuşatmayı artırıcı rol oynuyor.
Son dönemde hem genel olarak yaşantımızı, hem de
çalışma hayatımızı adım adım kötüye götüren ve
asıl tahribatı uzun vadede yaratacak olan
düzenlemeleri yukarıda kısaca ele aldık.
Sendikacılık hareketi, üyelerinin çıkarlarını
korumak gibi en temel görevini yerine getirmeye
çalışırken; sorunların çözümü siyasal alana
kaydığı noktada, mutlaka aktif siyaset içinde
olmak zorundadır. Sendikalar, sınıf bilinci
içinde yürütülecek siyasi bir mücadelenin aracı
olmalıdır. Yukarıda sayılan sorunların hiçbiri
yalnızca işyerlerinde bağıtlanacak toplu iş
sözleşmeleri ile çözülemez. Bu sorunlarının
çözülmesinin tek yolu, sendikaların işçi sınıfı
yararına siyasete ağırlığını koyması ve
gündemdeki konularla ilgili işçi sınıfı
perspektifinden basınç uygulayabilmesidir.
Bugün sendikaların çoğu üye kaybetmektedir.
Bunun bir nedeni özelleştirmeler ve yine
özelleştirmelerin bir parçası olarak ele
alabileceğimiz kamuda emekli olan işçilerin
yerine yenilerinin alınmaması, taşerona iş verme
gibi uygulamalar; diğer bir nedeni ise,
neoliberal saldırılar karşısında yeni mücadele
biçimlerini hayata geçiremeyen sendikaların,
toplumsal yaşam içinde etkisizleşmesi ve yeni
üye kaydedememeleridir. Önceki dönemde mücadele
geleneklerini yitirmiş ve sosyal diyalog
mekanizması içinde sorun çözmeye alışmış olan
sendikalar, yoğun neo-liberal saldırılar
karşısında yeni politikalar üretememiştir.
Kamucu, emperyalizm karşısında ülkesinin ve işçi
sınıfının çıkarlarını koruyan bir konum
alamayan, üyelerine sınıf bilinci kazandırmak
konusunda çalışmalar yapmayan, işçi sınıfının
çıkarları doğrultusunda kapsamlı çalışmalar
yapmak, bu doğrultuda politika üretmek yerine,
yalnızca üyelerinin gündelik çıkarlarını
korumaya yönelik çalışma yapan sendikaların
günümüzün değişen koşullarında örgütlenmesi çok
zordur. Sendikalar elbette doğrudan siyasal
iktidarı hedeflemez. Dolayısıyla sendikaların
siyasi partilerin yerini alması söz konusu
değildir. Ancak bu, işçi sınıfının ve ülkenin
geleceği için mücadele etmenin önünde bir engel
değildir.
Örgütsel bağımsızlık politikada tarafsızlık
anlamına gelmemektedir. Bugün siyasetle
ilgilenmemek, emperyalizme, ülkemizi uçuruma
sürükleyenlere, kazanılmış haklarımızı elimizden
alanlara, yani mevcut düzene ve işçi sınıfı
aleyhine olan güç ilişkilerinin sürmesinden yana
olanlara destek vermek demektir.
Yapılması gereken ise, emekten yana politikalar
üretmek neoliberal saldırılar karşısında,
topyekün bir karşı duruşu örgütleyebilmektir.
Bugün işçi sınıfı ve sendikalar böyle bir karşı
duruşu ortaya koyamazken, sermayedar örgütleri
bunu başarıyla hayata geçirmektedir. Örneğin
TÜSİAD, her konuda sermayedar sınıfın
görüşlerini sistematik biçimde ortaya koymakta
ve hükümetleri o doğrultuda tutum almaya
zorlamaktadır. Sendikalar da, başta dış borç ve
faiz mekanizmalarını kullanarak IMF, Dünya
Bankası gibi uluslararası güç odakları eliyle
ülkemize, işçi sınıfımıza, sendikal hak ve
özgürlüklerimize kısa ve uzun vadeli zarar veren
emperyalizme karşı aktif mücadele yürütmek
durumundadır. Sendikalar, üyeleri olmayan
işçileri de etkileyecek bir programa, işleyişe
ve mücadele çizgisine sahip olmalıdır.
İşçi sınıfını ve sendikaları güçsüzleştirmeye,
siyasetten kopartmaya çalışan, sendikaları bir
“lüks” olarak gören neoliberal saldırılar
karşısında hiç unutmamamız gereken gerçek,
kapitalist sistem sürdükçe işçi sınıfının emek
gücünün, üretim için ve sermayedar sınıf için
vazgeçilmez olduğudur. İşçi sınıfı bu gücünün
farkında olduğu, sendikalar bu gücü sınıfsal bir
bakış açısıyla yönlendirebildiği takdirde, bu
saldırıların önüne geçmek ve yaşanılabilir,
yarınımızdan endişe etmediğimiz bir dünyayı
kurmak elimizdedir.
III.
İşçi Sınıfı Niçin Yeterli Ölçüde Tepki Vermiyor?
Bugün sendikalar sermayenin yeni saldırılarına
karşı yeni mücadele biçimlerini oturtmakta
yetersiz kalmıştır, kapsamlı bir politika ve
mücadele hattı henüz oluşturulamamıştır. Aynı
zamanda, geçmişte hiç olmadığı yoğunlukta
saldırılar yaşanırken, işçiler de tepkilerini
göstermemekte, yapılan eylemlere katılmamakta,
mücadele etmemektedir. Mevcut hükümet işçiler
aleyhine pek çok düzenlemeyi Meclis’ten
geçirirken; bu köklü değişiklikler karşısında
işçi sınıfımız yeteri kadar sesini
yükseltmemektedir. Oysa ki işçiler siyasete
ağırlıklarını koymadıkları sürece, sömürü
artarak sürecektir.
Türkiye işçi sınıfının, siyaset sahnesine ilk
çıktığı dönemlere bakıldığı zaman,
Avrupa’dakinden çok farklı bir sürecin
işlediğini görmekteyiz. İşçi sınıfının siyasetle
bağı ve mücadele stratejileri açısından Avrupa
sendikaları ile Türkiye sendikaları arasında
ciddi farklılıklar vardır. Avrupa’da önce sınıf
hareketleri gelişmiş ve bunların en önemli
taleplerinden biri de eşit ve genel oy hakkı
olmuştur. Bu amaçla büyük eylemler, genel
grevler yapılmış ve bu hak elde edildiğinde
sınıf hareketi bir bütün olarak, sınıf
bilinciyle politikleşmiş, pek çok ülkede işçi
partileri doğmuştur. 1800’lü yılların sonlarına
doğru, pek çok Avrupa ülkesinde ‘sosyal
demokrat’ veya ‘sosyalist’ parti ya da ‘işçi
partisi’ adıyla örgütlenmiş ve ağırlıkla mavi
yakalı işçilerden oluşan güçlü partiler vardı.
Türkiye’de ise, sınıf hareketinin bağımsız bir
güç olarak gelişimi öncesinde, işçilerin siyasal
faaliyette bulunma hakkı vardı. İşçiler bu
koşullarda tek tek bireyler olarak siyasete
girdi ve ortak bir sınıf bilinciyle hareket
etme, siyaset içinde bağımsız bir sınıf hareketi
olarak güç kazanma olguları gecikti. Yani
Türkiye’de işçi sınıfının politikleşmesi
açısından yaşanan süreç, Avrupa’dan farklı
olarak, sınıfın ortak çıkarları doğrultusunda
bağımsız bir politikleşme değil; bireyler olarak
işçilerin kısa erimli çıkarları doğrultusunda
bir politikleşme oldu.
Bugün, işçi sınıfının tepkisini yeteri kadar
ortaya koymamasının bir nedeni karşısındaki
güçleri yenilmez görmesidir. “Biz ne yapabiliriz
ki” anlayışı son yıllarda yaygınlaşmaktadır.
Örgütlü ve bilinçli işçi sınıfının, en büyük güç
olduğu bilincinin işçilere tekrar
kazandırılması, işçilerin kendi güçlerinin
farkına varması gerekmektedir.
Yaşanan yoğun işsizlik de işçilerin yaşanan
sıkıntılara oranla çok az tepki vermelerinde
büyük bir etkiye sahiptir.
1989 Bahar Eylemlerini gerçekleştirmiş, mücadele
sonucunda çok yüksek haklar alabileceğinin
bilincinde olan sendikalı işçilerin bir bölümü
emekli olmuş, bir bölümü ise emekliliği
yaklaştığı için eskisine oranla
duyarsızlaşmıştır. Daha genç işçi kuşakları
arasında ise, sendikanın etkinliği çok
sınırlıdır.
Sendikalı işçiler yaşanan olumsuz gelişmelerden,
diğer toplumsal sınıf ve katmanlara oranla, daha
az etkilenmiştir. Saldırılar henüz sendikalı
işçileri, diğer toplumsal sınıflara göre daha az
etkisi altına almış, gelirler o derece
etkilenmemiştir.
Uzun vadede acısını daha çok hissedeceğimiz neo-liberal
saldırılar karşısında işçi sınıfına öncülük
etmesi gereken Türk-İş, hükümetle mücadeleye
girişmek, muhalefet etmek yerine, anlaşma yolunu
tercih etmekte ve küçük sorunları çözmektedir.
Oysa gerek çalışma yaşamı, gerekse ülkenin
geleceği konusunda geri dönüşü çok zor kararlara
imza atılmaktadır. Bu süreçte, işçi sınıfı ve
sendikaların Türk-İş öncülüğünde, emek
cephesinden ciddi bir muhalefeti örgütlemesi
zorunludur.
Medyanın neredeyse tamamen sermayenin elinde
olması da, işçi sınıfının siyasete bakışını çok
etkilemektedir. Medyadan, sermayenin bakış
açısını yansıtan bilgi bombardımanına tutulan
işçiye, bilinç kazandırmak önceki yıllara göre
zorlaşmıştır. Örneğin eğitimlerde, çıkarttığımız
yayınlarda özelleştirmenin hem işçi sınıfına,
hem de ülkemize zararlarını anlatıyoruz. Ancak
bizim anlattığımız süre kısıtlı. Medya ise, her
gün özelleştirmenin gerekleri üzerine yayınlar
yapıyor. Sendikaların, kitleleri sermayenin
bakış açısından ve düzenin yalanlarından
kurtarabilmek için çok daha fazla çaba
göstermesi gerekiyor.
Tüm bu etmenler, siyasetin önde gelen gücü
olması gereken işçi sınıfının, sınıf
siyasetinden uzaklaşmasına yol açmaktadır.
İşçileri tekrar mücadele içine çekebilmek
konusunda sendikalara büyük görev düşmektedir.
IV.
Türk-İş’in Siyasi Alandaki Girişimleri
Ülkemizde ilk Sendikalar Kanunu 1947 yılında
yürürlüğe giren 5018 sayılı kanun oldu. Bu
kanunla sendikacılık hareketine çok ciddi
kısıtlamalar getirildi. 1952 yılında kurulan
Türk-İş de bu yasaklamaların etkisi altındaydı.
Türk-İş tüzüğünde, yöneticilerin siyasal
partilerde görev almasını yasaklayan hüküm yer
aldı.
1962 yılında Türk-İş, Çalışanlar Partisi adı
altında bir siyasi parti kurma çalışmalarına
başladı. Ancak bu yöndeki çabalar başarılı
olamadı. Siyasi alanda yürütülen bu çalışmanın
başarıya ulaşamaması sonrasında, 1963-1980
döneminde, Türk-İş yönetimleri, işçilerin seçmen
olarak gücünü harekete geçirmeye çalıştılar.
1964 yılında partilerüstü politika anlayışı
benimsendi. Siyasal partiler karşısında
bağımsızlığın ön plana çıkartıldığı,
hükümetlerle olabildiğince çatışmaya girmeden
ilişkileri sürdürerek, ekonomik büyümeden pay
alma çabası altına girildi. Ayrı bir parti kurma
girişimlerinin yerini, tüm partilerle iyi
geçinme ve bu partilerin politikalarını partili
işçiler ve sendikalar eliyle etkileme
doğrultusunda çaba gösterildi. Bu dönemde
işçiler çeşitli partilere giriyor ve delege
seçiliyordu; ancak sınıf bilinciyle hareket etme
alışkanlığı olmadığı için, bu partilerde kendi
sınıfının çıkarlarını koruma ve diğer sınıfların
temsilcilerine karşı ortak bir tavır geliştirme
eğilimi ortaya çıkmıyordu.
1980-1992 döneminde, kapitalizmin yeni krizi
sendikaları zor durumda bıraktı. Ekonomik
bunalım, yüksek oranlı işsizlik, yeni
uluslararası işbölümü, üretim
organizasyonlarındaki değişim, sermayenin
dayattığı yeni koşullar, kapitalizmin
“sosyalleştirilmiş” döneminin sona erdiğini ve
yeniden vahşi kapitalizm koşullarına
dönüleceğinin ilk işaretlerini verdi. Ülkemizde
de 12 Eylül darbesi ve ardından yaşanan baskı
dönemi ile birlikte neo-liberal politikalar
uygulanmaya başlandı. Kamucu politikalar adım
adım terkedilirken, “benim memurum işini bilir”,
“ben zengini severim” tarzı yaklaşımlar ön plana
çıkmaya başladı. Bu dönemde karşı karşıya
bulunulan sorunların çözümünün siyasal alana
kayması ve partilerin bu konudaki duyarsızlığı,
tabandaki işçileri partilerinden soğutmaya
başladı. Örneğin 1992 yılı Kasım ayında,
Zonguldak belediye işçilerinin eylemde
taşıdıkları pankart şu şekildeydi:
“Arı: Soktu; At: Tepti; Ok: Battı; İşçiler
İktidara”
1992-1997 döneminde Türk-İş içinde parti konusu
tekrar gündeme geldi. Türk-İş’in 1992 yılı Genel
Kurulu’nda konuyla ilgili şu karar alındı:
“Bu yeni saldırıyı, toplu sözleşmecilikle
sınırlı bir sendikacılık anlayışı ile
durdurabilmek mümkün değildir… Yukarıda ifade
edilen sorunların çözümü ve taleplerin yerine
getirilmesi, toplu sözleşmelerle sınırlı bir
sendikacılık anlayışının aşılmasını,
sendikacılık hareketinin siyasal alandaki
bağımsız gücünün güçlendirilmesini,
hissettirilmesini ve gerektiğinde demokratik
biçimde alınan kararlar doğrultusunda
kullanılmasını… gerektirmektedir”
denilerek sendikacılık hareketinin siyasal
alandaki bağımsız gücünün güçlendirilmesi
gerektiği vurgulandı. 1993 yılı Kasım ayından
itibaren ise, çeşitli illerde bölge işçi
kurultayları düzenlendi. Buralarda konu
tartışmaya açıldı ve Türk-İş’in çeşitli
konulardaki talepleri dillendirildi. Çeşitli
partilere oy verilmemesi çağrıları yapıldı.
21 Aralık 1996’da, İstanbul’da Türk-İş’e bağlı
sendikaların genel merkez yöneticileri, şube
başkanları ve işyeri temsilcilerinin katıldığı
“Türkiye’ye Sahip Çık!” toplantısı düzenlendi.
Bu toplantıda yapılan konuşmaların önemli
bölümünde, Türk-İş öncülüğünde bir siyasal
partinin kurulması konusundaki istek dile
getirildi. Nitekim, toplantı sonucunda kabul
edilen bildirgede de konuyla ilgili şu görüşler
yer alıyordu:
“Parlamento, zenginler kulübü olmamalıdır.
Ülkemizde bugün bir siyaset boşluğu
yaşanmaktadır. Bu boşluğu, halkımızın öncüsü ve
umudu Türk-İş doldurmalıdır; başta işçi
sınıfımız olmak üzere tüm çalışanlar
doldurmalıdır. Türkiye nüfusunun yüzde 95’ini
oluşturan işçi sınıfımız ve diğer çalışanlar,
siyasete ve Parlamento’ya ağırlığını koymalıdır.
İşçi sınıfı artık yönetilen değil, yöneten
olmalıdır… Türkiye’ye sahip çıkacak bir siyasal
partinin oluşturulması çalışmalarına ağırlık ve
hız verilmelidir.”
Bu girişimlerin ardından ise, Türk-İş bünyesinde
siyasi parti kurma veya kitlesel olarak bir
siyasi partinin desteklenmesi gibi tartışmaların
ağırlığı azaldı ve konu önemini yitirdi.
Türk-İş’in 22 Temmuz seçimlerine ilişkin
yönlendirmesi ise, belirli bir siyasi partinin
desteklenmesi veya belirli siyasi partilerin
protesto edilmesi yönünde değil; işçi ve
sendikacı adayların desteklenmesi yönünde oldu;
ki bunun etkili olması da bugünün koşullarında
çok mümkün değildi.
Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi,
günümüzde sendikaların siyasal alanda ağırlık
koymaları kritik önemdedir. Üstelik 1995 yılında
Anayasa’nın 52. maddesindeki ve 1997 yılında da
2821 sayılı Sendikalar Kanunu’nun 37.
maddesindeki yasakların kalkmasıyla birlikte,
sendikalar önünde neredeyse hiç siyasi engel
kalmamıştır. Kanunlarda yapılan değişiklikler
sonucunda, bugün yalnızca 4 alanda yasaklama
vardır:
- sendika siyasi partiden para alamaz
- herhangi bir siyasal partinin adıyla
sendika kurulamaz
- sendikacı, siyasi parti aracılığı ile
milletvekili seçilirse sendikacılığı düşer
- sendikalarla siyasi partiler aynı
amblemi kullanamaz
Emperyalist saldırıların hem ülkemizin, hem işçi
sınıfımızın bugününü ve geleceğini tehdit ettiği
günümüzde, anti-emperyalist mücadelenin işçi
sınıfı eliyle, sınıfsal bir bakış açısıyla
örülmesi gerekmektedir. Bugün bu, sendikaların
ayakta kalabilmesi için de, ülkemizin geleceği
açısından da hayati bir mücadeledir.
Sendikaların önündeki siyasi engellerin de
neredeyse tamamen kalktığı koşullarda,
sendikaların bu mücadele içinde yer alma,
işçileri bu yönde bilinçlendirme, önderlik etme
görevi son derece büyük önem taşımaktadır.
V.
SONUÇ
22 Temmuz 2007 seçimlerinden yeni çıktığımız bu
günlerde, sendikalar ve siyaset üzerine yazılan
bir yazıda, siyasi partilerin isimlerinden
bağımsız olarak yeni Meclis’in dağılımına
bakmakta yarar var aslında. Seçim sonrasında
yapılan profil çalışmalarından çıkan sonuca
göre, yeni milletvekillerimiz de büyük ölçüde iş
adamlarından oluşuyor. Farklı meslek grupları
Meclis’te yer almasına karşın, akademisyenlik
dışında kalan mesleklere mensup
milletvekillerinin çoğunun ‘patron’ olduğuna
dikkat çekiliyor.
Türk-İş Genel Başkanı Salih Kılıç da yaptığı
açıklamada, Türkiye’nin en önemli sorunlarının
işsizlik, kayıtdışı ekonomi ve cari açık
olduğunu ifade ederek, her şeyden önce bu
sorunları giderecek politikaların hayata
geçirilmesi gerektiğini belirtti. Yeni
parlamentoda 4 sendikacı ve bir işçi kökenli, 70
kadar da işveren ve sanayici kökenli
milletvekilinin yer alacağına dikkati çeken
Kılıç, işçilerin kazanılmış haklarına zarar
verecek politikaların hayata geçirilmesinden
endişe duyduklarını bildirdi.
Siyasi partilerden bağımsız olarak seçimler
değerlendirildiğinde, işçi sınıfının geçtiğimiz
seçimlere ağırlığını koyamadığı, işçi yanlısı
politikaları meclise taşımakta yine yetersiz
kaldığını söylemek mümkündür. Nitekim seçim
sonuçlarından, gerek ABD, gerekse ülkemizin
sermayedar kesimleri son derece memnundur. İşçi
sınıfını ve sendikaları ise önümüzdeki dönemde,
sosyal güvenliği ortadan kaldıracak, sağlığı
özel sektörün eline teslim edecek olan Sosyal
Güvenlik Reformu, kıdem tazminatının
kaldırılması girişimleri, gün geçtikçe daha da
zorlaşan hayat şartları beklemektedir.
İşte tam da bu noktada, ülkemizin emperyalist
ülkelerce gün be gün işgal edildiği, işçi hak ve
özgürlüklerinin gaspedildiği, yaşam hakkımızın
bile adım adım elimizden alındığı, neo-liberal
saldırılar karşısında sendikaların gitgide
etkisiz hale getirildiği bu noktada, işçi
sınıfının siyasete ağırlığını koyması;
sendikaların etkili bir sınıf siyaseti
yürüterek, siyasi alanda bir güç olduğunu
hissettirmesi gerekmektedir. Ancak ve ancak,
işçi sınıfı ile onların örgütü olan sendikaların
bu gücün farkında olduğu ve bu gücü işçi yanlısı
politikaları hayata geçirmek yönünde kullandığı
durumda bağımsız ve yaşanılabilir bir ülkenin,
eşit, yarınından ve çocuklarının geleceğinden
endişe etmeyen, onurlu insanları yaratılabilir.
|