|
I. GİRİŞ
Sendikaların büyük çoğunluğunun gittikçe
yoğunlaşan neo-liberal saldırılar karşısında gün
be gün kan kaybettiği günümüzde, çevre ile
ilgili sorunlar ve sendikaların bu konudaki
sorumlulukları üzerinde durmak bazı sendikalar
tarafından “lüks” olarak algılanmaktadır. Oysa
neo-liberalizmin saldırıları, geçmiş dönemden
farklı olarak, bugün çok daha çeşitlenmiş,
hayatımızın her alanında bizleri kuşatmış
durumda. Böylesi bir süreçte de, sendikaların,
üyelerinin yalnızca günlük ekonomik mücadelesini
sürdürebilmek için dahi, kapsamlı ve çeşitlenmiş
bir politikayla karşılık vermesi gerekiyor.
Neo-liberal politikalar, çevreden, sağlığa,
işsizlerin örgütlenmesinden, kadın sorununa tüm
başlıklarda sendikaları kuşatma altına
almaktadır. Dolayısıyla sendikaların günümüzün
saldırılarına emek cephesinden anlamlı bir karşı
duruş örgütleyebilmeleri, çalışma yaşamına
ilişkin politika üretmeye ek olarak, ülkemizi ve
dünyamızı ilgilendiren tüm konulara ilişkin
genel politik mücadele içinde yer almaları ile
mümkündür. Yoksa sendikalar yakın gelecekte
üyelerinin gündelik ekonomik çıkarlarını dahi
koruyamayan pasif örgütler haline gelecektir.
Çevre sorunu da bu bağlamda ele alınmalı ve
sendikaların emek cephesinden, sistemin
saldırılarına karşı örgütleyecekleri mücadelenin
bir parçası olarak bu harekette yer alınmalıdır.
Teknolojinin hızla geliştiği 1900’lü yılların
ikinci yarısından itibaren çevre sorunları
geçmiş dönemlerde hiç olmadığı ölçüde büyümüş ve
dünyadaki yaşam ciddi anlamda tehdit altına
girmiştir. Sorunun boyutları yalnızca bireyler
olarak çevresel duyarlılığın artırılması veya
çevre dostu teknolojilerle çözülebilecek sınırı
aşmıştır. Sorunun çözümü ancak siyasal,
toplumsal ve ekonomik girdilerin tümünü kapsayan
politikaların uygulanması ile mümkün olabilir.
Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi,
sendikaların büyük çoğunluğu, üyelerinin
gündelik ekonomik çıkarları dışındaki konulara
ilgi göstermemektedir. Çevre hareketlerinin pek
çoğu ise, ilgi odağına bölüşüm sorununu,
ekonomik ve siyasal sistemle ekolojik sorunların
ilişkilerini koymaktan uzaktır. Dolayısıyla
çevre sorununun sınıfsal bir yaklaşımla
açıklanması ve çözümlenmesi noktasında büyük bir
sıkıntı vardır.
Yapılan araştırmalar sendikaların kimi zaman
üyelerinin işlerini kaybetmesine yol açacağı
için, son derece olumsuz ve üyelerine de zarar
veren çevresel etkilerine rağmen işletmelerin
kapatılmasına karşı çıktığını; çevre
örgütlerinin ise işçilerin işlerinden ve
gelirlerinden yoksun kalmalarını engelleyecek
bir çözüm üretemediklerini göstermektedir. Bu
kopukluk ancak çevre sorununun sistemsel
algılanması ve ortak bir muhalefet yaratılması
ile çözülebilir.
II. Çevrede Yaratılan Tahribatın Bizlere
Etkileri Nelerdir?
İnsanoğlunun yaşadığı dünyayı adım adım tahrip
etmesi, yalnızca doğal güzelliklerin yok olması
veya yüzyıllar sonrasında hayatımıza etki edecek
birtakım değişikliklerin ortaya çıkması anlamına
gelmiyor. Aksine çevrede yapılan tahribat bugün
de hayatımızı ciddi boyutta tehdit ediyor ve
bizden sonraki kuşakları nelerin beklediği ise
bugünden bilinmiyor. Özellikle gelişmiş
kapitalist ülkeler eliyle yaratılan ve Türkiye
gibi gelişmekte olan ülkelere daha yoğun zarar
veren bu tahribatın boyutlarına kısaca bakalım:
- Her yıl ortalama 17 milyon hektar orman yok
olmaktadır.
- Her yıl tropikal ormanların yüzde 50’si
sürekli kullanılacak yeni alanlar açmak için
yakılarak yok edilmektedir ve böyle giderse
önümüzdeki 50 yıl içinde bitki ve hayvan
türlerinin yarısının ortadan kalkacağı
sanılmaktadır.
- Her yıl dünya topraklarının yaklaşık 500
milyon tonu erozyona uğramakta; ortalama 6
milyon hektar toprak çölleşmektedir.
- İnsan nüfusunun 6,5 milyara yaklaştığı
günümüzde 1,2 milyar insan yoksulluk sınırının
altında; 600 milyon insan sağlık ve yaşamı
tamamen tehdit eden koşullar altında yaşamını
sürdürmektedir.
- Dünya nüfusunun yarısı kentlerde yaşamakta
iken; bu insanların yüzde 60’ı yoksul, yüzde
40’ı ise sağlıklı koşullardan ve güvenli içme
suyundan tamamen yoksundur.
Doğada yaratılan tahribat hayatımıza pek çok
alanda yansımaktadır. Küresel ısınma, genetik
olarak değiştirilmiş organizmalar (GDO), temiz
su kaynaklarının tükenmesi, uygulanan enerji
politikaları sonucu ortaya çıkan ölümler ve
hastalıklar basında da sıklıkla karşımıza çıkan
ve hayatımızı etkilemeye başlamış olan
sorunlardır. Bu bağlamda bazı başlıkların daha
ayrıntılı ele alınması gerekmektedir:
Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizmalar (GDO):
GDO’lar bir organizmaya kendi doğasında
bulunmayan genlerin dışarıdan aktarılması veya
organizmanın gen diziliminin değiştirilmesiyle
elde edilmektedir. Bu şekilde örneğin balık geni
taşıyan domates yetiştirilebilmektedir. GDO
çeşitleri soya, mısır, pamuk ve kanola
ürünlerinde yoğunlaşmaktadır.
Gelişmiş kapitalist ülkeler, GDO’ların kıtlığa
son vereceğini ve açlıktan ölümleri, yetersiz
beslenme sorunlarını çözeceğini iddia
etmektedir. Ancak GDO’ların uzun dönemde sağlık
üzerindeki etkileri henüz bilinmemekte ve uzun
dönemde insan bünyesine ciddi zararlar
verebileceği belirtilmektedir. Öte yandan GDO’lu
tarım, kendi dışındaki tarım türlerini ciddi
anlamda tehdit etmektedir.
GDO’lar ayrıca, büyük üreticiler için yüksek
verimlilik ve yüksek kar sağlarken, bu
üreticilerin tarımsal üretimin bilgisini kendi
tekellerine alıp, çiftçileri her ekimde yeniden
tohum almak zorunda bırakmaları sonucunda küçük
tarımsal üretimin yok olmasına yol açmaktadır.
Dolayısıyla GDO tarımı, çevre ülkelerin
bağımlılığını artırmaktadır.
Dünyadaki açlık sorununun GDO’larala çözüleceği
savı ise tamamen mantık dışıdır. Gelişmiş
kapitalist ülkeler, sömürü yoluyla yarattıkları
açlığın yeni bir sömürü yöntemiyle önüne geçmeye
çalıştıklarını iddia etmektedir. Oysa dünyadaki
açlık, gıdanın yetersizliğinden değil, adaletsiz
paylaşımdan kaynaklanmaktadır.
Zirai İlaçlar:
Günümüzde böcek ilaçlarının bir bölümü insan
sağlığına ve doğal yaşama büyük zarar
vermektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan
ülkeler her geçen gün daha çok tohum, zirai ilaç
ve gıda ithal etmektedir. Ancak DDT gibi doğal
yaşama büyük zarar veren maddelerin bazıları
sanayileşmiş ülkelerde yasaklanmış olmasına
rağmen, bizim gibi ülkelerde hala
kullanılmaktadır. Örneğin ABD’nin böcek zehri
ihracatının üçte biri kendi ülkesinde
yasaklanmış olan zehirlerden oluşmaktadır.
Hava, Toprak ve Su Kirliliği:
Bugünün ekonomisinde tüm mallar atığa
dönüştürülmektedir. Bu aşırı derecede yoğun atık
yaratımı, iklim değişimine, hava ve su
kirliliğine, kuraklığa, yaşamın sürdürülebilmesi
için bir zorunluluk olan temiz suyun azalmasına,
toprakların zehirlenmesine yok açmaktadır. Bu
sorunlar toplu ölümlere, toplu göçlere, açlığa,
türlerin yok olmasına, ekolojik dengenin geri
dönülmez biçimde bozulmasına yol açmaktadır.
Örneğin 1952 yılında Londra’da bir hafta içinde
4000 kişi hava kirliliğinden dolayı ölmüştür.
Yalnızca gelişmekte olan ülkelerde yine hava
kirliliği nedeniyle yılda 500 bin kişinin öldüğü
tahmin edilmektedir.
Su kirliliği ise yine son derece önemli ve git
gide daha fazla risk yaratan bir sorundur.
Dünyada hergün temiz olmayan suların yol açtığı
hastalıklardan 30 bin kişi hayatını kaybetmekte;
çoğunluğu az gelişmiş ülkelerde yaşayan 1,4
milyar kişi temiz suya ulaşamamaktadır.
Küresel Isınma:
Dünyayı hemen hemen tüm yaşam biçimlerine
zararlı olan morötesi radyasyondan büyük ölçüde
koruyan ozon tabakası insan etkileri nedeniyle,
CFC’ler adı verilen yapay kimyasal maddeler
tarafından yok edilmektedir. Son ikiyüz yıldır,
insan etkileri nedeniyle yeryüzüne yayılan kızıl
ötesi ışınları tutan sera gazlarında artış olmuş
ve CFC’ler biçiminde yeni gazlar
oluşturulmuştur. Ve sera etkisi denilen bu
etmen, dünyanın en tehlikeli çevre sorunu haline
gelmiştir. Sera gazlarının üretimi ise, sanayi
üretimiyle, enerji tüketimiyle ve otomobil
sayısı gibi birtakim etmenlerle ilintili
olduğundan, bu sorun gelişmiş ülkelerin enerji
ve kaynak tüketiminin yapısıyla yakından
ilgilidir.
Küresel ısınma sonucunda; yüzyılın sonuna
kadarki süreçte ortalama 1,4 ile 5,8 derece
arasında sıcaklık artışı beklenmekte ve buna
bağlı olarak;
- dünya iklim sisteminde ciddi değişmeler
- bu değişmeler sonucunda bazı kentlerin ve
adaların deniz altında kalması
- sel gibi olaylarda daha fazla can ve mal
kaybı
- gıda ve enerji üretiminin tehlikeye girmesi
- salgın hastalıklarda artış
- toplu göçler, toplu ölümler
- pek çok canlı türünün yok olması
beklenmektedir.
Enerji Sorunu:
Günümüzde pek çok gelişmiş kapitalist ülke
nükleer enerjiden vazgeçmektedir. Nükleer güçten
enerji elde edilmesi, her aşamada birçok
tehlikeyi barındırmaktadır. Örneğin,
Çernobil’den kaynaklanan radyoaktif serpinti,
160 bin km² toprağı kirletmiş, en az 9 milyon
insanı etkilemiş, 400 bin kişinin evinden
olmasına yol açmış, çocuklardaki tiroid
kanserleri ise 100 kattan fazla artmıştır.
Yarattığı tüm bu riskler nedeniyle dünyanın
nükleer enerjiden vazgeçtiği günümüzde,
Türkiye’de enerji sorununun çözümü halen
özelleştirmelerde ve nükleer enerjide
aranmaktadır. Oysa eneji sorunumuz güneş
enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji gibi
yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ile
çözülebilir. Hükümetlerin, tüm halkın sağlığını
tehdit eden, ülkemizi dışa bağımlı hale getiren,
doğayı mahveden, topraklarımızı zehirleyen bu
girişimlerinin önüne ancak sendikaların da
katılımının olduğu bir muhalefetin örülmesi ile
geçilebilir.
Enerji üretimi konusunda Türkiye’nin dışa
bağımlılığı had safhadadır. 2005 yılı ilk 8 ayı
itibariyle Türkiye elektrik üretiminin yüzde
43,5’i ithal doğalgazdan, yüzde 6,2’si ithal
kömürlerden sağlanmıştır. Bu rakamlara göre,
Türkiye, doğalgazı satın aldığı Rusya’dan bile
daha yüksek oranda elektrik üretiminde doğalgaz
kullanmıştır. Bu durum, hem emperyalist güçlerin
ülkemizde söz sahibi olma noktasındaki
ağırlığını artırmakta, hem de dünyada
çıkabilecek muhtemel bir enerji kirizi durumunda
Türkiye’yi çok büyük yaralar almaya mahkum
etmektedir.
Yine plansız bir biçimde inşa edilen
hidroelektirik santraller, hem doğaya zarar
vermekte, hem de tarımsal arazileri
yoksullaştırmaktadır. Barajlar sulak alanlara,
balıkçılığa ve nesli tehlike altındaki türlere
zarar vermekte, çok sayıda ailenin tarımsal
üretiminin önünü keserek göç etmek zorunda
kalmalarına yol açmaktadır.
Termik santraller ise, yoğun hava kirliliği
yaratmakta, bulundukları yörelerde halkın
sağlığını ciddi anlamda tehdit etmektedir.
Örneğin Afşin-Elbistan termik santrali 19 yıl
boyunca baca gazı arıtma filtresi olmadan
çalıştırılmış ve bunun sonucunda 2004 yılında 4
bin 632 kişi kanser ve akciğer başta olmak üzere
santralden kaynaklandığından şüphelenilen
hastalıklar sonucunda hayatını kaybetmiştir.
Kütahya ise, Seyitömer ve Tunçbilek santralleri
nedeniyle akciğer ve solunum yolu
hastalıklarında birinci sırayı almıştır.
Enerji sorunu günümüzde en önemli sorunlardan
biridir ve esas kararlar sürekli daha fazla kar
hedefleyen, halkın sağlığını gözetmeyen büyük
şirketler tarafından alınmaktadır. Örneğin Henry
Ford II, niçin çok benzin tüketen büyük arabalar
üretmeyi tercih ettiklerini “mini arabalar, mini
karlar getirir” şeklinde açıklamaktadır. Öte
yandan bugün ABD’nin petrol çıkarı uğruna
Irak’ta hergün onlarca insan ölmektedir. Türkiye
dahil pek çok ülke, gelişmiş kapitalist
ülkelerin çıkarları doğrultusunda etnik kökene
dayalı çatışmalara sürüklenmeye çalışılmaktadır.
İran sürekli bir tehdit altındadır.
Hangi enerji kaynağının seçildiği, enerji
kaynaklarının kimin mülkiyetinde olduğu, kimin
çıkarı için kullanılacağı gibi sorular, bugün
yalnızca çevre hareketinin değil; sendikaların,
işçilerin, memurların, Türkiye gibi gelişmekte
olan ve emperyalist sömürüye açık ülkelerin
halklarının ilgi alanına girmek zorundadır. Bu
sorulara verilen yanıtlar, iktidarların siyasi
tercihlerini göz önüne sermektedir. Bizim
yapmamız gereken, bu sorulara emek cephesinden
yanıtlar üretmek, bu konuda basınç uygulamak
olmalıdır.
III. Ambalaj Sektörü ve Çevre Önlemleri
Günümüzde ürün çeşitliliğindeki artışla birlikte
ambalaj sanayinin önemi de git gide artmaktadır.
Ambalaj, hem pazarlama açısından, hem de
lojistik açıdan önem taşımaktadır. Pazarlama
açısından ambalaj, ürünün albenisini artırır,
ürüne dikkat çekilmesini sağlarken; lojistik
açıdan da ürünün taşınması, istiflenmesi ve el
değiştirmesi açısından önem taşımaktadır.
Ambalajlama bu denli önem taşıyan bir konu
haline geldiği ve ambalajlar çevre kirliliği
konusunda azımsanmayacak bir yere sahip
olduğundan, tüm dünyada geleneksel ambalajlama
biçimlerinde değişiklikler gündeme gelmektedir.
Çevre kirliliğine yol açan katı atıklar içinde
ambalaj atığının payı 1/3 gibi yüksek bir
orandadır. Bu durum, ambalajlama tekniklerinin
değişmesini, hafif, geri dönüşüme uygun, israf
edilmeyecek, doğada atık olarak çok yer
tutmayacak malzemelere yönelinmesini zorunlu
kılmaktadır. Bu nedenle AB ve çeşitli ülkeler
konuya ilişkin yönetmelikler yayınlamakta ve
ambalaj atıklarını azaltma yoluna gitmektedir.
Ülkemizde de geçmiş yıllarda Türk Standartları
Enstitüsü, Devlet Planlama Teşkilatı ve Sağlık
ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın bu yönde
çalışmaları olmuş ve konuya ilişkin bir komite
oluşturulmuştur.
Türkiye’de 1960’lı yıllarda yılda 3-4 milyon ton
atık üretilirken, günümüzde bu miktar 20 milyon
tona çıkmıştır. Bir araştırmaya göre, dünyadaki
büyük şehir metropollerinde, kirlilik yaratan
atıklar içinde ambalaj malzemelerinin oranı
tabloda verilmiştir.
Ambalaj atıklarının yarattığı bu tahribat
nedeniyle, özellikle gelişmiş kapitalist
ülkelerde, tüketiciler, ambalajlama azatlımı ya
da geri dönüşümlü, çevreye dost ambalajlama
talep etmektedir. Bu amaçla bazı firmalar
ambalaj için kullanılan kaynak miktarını
azaltıcı şekilde üretim yapmaya başlamıştır. Bu
yöntemler arasında dış karton ambalajı yok
etmek, ambalajın ağırlığını düşürmek, konsantre
mamuller geliştirme, büyük ve geniş hacimli
ambalaj kullanmak ve çok amaçlı mamuller
geliştirmek sayılabilir.
Ambalaj atıklarının azaltılmasının yolu,
şirketler üzerinde bu alanda basınç
oluşturmaktan geçmektedir. Bunun için de
tüketicilerin bilinçlenmesi gerekmektedir. Bugün
tüketicilerin çoğu, satın alma sırasında, ürünün
kalitesine değil, reklamlarına ve ambalajına
göre karar vermektedir. Üstelik reklam ve
ambalaj maliyeti de yine bizlerin cebinden
çıkmaktadır. Dolayısıyla öncelikle tüketicilerin
satın almadaki davranışlarının değişmesi ve
gösterişe değil, kaliteye öncelik verme
eğiliminin artırılması gerekmektedir. Ambalajın
lojistik önemi ön plana çıkmalı, albeniyi
artırmak için kaynakların israf edilmesine karşı
çıkılmalıdır. Tüketiciler, geri dönüşümlü,
çevreye daha az zarar veren ambalaj
malzemelerinin kullanılması için şirketler
üzerinde baskı uygulama yoluyla da ambalaj
atıklarının azaltılmasını sağlayabilirler. Geri
dönüşümlü malzemelerin kullanılması ve bunların
toplanmasının devlet eliyle yürütülmesi
konusunda uygulanacak basınç ise, bu alanda
kamuda yeni iş imkanlarının ortaya çıkmasını
sağlamak açısından da önem taşımaktadır.
IV. Sendikalar Niçin Çevre Sorunlarına Duyarlı
Olmak Zorundadır?
Çevre sorunu da, diğer pek çok sorun gibi
kapitalist sistem tarafından yaratılan sorunlar
ağının bir parçasıdır. Büyük şirketlerin
yalnızca daha fazla kar amacına yönelik üretim
yapması, hem işyerlerinde çalışan işçileri, hem
bu işyerlerinin bulunduğu doğayı, çevreyi geri
dönülemez derecede etkilemekte; büyük şirketler
üretimlerini, çevre konusundaki kısıtlamaların
daha az olduğu gelişmekte olan ülkelere
kaydırdıkları için, üretim sürecinden bu
ülkelerin halklarının tamamı etkilenmektedir.
Çevre sorunlarının çözümü yolunda da endüstri
ilişkileri ile çevre arasındaki bağlantının
kurulması zorunludur. Zira, üretim ve tüketim
süreçleri büyük ekolojik sorunlar yaratmakta;
işçi sağlığı ve iş güvenliği ile çevre sorunları
arasında yakın ilişki bulunmakta; çevre
politikaları istihdam sorunu üzerinde doğrudan
bir etki yaratmaktadır.
V. İşçi Sağlığı İş Güvenliği İle Çevre
Arasındaki İlişki:
Günümüzde, işçi sağlığı iş güvenliği artık
yalnızca işin yürütülmesi sırasında sağlığa
zarar verecek tehlikelerden korunmak amacıyla
yürütülen bir faaliyet olarak görülmemektedir.
İşçilerin yaşam boyu sağlık ve güvenliği
amaçlanmaktadır. Bu da, işçinin yalnızca çalışma
ortamında değil, yaşadığı çevrede de korunması
anlamına gelmektedir. İşçi, çalışma ortamında,
üretim sürecinden kaynaklanan çeşitli risklere
maruz kalmaktadır. İşçilerin pek çoğu, bu insan
sağlığını bozucu faktörlerle yaşam ortamında da
yüz yüze kalmaktadır. Çünkü genel olarak işyeri
çevresinde veya kentlerin yaşam koşulları
bakımından daha elverişsiz, belediye
hizmetlerinin yetersiz olduğu bölgelerinde
yaşayan işçiler, endüstriel ve evsel atıklarla,
hava kirliliğinin yarattığı risklere daha fazla
maruz kalmaktadır.
Son yıllarda, bu bakış açısıyla, işçi sağlığı ve
güvenliği kavramının yerini yavaş yavaş “sağlık,
güvenlik ve çevre” kavramı almaktadır. Önemli
olan bu kavramın uygulanacak politikalar
doğrultusunda hayatımıza geçirilebilmesini
sağlamaktır.
VI. İstihdam İle Çevre Arasındaki İlişki:
Çevre sorunları ile istihdam ilişkisi çevre
örgütleri ile sendikalar arasında çıkan pek çok
sorunun kaynağını oluşturmaktadır. Ulusötesi
şirketler çevreye zarar vermelerinin tepki ile
karşılanmayacağı, çevre ile ilgili mevzuatın
kısıtlayıcı olmadığı ülkelere üretimi
kaydırmakta; buralarda gerek çevre ve insan
sağlığını koruma ile ilgili düzenlemeler ve
gerekse işgücü açısından çok daha düşük
maliyetle üretimlerini sürdürmektedir. Gelişmiş
ülkeler giderek kendi ülkelerinde kirletici
teknolojilerden temiz teknolojilere, ağır
sanayiden hafif sanayie geçmeye başlamıştır.
Kirletici teknolojiler ve ağır sanayilerini ise
bizim gibi gelişmekte olan ülkelere
taşımaktadırlar. Yani istihdam yaratacağı için
coşku içinde karşılanan yabancı sermaye girişi,
ekolojik tahribat ve emek sömürüsü anlamına
gelmektedir. Bu süreçte, işyerlerinde çalışan
işçilere, yöre halkına ve topyekün bulundukları
ülkeye uzun vadeli, geriye dönülmez zararlar
vermektedirler.
İşçilerin ve sendikaların bu sürece karşı
çıkabilmesi gerekmektedir. Fakat bazı durumlarda
işçiler doğayı, geleceklerini ve sağlıklarını
korumak ile, işlerini korumak arasında seçim
yapmak zorunda kalmaktadır. Zira çevreye önemli
zarar verdiği durumlarda işletmenin de
kapatılması gündeme gelmektedir. Hatta, işveren
ve işçinin birlikte çevrecilere karşı mücadele
ettiği örnekler de ülkemizde yaşanmıştır. Bunun
çözümü hükümetlerin çevre ile ilgili
politikalarını tamamen değiştirmesinden,
kirlilik kontrol araçları üreten teknolojilerin
geliştirilmesine ağırlık verilmesi ve buralarda
istihdam yaratılmasından; yenilenebilir enerji
ve geri dönüşüm gibi emek yoğun ekonomik
faaliyetlerin geliştirilmesinden geçmektedir.
Çevre politikalarının bugünkü gibi sürmesi
durumunda önümüzdeki dönemde işsizliğin daha da
artacağı da söylenebilir. Çünkü çevreye verilen
tahribat sonucunda tarımsal arazilerin
küçülmesi, iklim değişiklikleri gibi pek çok
faktöre bağlı olarak kırdan kente göç hızında
artış olması beklenebilir.
Çevrenin ve dolayısıyla insan sağlığının
korunması konusunda gerek tek tek bireylerin ve
örgütlerin, gerekse buradan uygulanacak basınçla
hükümetlerin duyarlılığının artırılması, başta
bazı işletmelerin kapanmasına yol açabilecek
olsa da, çok daha kötü sonuçlarla
karşılaşılmaması için zorunludur.
VII. Bu Süreçte Sendikalar Ne Yapabilir?
Çevre ile ilgili ciddi sorunların yaşandığı
işletmelerde örgütlü olan sendikalar öncelikle
çevre ile ilgili talep ve önerilerini işverene
açıklama ve ikna yoluna gidebilirler. Toplu iş
sözleşmelerine, işletmenin çevreye verdiği
zararı azaltacak önlemler alınması konusunda
somut öneriler içeren hükümler koyulabilir.
Diğer demokratik kitle örgütleri ile ortaklaşa
düzenlecek eylemler, mitingler, ulusal ve
uluslararası ölçekte kampanyalar ve yargı yoluna
başvurulması da yine kullanılabilecek araçlar
arasındadır.
Sendikaların bu süreçte yapabilecekleri en
önemli katkılardan biri ise, üyelerine, çevre
sorunlarının bugünümüzü ve geleceğimizi karartan
bir noktaya geldiği ve bunun ancak sistemli ve
örgütlü bir muhalefetin örülerek
engellenebileceği bilincinin kazandırılmasıdır.
Sendikaların, üyesi olan işçilere bu bilinci
kazandırabilmeleri, işçiler ve ailelerinden
başlayarak tüm toplumda çevre bilincinin
yaratılması açısından büyük önem taşımaktadır.
Kaldı ki, sendikaların, işçilerin yalnızca
çalışma yaşamındaki sorunlarına odaklanmak
yerine, tüm yaşantılarında onları koruyucu
önlemler alması; başka bir deyişle bakış
açılarını işçilerin yaşam alanlarına çevirmesi,
yaşanan sendikal krizin aşılmasında da etkili
olacak ve sendikaların tekrar güç kazanmasına
katkı sağlayacaktır.
VIII. Uluslararası Sendikal Hareketin Çevre
Sorunu Konusundaki Politikalarına Kısa Bir Bakış
ICFTU: Uluslararası Hür İşçi Sendikaları
Konfederasyonu (ICFTU)’nun çevre politikası şu
şekilde özetlenebilir:
- Çevresel konuların, genel politika ve
eğitimle iç içe olmasını sağlamak;
- Uluslararası işkolu federasyonlarının
Sağlık, Güvenlik ve Çevre Çalışma Grubu’nun
yıllık toplantılarında tam bir koordinasyon
sağlayarak, ortak hareket etmesini sürekli
kılmak;
- Uluslararası düzeyde gelişmeleri izlemek ve
özellikle çevre ve kalkınma konusunda çalışan
Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası
örgütler ile yakın ilişkiler kurmak;
- İşçi sağlığı iş güvenliği ve çevre
konularında gelişmekte olan ülkelere yapılan
yardımları artırmak;
- Çevre koruma, sürdürülebilir kalkınma ve
sendikalara konusunda düzenli olarak
uluslararası kuruluşlarla işbirliği geliştirmek
ve yıllık olarak ICFTU Gelişme Raporu’nu
hazırlamak.
ETUC: Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC)
bünyesinde çevre ile ilgili üç komite yer
almaktadır. Bunlar; Çevre ve Yaşama Şartları
Komitesi, Enerji İşleri Komitesi, İşçi Sağlığı
ve İş Güvenliği Komitesi’dir. ETUC, çevre
kirliliğinin hem hayatın doğal temellerini
bozduğunu, hem de işçilerin sağlığını tehdit
ettiğini belirtmekte ve çevrenin korunması
olgusunun yalnızca devlete bırakılamayacağını,
bu alanda herkese ve özellikle işçilere büyük
görev düştüğünü öne sürmektedir. ETUC, çevre ile
ilgili çalışmalar yürütmekte ve çeşitli
konularda çevre örgütleri ile işbirliği içinde
çalışmaktadır.
Son on yılda, pek çok Avrupa sendikası,
programlarında, çevresel sorunlarla mücadele
etmek doğrultusunda değişiklikler yapmıştır.
Sendikalar, eğitimler düzenlemek, kampanyalar
örgütlemek, görüşme ve tartışmalar yoluyla,
çevresel yönetim standartlarını geliştirebilmek
için girişimlerde bulunmuştur. Bazı AB
ülkelerinde, işyeri düzeyinde, işçilerin
çevresel kararlara katılım haklarını düzenleyen
kanunlar çıkartılmıştır.
IX. Türk-İş’in Çevre Sorunu Konusundaki Politika
ve Eylemleri
Türk-İş, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Projesi
kapsamında yürüttüğü eğitim faaliyetlerine, 1983
yılından itibaren çevrenin korunması ile ilgili
konuları da dahil etmiştir. 1993 yılında,
Türk-İş ile Çevre Bakanlığı arasında bir eğitim
protokolü imzalanmış ve bu protokol kapsamında
konfederasyonun düzenlediği eğitim
faaliyetlerine Çevre Bakanlığı’ndan eğitici
kadroların da katılması sağlanmıştır. Protokolün
4. maddesine göre, yapılacak ortak eğitimin
esasları şu şekildedir:
“İşçi sendikası yöneticilerinin çevre
konularında eğitimi ve sendikal haklarda çevre
boyutu; işçinin işyerinde ve yakın çevresinde
çevre konularında çevre eğitimi; işin
özelliğinden veya üzerinde çalışılan malzemeden
kaynaklanan çevre sorunları; işyerinin çevre ile
ilişkileri, eğitim faaliyetleri ve çalışmaları
konusunda ortak çalışmalar yapmak.”
Türk-İş’in 5-10 Aralık 1995 günlerinde toplanan
17. Genel Kurulu’nda işçi sınıfımız ve
sendikacılık hareketinin ekonomik, demokratik ve
siyasal temel taleplerinin yer aldığı ortak
talepler bildirgesi yer almıştır.
Konfederasyonun temel görüşlerini ayrıntılı bir
biçimde formüle etmekte olan bu bildirge, Genel
Kurul’da oybirliği ile kabul edilmiştir. Metnin
“Sosyal Politikalar” başlığı altındaki bölümünün
79. maddesi, “Çevre korunmalı, çevrenin
temizlenmesinin maliyetini kirletenler
ödemelidir” şeklinde düzenlenmiştir.
Türk-İş, 1999 ve 2003 yıllarında birçok ilde
“Çevre ve İşçi Sağlığı İş Güvenliği Seminerleri”
düzenlemiştir. Türk-İş öncülüğünde üye
sendikalardan oluşturulan bir çalışma grubu
tarafından çevre kirliliğinin işçi toplumu
üzerindeki etkilerinin araştırılması amacıyla
bir alan araştırması gerçekleştirilmiştir. Bu
doğrultuda, Adapazarı, Gebze, Kocaeli ve
Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde 400 işçi
üzerinde tıbbi alan araştırması yapılmış ve
işçilerin özellikle kirli havadan etkilendikleri
ve sigaranın da bu etkiyi artırdığı bulgularına
ulaşılmıştır. Bu araştırmanın sonuçları
“Endüstriyel Çevre Kirliliğinin İşçi Toplumu
Üzerindeki Olumsuz Etkileri” adıyla
yayımlanmıştır. Türk-İş ayrıca “Çevre ve İşçi
Sağlığı İş Güvenliği Ders Notları”, “İnsan ve
Çevre”, “Çevrenin Korunması ve Sendikalar”
isimli kitapları da yayınlamış, Türk-İş
Dergisi’nde de çevrenin korunmasında
sendikaların rolüne yönelik çok sayıda makale
yer almıştır.
Son dönemde de, Türk-İş Genel Başkanı Salih
Kılıç, Türkiye’nin yabancı devletlerin asbest
çöplüğü haline getirildiği üzerine bir açıklama
yapmıştır. Kılıç yaptığı açıklamada; “Birçok
Avrupa ülkesinde yasalar gereği asbestin
çıkarılmadan ve doğaya zarar vermeden gemi
sökümü yapılabilmektedir. Ancak bu yöntem çok
pahalı olduğu için gemiler Türkiye, Bangladeş,
Çin ve Hindistan gibi ülkelere daha ucuza
yaptırma yolu seçilmektedir. Bu ise Türkiye’de
başta işçi sağlığı olmak üzere çevre sağlığını
da tehlikeye atmaktadır. Türkiye, yabancı
devletlerin çöplüğü haline getirilmemelidir”
dedi. Asbestin söküm tesislerinde sökümü
sırasında asbest liflerinin rüzgarla
kilometrelerce uzağa uçması sonucunda 40 bin
kişinin etkilenebileceğini ve asbestin başta
akciğer ve mide kanseri olmak üzere on farklı
türde kansere yol açtığını ifade eden Kılıç, ABD
İncirlik Üssü’nde 750 ton asbest olduğunun iddia
edildiğini belirtti. Kılıç, “Gerektiğinde meşru
tepkimizi ortaya koymak için asbest sökümünün
yapıldığı her yerde eylem yapmaya hazırız” dedi.
Türk-İş, çevre ilgili sorunların çözümü ve
sendikaların bu konuda etkin bir mücadele
yürütebilmeleri amacıyla, İşçi Sağlığı İş
Güvenliği Kurullarının yetkilerinin
geliştirilerek, bu kurulların çevre ile ilgili
de çalışmalarının sağlanması ve bu kurullarda
sendikaların etkili olması yönünde kanunlarda
değişiklik yapılması gerektiğini savunmaktadır.
X. SONUÇ
Çevre sorunları, bireylerin tekil olarak doğaya
verdikleri zarardan değil; ağırlıkla emperyalist
ülkelerin ve büyük şirketlerin kar hırsıyla
uyguladıkları politikalardan kaynaklanmaktadır.
Yarattıkları sorunlar ise, hepimizin hayatını
doğrudan etkilemektedir.
- Küresel ısınma tarımsal alanları
çölleştirmektedir.
- Yeraltı suları kirlenmektedir. 10-20 yıllık
bir gelecekte temiz suya ulaşma sıkıntısının
yaşanması olasıdır. Bu durum aynı zamanda suyun
ve meyve, sebze gibi tarımsal ürünlerin
fiyatlarının artmasına yol açmaktadır.
- İklim şartları insan bedeninin alışık
olmadığı şekilde değişmektedir.
- Gelişmiş kapitalist ülkelerin kendi
yasakladıkları ilaçları bizlere ithal etmeleri
sonucunda, tükettiğimiz tarımsal ürünler
sağlığımız açısından risk yaratmaktadır.
- GDO’ların insan sağlığına ne derece zarar
verdikleri bilinmemekle birlikte, genlerimizde
değişiklik yaratması olasılığı üzerinde
durulmaktadır.
- İthal edilen hibrit tohumlar, hem üreticiyi
zarara sokmakta ve tarımsal tekellere bağımlı
hale getirmekte, hem de aldığımız meyve sebzenin
fiyatını artırmaktadır.
Kızılderililerin güzel bir atasözü vardır:
“SON AĞAÇ KESİLDİĞİNDE,
SON NEHİR ZEHİRLENDİĞİNDE,
SON BALIK YAKALANDIĞINDA,
PARANIN YENMEDİĞİNİ ANLAYACAKSINIZ”
Bu noktaya gelinmesini engellemenin yolu, çevre
sorunlarının sistem sorununun bir parçası
olduğu bilinciyle, emek cephesinden bir
muhalefetin örülebilmesidir. Gelinen noktada
tekil eylemliliklerin sorunu çözmesi mümkün
değildir. Sendikaların, hükümetler ve işverenler
üzerinde basınç oluşturması, toplumu bu konuda
bilinçlendirmeye yönelik politikaları
çalışmaları arasına alması gerekmektedir.
(*) Bu yazı Çağla
Ünlütürk tarafından hazırlanan Sendikal Hareket
ve Çevre Sorunları: Türkiye'de Sendikaların
Çevre Politikaları isimli yüksek lisans tezinden
yararlanılarak yazılmıştır. Ünlütürk, Çağla,
Sendikal Hareket ve Çevre Sorunları: Türkiye'de
Sendikaların Çevre Politikaları, A.Ü. Siyasal
Bilgiler Fakültesi, Ankara, 2006. |