(BASIN-İŞ) TÜRKİYE BASIN, YAYIN, GRAFİKER VE AMBALAJ SANAYİ İŞÇİLERİ SENDİKASI (TÜRK-İŞ)

ANA SAYFA

TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME,

SENDİKA- DEMOKRASİ İLİŞKİSİ,

SENDİKALARIN SİYASİ

PARTİLER ÜZERİNDEKİ

YAPTIRIM GÜCÜ

 

 

I) Giriş

II) 80 Darbesi Ve Sonuçları

III) 1980’lerin Emekçilerin Örgütlü Yapısına Yansıması?

IV) Örgütlü Yapı Bu Haliyle Siyasal Alanda Neyi İfade Ediyor?  

V) Sonuç Ve Değerlendirme: Siyasi Partiler, Sendikaların ve Emekçilerin Dolayısıyla  Nefesini Enselerinde Hissetmeli...

I) GİRİŞ

İnsan hakları, toplumsal katılım ve demokrasi birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili evrensel değerlerdir. Hak ve özgürlük mücadeleleriyle anlam, içerik ve kapsam olarak zenginleşen kavramlardır. Kapitalizme doğuşundan itibaren eşlik eden toplumsal sınıf mücadeleleri ile ilk olarak ortaya çıkmış ve daha sonra toplumsal hayata olumlu yansımaları sürekli inişli çıkışlı evrelerden geçmiştir.

Kısa anlatımla, kapitalizmin doğuşuyla aristokrat iktidarına karşı burjuvazinin başkaldırısıyla dünyaya yayılan eşitlik özgürlük ve insan hakları kavramları, zenginlik ve maddi araçlara, sermayeye sahiplik ölçüsünde kullanılabilen ve ulusal ve uluslararası alanda toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren, şiddeti ve sömürüyü körükleyen soyut ve yanlı özgürlüklere dönüşmüş ve ulus devlet ölçeğinde uygulanan liberal demokrasi, yönetim şekli haline gelmiştir.

Oysa birçok ülkenin hukuksal düzenine kaynaklık eden ve insan hakları konusunda evrensel bir çerçeve oluşturulmasında büyük bir önemi olan   26 Ağustos 1879 tarihli Fransız “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”nde şu ifadelere yer verilmişti.

“İnsanlar özgür doğar ve özgür, eşit haklara sahip olarak yaşarlar; özgürlük, mülkiyet, güven ve baskıya karşı koyma, doğal ve kaldırılmaz haklardır; her türlü egemenliğin asıl kaynağı halktır; özgürlük başkalarına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmek demektir; her yurttaşın, ister kişisel olarak ister temsilciler aracılığıyla, yasa yapılmasına katılma hakkı vardır; tüm yurttaşlar yasa önünde eşittirler…”

Amerika ve İngiltere’de de içerik olarak benzerlerine rastlayacağımız bunun gibi bildirgeler yukarıda belirttiğimiz üzere her ne kadar eşitlikten, halkın egemenliğinden, temsilinden ve özgürlüklerden bahsetse de, demokrasinin vazgeçilmez temel ilkesi olan seçme ve seçilme hakkı bile, sadece varlıklı kent ve toprak soylularına, yani burjuvalara ve aristokratlara verilmiş bir haktı. Bu hak Fransa örneğinde Bildirge’nin yayınlanmasından 60 yıl sonra 1848 yılında, sanayi devrimi sonrasında toplumsal açıdan güçlenen işçi sınıfının yoğun hak ve özgürlükler mücadelesinin bir ürünü olarak kazanıldı.

İşçi sınıfı ve onun örgütleri tüm dünyada demokrasinin tüm toplum kesimlerine eşit uzaklıkta ve toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir yapıya kavuşması için o günlerden bu günlere mücadelesini sürdürmektedir. Toplumsal mücadele tarihi, bir hakkın halk  kitleleri ve emekçi kitleler tarafından kullanılabilmesi için,  sürekli mücadele edilmesi ve iktidar üzerinde baskı yaratılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

İşçilerin önderliğinde yürütülen örgütlü mücadele, ayrıcalıklı ve zengin sınıfların yararına çalışan liberal hak ve özgürlükler kavramının, emekçiler dahil toplumun tüm kesimlerinin yararlandığı sosyal hak ve özgürlükler kavramına evrilmesinde ve sosyal demokrasinin yaratılmasında büyük yol kat etti. Sosyal hak ve özgürlüklerin teminatı olarak örgütlenme özgürlüğü de temel insan hakları arasında yer aldı.

1919 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nun kurulması sağlandı. Yine sendikaların çabaları sonucu “İşçi Hakları Bildirgesi” benimsendi. Bu Bildirgenin temel ilkelerinden birisi de sendikalaşma hakkının ve toplu pazarlık hakkının sağlanması idi. Böylece çalışma yaşamına, siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik hak ve özgürlüklere ilişkin konularda evrensel nitelikli sözleşmelerin oluşturulması süreci başladı.

Bugün, işçi sınıfının önderliğinde yürütülen mücadelelerin bir sonucu olarak katılımcı sosyal demokrasinin korunması ve devamlılığı için, sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel temel hak ve özgürlüklerin, hiçbir ırk, cinsiyet, din, v.b. ayrımı yapmaksızın ulusal ve uluslararası alanda tüm insanlara sağlanmasının temel dayanağı olan “örgütlenme hak ve özgürlüğü”,  evrensel olarak Birleşmiş Milletler’in (BM), Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) ve diğer uluslarararası organların sözleşme, şart ve bildirilerinde yerini almıştır.

Günümüzde, batılı ülkelerin (ABD hariç) demokrasilerinin, dolayısıyla da hak ve özgürlükler ortamının daha gelişmiş olduğu ve bunu sağlamada “örgütlü toplum”  olmanın önemli rol oynadığı görülmektedir.

Demokrasileri gelişmiş ülkelerde, sıradan yurttaşın devlet karşısında edilgenlikten çıktığını, sendikalar gibi üyesi oldukları örgütler aracılığı ile ülkede etkin olduğunu görmekteyiz. Diğer bir ifadeyle, o ülkelerde sadece seçimden seçime oy kullanan/kullanmayan sessiz çoğunluğun yerini örgütleri kanalıyla yönetime katılan, müdahale eden, eleştiren ve seslerini duyurabilen kitlelere bıraktığını görmekteyiz. Bu nedenle demokrasileri kesintisiz yaşayabilmekte, sağlıklı bir şekilde işleyebilmekte ve gelişmektedir. Sendikalar bu süreçte, temsilcisi oldukları kitlenin büyüklüğü oranında belirleyici ve lider konumda olmaktadır.

Emekçiler kişisel çıkarlarının savunucusu konumundan üyesi oldukları örgüt aracılığı ile çıkarları açısından ortaklaştığı kitlelerin, sektörün ve ulusal çıkarların savunucusu konumuna yükselmekte, ülkenin siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamını şekillendiren, denetleyen bir özelliğe sahip olmaktadırlar. Demokrasinin vazgeçilmezi olarak görülmesi gereken örgütlü toplum ve onun ana unsuru olan sendikalarda örgütlü işçi sınıfı;

 Laik, sosyal, hukuk devletin kurulması, korunması ve güçlendirilmesinde,

 Gelir dağılımında adaletin sağlanmasında, insanca yaşanacak bir ücret seviyesine erişmede,

 Yoksulluğa ve işsizliğe karşı mücadelede ve emekçilerin bu risklere karşı korunmasında,

 En temel kamusal hizmetler olan, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik haklarının sağlanması ve geliştirilmesinde,

 Din, ırk, etnik köken, mezhep, cinsiyet ve ne türden olursa olsun her türlü ayrımcılığa karşı mücadelede, barış ve kardeşlik içinde birlikte yaşam olanağının sağlanmasında

 Refah toplumuna ulaşmada,

bir ülkenin en önemli dinamiğidir.

Batı ülkelerinde yaşanılan gerçek de budur. Bir çok ülkede demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılmasında ve toplumun siyasal alana ilişkin daha aktif bir tutum sergilemesinin ardında, yaşadıkları tarihsel süreç yatmaktadır. Bu sürecin ve mücadelenin sonucunda ise ortaya hem ulusal hem de uluslar arası düzeyde temel hak ve özgürlükler çıkmıştır. Kuşkusuz tarihsel sürecin sonucunda ortaya çıkan bu temel hak ve özgürlüklerin kullanımı ulusal iktidarlar tarafından kısıtlanmaya çalışılmış ya da bunların uygulanması sürecinde halkın kendi hak ve çıkarlarına yönelik bilinçlenmesi uzun bir zaman almıştır. Ancak, bu hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunması da başta sendikalar olmak üzere demokratik kitle örgütlerinin ve onlarla birlikte hareket eden, emekten, yoksul halk kitlelerinden yana partilerin varlığıyla ve mücadelesiyle sağlanmıştır.

II) 80 Darbesi ve Sonuçları

Ülkemizde toplumsal örgütlenme, sendikal mücadele ve sosyal demokrasinin gelişme sürecine baktığımızda, 12 Eylül 1980, sadece askeri bir darbeyi değil aynı zamanda siyasal, ekonomik ve sosyal anlamda tam teşekküllü bir dönüşümü ifade etmektedir. Özellikle de sendikaların önderlik ettiği ve bu topraklarda görülen en aktif örgütlü toplumsal mücadele, nesiller boyunca kendini yenileme ve devam ettirme gücüne sahip olamadan ezildi. 12 Eylül, örgütlü, mücadelenin devamlılığını sağlama, kendini kabul ettirme gücünden ve iradesinden yoksun olması nedeniyle askeri yanına alan uluslararası ve ulusal sermaye güçlerinin etkisiyle, demokratik olmayan bir döneme geçişinin ifadesi oldu.

Darbeyi izleyen günlerde, sendikalardan, öğrencilerden, derneklerden binlerce insan tutuklanarak işkenceden geçirilmiş, temel hak ve özgürlükler askıya alınmış ve bugün hala büyük ölçüde yürürlükte olan 12 Eylül yasaları dediğimiz bu yasalarla örgütlenmeye ve örgütlü dayanışmaya ilişkin hak ve özgürlükler büyük ölçüde budanmıştır. 1980 öncesinde gelişmeye başlayan emekten ve yoksul halk kitlelerinden yana siyasal örgütlenmelerin, derneklerin, sendikaların önüne birçok engel getirilmiş, öğrencilerin örgütlenme hakkı tümüyle ortadan kaldırılmış, siyaset kurumuyla bir yanda sendikaların yani işçilerin diğer yanda bilim yuvalarının-üniversitelerin yani öğretim görevlilerinin ve öğrencilerin bağı koparılmıştır. Diğer bir deyişle emekçileri refaha kavuşturma amacıyla hareket eden, bu amacın gerçekleşmesi için yaşamsal önemi olan sendikaların ve diğer örgütlerin, emekçilere ulaşmasının önüne büyük, sosyolojik ve siyasal setler çekilmiştir.

12 Eylül zihniyetinin bir uzantısı olarak biçimlendirilen 1982 Anayasası, anti demokratik bir şekilde, hak ve özgürlükleri sayıp güvence altına almak yerine, tanınan hak ve özgürlükleri sınırlayan bir yaklaşımla kaleme alınmıştır. Genel olarak özgür toplumsal örgütlenmenin önüne bir çok engel getirilmiştir.

Bu anlamda, evrensel olarak en temel hak ve özgürlükler arasında tanımlanan siyasal, sosyal ve sendikal örgütlenme hakkı, toplantı, gösteri ve düşünce özgürlükleri kapsamında 1982 Anayasası, 2908 sayılı Dernekler Kanunu, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu, 2822 Sayılı Toplu Sözleşme Grev ve Lokavt Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve Kamu Görevlileri Sendikalar Kanununun kısa bir değerlendirmesini yapmakta fayda var.

Anayasaya ve ilgili yasalara baktığımızda bir kişi bir partiye, derneğe, sendikaya veya meslek örgütüne üye olmaya veya olmamaya, bu örgütlerin faaliyetlerine katılıp katılmamaya,  zorlanamaz. Düşüncesini açıklamakta hürdür. Barışçıl amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmakta özgürdür. Seçme seçilme hakkına sahiptir.

Ama gerçekten böyle mi? Hemen belirtmek gerekir ki değil. AB uyum sürecinde sonradan yapılan değişikliklere rağmen hemen tüm ilgili yasaların istisnalara ve yasaklamalara ilişkin geniş içerikli maddeleri vardır. Bu istisnalar ve yasaklamalar nedeniyle, bir kısım kamu görevlisi, memur, kolluk görevlisi, asker, işçi, hükümlü, öğrenci, tarım işçisi, çiftçi, beyaz yakalı işçi, ya Dernekler Kanunu’ndan, ya Sendikalar Kanunu’ndan, ya da Kamu Görevlileri Sendikalar Kanunu’ndan istisna tutulmuş, üyelikleri kısıtlanmış veya izne tabi tutulmuştur. Üye olanlar içinse ise ayrı bir yasaklar listesi belirlenmiştir. 

1980 askeri darbesinin ardından 1983 yılında yürürlüğe konan 2821 sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası genel olarak, toplu eylem ve örgütlenme hakkından dar bir çalışan kesimin yararlanmasına izin vermekte ve aynı zamanda  siyasal ve sosyal etkinliklerini dar bir çerçevede tanımlayarak sendikal örgütlenmenin toplumla ve siyasal partilerle ilişkilerini en aza indirmektedir. Bu yasak ve sınırlamaları kısaca özetlemek gerekirse:

1. 2821 sayılı Sendikalar Yasası yalnızca işkolu esasına dayalı sendikalaşmayı öngörmüştür. “Meslek veya işyeri esasına göre işçi sendikası kurulamaz” esası açıkça düzenlenmiş ve bölge esasına göre sendikal birliklerin kurulması da yasaklanmıştır. Ülke çapında işkolu sendikaları ve konfederasyonlar kurulması mümkün kılınmış, bunun dışındaki örgütlenme tipleri yasaklanmıştır.

2. Kamu Görevlilerine toplu sözleşme ve grev hakkı hala tanınmamıştır.

3. Konfederasyonlar toplu sözleşme ve grev yapma hakkına sahip değildirler.

4. Sendika yöneticiliği için en az on yıl SSK kapsamında çalışma koşulu 2007 yılına kadar yasaklar listesinde yerini korumuştur.

5. Sendika üyesi olabilme açısından sözleşmeli personel, idari personel kapsam dışında tutulmuştur (Özel öğretim kurumlarında öğretmenlik yapanlar özel sektörün sömürüsüne terk edilmek istenircesine 2007 yılına kadar sendikalaşma hakkından mahrum bırakılmıştır).

6. Sendika ve konfederasyon yöneticilerinin bir siyasi partinin yönetim organlarında herhangi bir görev almaları da yasaktır. Yine milletvekilliğine adaylığını koyan bir sendikacının, sendikadaki görevi askıya alınmakta, seçilmesi halinde sendikacılıktan ayrılmak zorunda bırakılmaktadır.

7. Sendikaların eğitim faaliyetleri ile ilgili sınırlamalar söz konusudur. Sendikal eğitimlerin ancak işçilerin mesleki bilgilerini arttıracak, milli tasarruf ve yatırımların gelişmesine, reel verimliliğin artmasına hizmet edecek biçimde gerçekleştirileceği öngörülmüştür. Bu konuda son dönemde bazı düzeltmeler yapılmış, meslek eğitimi verilmesine ve okullar açılmasına izin verilmiştir.

8. 2821 sayılı Yasada üyelik noter koşuluna bağlanmış ve üye olmanın ya da üyelikten ayrılmanın noter kanalıyla belgelenmesi öngörülmüştür.

2822 sayılı Yasaya bakıldığında ise buradaki temel sözleşme biriminin “işyeri” veya “aynı işkoluna dahil birden çok işyeri” ya da “işletme” olduğu görülmektedir. “İşkolu” sözleşmesi yapmak olanağı yoktur. Buna karşılık işverenlerin uzun bir dönemden beridir ifade ettikleri “grup sözleşmesi”nin önü açılmıştır.

9. Federatif örgütlenme yasaktır, sendikalar ancak işkolu esasına göre kurulabilmektedir, toplu iş sözleşmesi yapılabilmesi için işkolu düzeyinde yüzde 10 işyeri düzeyinde yüzde 50+1 barajı devam etmektedir. Yetkili sendikayı belirleme ve yetki belgesi verme görevi bakanlığa verilmiş böylece sendikalar siyasal iktidara bağımlı hale getirilmiştir. Ayrıca, toplu sözleşme yetkisi alabilmenin önünde uzun ve yorucu bürokratik ve hukuki bir süreç öngörüldüğü ve adeta bir baraj kurulduğu için böylece örgütlenmenin çözülmesinin de önü açılmıştır. .

10. Sistemin getirdiği resmi arabuluculuk düzeni zorunlu bir nitelik taşımaktadır. Bakanlar Kurulunun teşmil yetkisi devam etmektedir.

11. Toplu eylem ve grev hakkının kapsam ve içeriği oldukça dar tutulmuştur. Su, elektrik, havagazı, termik santrallerini besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, üretimi nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işlerinde, bankacılık, noter, kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, şehiriçi deniz, kara ve demiryolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmetlerinde, cenaze, huzurevi, tekfin, mezarlıklar, milli savunma bakanlığı, jandarma genel komutanlığı, sahil güvenlik komutanlığı, ilaç imal eden işyerleri hariç olmak üzere, aşı ve serum imal eden müesseselerle, hastane, klinik, sanatoryum, prevantoryum, dispanser ve eczane gibi sağlıkla ilgili işyerlerinde, eğitim ve öğretim kurumlarında, çocuk bakım yerlerinde ve huzurevlerinde grev yasağı söz konusudur.

12. Grevin tanımı yalnızca toplu iş sözleşmesi ile sınırlı olarak belirlenmiştir. Genel grev, siyasi grev, dayanışma grevi, hak grevi gibi grev türleri ve iş yavaşlatmalar yasaklanmış ve sendikaların en demokratik hak arama silahları elinden alınmıştır.

13. Bakanlar Kurulunun muğlak gerekçelerle grev erteleme daha doğrusu durdurma yetkisi devam etmektedir.

14. Grev esnasında işçilerin hizmet akitleri askıya alınmakta, bu dönemde ücret alacakları ödenmemekte, grev süresi kıdem tazminatı hesabında dikkate alınmamaktadır. Grev böylece büyük ölçüde baskı aracı olmaktan çıkarılmıştır. 

Bu yasaklar sonucu toplumsal örgütlü yapımız nerden nereye geldi? Bu soruyu dilerseniz ayrı bir başlık altında değerlendirelim.

 III) 1980’lerin Emekçilerin Örgütlü Yapısına Yansıması?

12 Eylül 1980 darbesinin ardından gelen dönemde, itaatkar muhafazakar ideolojik bir ortam yaratabilmek için kamu kesimine bu tür siyasi ideolojiye dayanan partilerce liyakat esasları gözetilmeden işçi ve memur alımına gidilmesi nedeniyle sendikal hareketin siyasal yaklaşımları ve örgütlülük kültürü etkilenmiş ve zayıflatılmıştır. Ardından deneyimli işçilerin birçoğu da zorunlu emeklilik ve yaş haddi gibi nedenlerden dolayı çalışma hayatından çıkmış ve bu nedenle de bilgi birikimi ve tecrübe aktarım yolları kesilmiştir. 1980 sonrası kuşak olarak adlandırılabilecek yeni işçi kuşağı siyasal geleneğe yabancı olması ve sendikal tecrübeye sahip olmaması nedeniyle bu örgütlere ve bu örgütlerin faaliyetlerine uzak kalırken sendikal örgütler 1980 sonrası dönemde çalışma hayatına yeni giren gençlere yönelik olarak eğitim ve örgütlenme faaliyetlerini de yerine getirememişlerdir. Sonuç olarak, sendikal hareketin varolan örgütlü kadroları zayıflamış ve kamuda örgütlü olan sendikalar gerek yeni sağ politikaların sonuçları, gerekse iktidarda bulunan sağ partilerin siyasal politikaları nedeniyle varolan örgütlülüklerini koruyamamış ve zayıflamışlardır.

1991 ve sonrasında yaşanan süreç ise bir anlamda Türkiye tarihinde çok önemli gelişmelerin peş peşe yaşandığı bir dönem olmasının ötesinde aynı zamanda örgütlü topluma yönelik olarak da her alanda saldırının yaşandığı bir dönem olarak karşımıza çıkmıştır. Örgütlü toplumun ve demokratik kitle örgütlerinin başta gelen temsilcisi olma konumundaki sendikal harekete yönelik baskı ve örgütsüzleştirme politikaları devreye sokulmuş ve gerek kamu kesiminde gerekse özel sektörde bir çok işçinin sendikasızlaştırılması yoluyla örgütlü ekonomik mücadele süreci zayıflatılmıştır. Ardından 1990 ve 1995 döneminde tekrar ivme kazanan öğrenci hareketine yönelik şiddet ve yıldırma politikaları aracılığıyla üniversite gençliğinin örgütlenme eğilimi törpülenmiştir. Öte yandan köylüler ve tarım sektörüne yönelik giderek ağırlaştırılan vergi ve fiyat yükleri yoluyla bu kesimlerin örgütlenme süreci sekteye uğratılmıştır. Kamu çalışanlarının örgütlenme mücadeleleri şiddetle bastırılmış ve anayasal örgütlenme özgürlüğüne rağmen örgütlenme hakları verilmemiştir. Bir anlamda neo-liberal politikaların uygulayıcısı olarak faaliyet yürüten siyasi iktidarlar toplumu örgütsüzleştirme çabalarını doruk noktasına çıkarmışlardır. Bu amaçla basın ve medya da doğrudan ve dolaylı olarak kullanılmaya başlanmış ve Amerikan tarzı bireysel yaşam ve popülerleşmiş ve magazinvari bir yaşam tarzı önplana çıkarılarak apolitik ve bireysel bir gündelik hayata ilişkin temalar işlenmeye başlanmıştır. Emek, sınıf, örgüt gibi kavramların dahi medyada kullanımına sınır getirilmiş ve bu yolla sorunlarından habersiz yaşayan bir toplum, ailesine geleceğine yabancılaşmış bir ülke yaratılmaya çalışılmıştır.

Günümüzde başta sendikal harekete yönelik olmak üzere demokratik kitle örgütlerine yönelik olarak başlatılan bu pasifleştirme ve zayıflatma saldırıları, süreç içerisinde varolan örgüt tabanlarını hem sayısal anlamda eritmiş, hem de tecrübeli kadroların ayrılması nedeniyle yeni kuşaklara örgütsel ve ideolojik tecrübe aktarımı azalmıştır. Özellikle kamu kesiminde örgütlülüğün öncülüğünde gelişen Türkiye sendikal hareketi, bu sorunun başlıca muhatabı olmuştur.

Demokratik kitle örgütlerinin bir diğer sorunu da kuşkusuz kamu sektörü dışında kalan özel sektörde örgütlenme düzeyinin çok az olmasıdır. Bunun bir çok nedeni bulunmaktadır. Gerçekten de örgütlenme sendikal yapıların en elzem konularından birisidir. Sendikal yapıların ilk ortaya çıkışından günümüze kadar gelen süreçte bir varlık sorunu olan bu konu bir çok tartışmaya sahne olmuştur. Örgütlenme hususunda genellikle iki yönlü bir tartışma yaşanmaktadır. Bunlardan birincisi örgütlenmeyi etkileyen dışsal faktörler ve nedenlerdir. Diğeri ise sendikal yapılardan kaynaklanan içsel nedenlerdir.

Dışsal faktörlerin en başında sermayenin örgütlenmeye yönelik tutum ve davranışları gelmektedir. Sermayenin doğası gereği örgütlenmeye karşı negatif olan bu tutumun hayata geçirilmesi esnasında farklı yöntemler izlenmektedir. Bunlardan belki de tarihsel olarak en eskisi işyerini kapatma veya taşeronlaştırmadır. 18. ve 19 yüzyıllarda da uygulanan bu yöntem örgütlenme sürecine giren işçi açısından sermaye tarafından kullanılan bir silah niteliği taşımaktadır. Bu yöntemin bazı sektörlerde etkili olmasının yanı sıra bazı sektörlerdeki işgücü arzının sınırlılıkları ise farklı politikaları da gündeme getirmiştir. Özellikle emek süreci ve üretim sürecinin parçalanması ve esnekleştirilmesi yoluyla fabrika içerisinde oluşmuş ya da oluşmaya başlayan kollektif kimlik yok edilmeye, işçiler yabancılaştırılmaya başlanmışlardır. Günümüzde bunun en somut örneği esnekleştirme politikalarında ve yaygın üretim sürecine geçişte görülmektedir.  

Türkiye örneğine bakılacak olursa Türkiye’nin kendine özgü koşullarının da bu süreçte etkili olduğu görülmektedir. Özellikle, enformelleşme eğiliminin yüksek olması, sermayenin yaygın birikim rejimini, taşeronlaşmayı tercih etmesi ve sendikal örgütlenmeye karşı “işgücü maliyetlerini doğrudan arttıracağı için cepheden karşı çıkışı”, ciddi bir yapısal işsizliğin varlığı, örgütlenme hususunda Türkiye’deki sürecin şekillenmesinde etkili olan dışsal faktörlerdir. Özellikle esnek birikim modeline dayalı olarak büyük fabrikalar aracılığıyla kitlesel üretimden vazgeçilmesi nedeniyle sendikalara yönelik sermayenin olumsuz tutumu burada önemli bir rol oynamaktadır. Bir yandan örgütlü sendikaların rollerini esnek üretime uygun hale getirme çabası içerisinde olan sermaye, diğer yanda sendikalara “ya sev ya terk et” stratejisini uygulamaktadır. Sendikaları pasif, sadece üye aidatı almanın dışında işyerinden uzaklaştırmaya yönelik olan bu stratejiye aykırı davrananlar da doğrudan sermayenin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Öte yandan, endüstriyel ilişkiler alanında devletin de sermaye birikimindeki dönüşüme uygun olarak yeniden yapılanması ve yaygın ve esnek birikim için gerekli hukuksallığa yönelik adımları atması da bu süreci etkilemektedir. Bizahati büyük bir patron olan devletin kendisinin de esnekleşme ve yerelleşmeyle birlikte personel politikalarındaki değişimle birleşen özelleştirme politikaları da bu süreci etkilemektedir. Öte yandan, devletin düzenleyici olarak yerine getirmesi gereken koruyucu düzenlemeleri Türkiye’deki sınıfsal güç dengelerinin mevcut durumundan dolayı sermaye lehine kullanması, örgütlenme hususundaki yasal ve hukuki prosedürün engelleyici olarak uygulamaya geçirilişi de bu sürecin bir parçasını oluşturmaktadır. Aynı şekilde yargılamada da sendikal örgütlenme hususunda 1980 sonrasında değişen yaklaşım nedeniyle çoğu zaman örgütlenme faaliyetine katılan işçilerin yasal hak ve çıkarları verilen taraflı kararlarla gasp edilmektedir.

Örgütlenmenin ikinci yönünde ise sendikalar bulunmaktadır. Var olan sendikal yapıların yaklaşık 50 yıllık bir süreçte oluşan mavi yakalı üye profili ve cemaatleşmiş ilişki ağları, bir anlamda yeni örgütlenmelere engel olma düzeyine gelmiştir. Var olan yapıların genellikle kamu sektöründe yoğunlaşmaları ve nispeten toplu pazarlık süreçleriyle korunaklı bir kesim haline gelmeleri, özel sektör ve enformel alanla ilişkilerinin zayıflamasına neden olurken çıkar farklılaşmaları yaşanmış ve bir anlamda kapalı bir sendikal model yaratılmıştır. Bu da doğal olarak üretim sürecinde teknolojik dönüşümlerin yaşandığı ve giderek artan sayıda beyaz yakalı nitelikli genç işçi kuşağı ile enformel sektörde niteliksiz günübirlik çalışan işçilerin sendikal örgütlenme hususunda duyarsızlaş(tırıl)masına etken olmuştur.

Sendikalar, var olan yasal düzenlemeler nedeniyle maddi güçlerini kullanma konusunda da sıkıntı yaşamaktadır. Ayrıca, üye profilinin giderek yaşlanması ve yeni üye akışının sağlanamaması nedeniyle, mevcut üyelerinin de duyarsızlaşmasına engel olamamış; sendika-üye ilişkisi toplu pazarlık sürecine indirgenerek bir anlamda devlet bürokrasisinin bir uzantısı haline gelmiş ve sonuç olarak üyelerinin örgütlerine yabancılaşmasına neden olmuştur. Bu sorunun aşılması içinse bugün dahi güçlü inisiyatifler üretilememektedir.

Yukarıda belirttiğimiz nedenler ve unsurlar daha da genişletilebilir, ancak Türkiye’de sendikal hareket açısından örgütlenme hususunda öncelikli olarak yapılması gereken şeylerden birisi parçalı yapının ortadan kaldırılmasıdır. Öte yandan, örgütlenme konusunda kurumsallaşmaya dönük mevcut yönetimlerden göreli olarak bağımsızlaşmış birimler oluşturulmalıdır. Sektörel ve coğrafi düzeyde üretim sürecinin ön ve arka bağlantıları aynı anda örgütlenmeye çalışılmalıdır. Bu da doğal olarak sendikal alanda işbirliğinin gelişmesini ve organik bütünlüğün sağlanmasını gerektirmektedir. Öte yandan kurumsal ve hukuki yaptırım süreçlerine dönük ciddi dönüşümler sağlanması noktasında devletin harekete geçmesi için mücadele edilmeli ve işlemez hale getirilen bürokrasinin örgütlenmeyi engelleyici hantallaşmış yapısının değiştirilmesi hususunda baskı yapılmalıdır.

Orta ve uzun vadede merkezi ve hiyerarşik sendikal organizasyon yapısının yerine daha hızlı hareket geçebilen, teknik işbirliğinin belli merkezlerden ve kurumlardan sağlandığı  yerelleşmiş ve organizasyonel açıdan ve kaynak kullanımı açısından esnekleşmiş örgüt yapısının tercih edilmesi gerekmektedir.

Örgütlenme konusunda bir diğer husus da sendikal yapılarda örgütlenmiş işçilerin tutum ve davranışlarındaki dönüşüm sürecidir. Özellikle Türkiye açısından olaya bakıldığında kamu ücret seviyesinin özel sektör seviyesine oranla artması ve bunun getirdiği statü değişiklikleri dayanışma ve kolektif kimlik anlayışında çözülmeyi getirirken aynı zamanda sınıfsal aidiyete ilişkin söylemlerin de zaman içerisinde farklılaşmasına neden olmuştur.  Sendikalı işçiler kendi işyerlerinin sorunları ve gelirleri ile ilgili ekonomik mücadeleyi tercih ederken daha genel anlamda sendikasız özel sektör işçilerine yönelik sorunlar ve makro sorunlar sürekli olarak göz ardı edilmiş ve üyeler tarafından da yerel düzeyde etkili birliktelikler ne yazık ki kurulamamıştır.

Bunun yanısıra, deneyimli ve hareketli bir örgüt yapısı oluşturamamakta, aktif örgütlenme çalışmalarında deneyim ve kadro eksikliği yaşanmakta ancak bu sorunu aşma konusunda kalıcı çözüm üretememektedir. Sendikalar, bir anlamda ölümü bekleyen kanser hastaları örneğinde olduğu gibi umutsuz bakışlarla kendi dışlarında süre giden liberal ve acımasız dönüşüm sürecini, yaşam kaynaklarının tükenişini seyretmektedirler.

Yaklaşık 30 yıllık emek karşıtı yönetim anlayışının (döneme damgasını vuran programların yaratıcısı IMF ve Dünya Bankası’nın anlayışı da dahil )  sonuçlarını sendikalaşma istatistiklerine baktığımızda rahatlıkla görebiliriz: 

IV) Örgütlü Yapı Bu Haliyle Siyasal Alanda Neyi İfade Ediyor?

Bu zayıflamış, etkisizleştirilmiş örgütlü yapı,  Türkiye’nin 1980 darbesiyle yaşanan travmanın bir sonucu olarak siyasal yaşama uzak kalmasının, içerikten yoksun, sosyal ve katılımcı demokrasi mücadelesinden uzak olmasının, bezgin ve dağınık emekçi kitlelerin resmini ortaya koymaktadır.

Parlamenter demokrasinin en temel unsurlarından birisi olan yönetimi etkileme ve geri çağırma hakkının kullanımında da  halkın pasif kaldığını söylemek mümkündür. Kendi hak ve sorunlarına yönelik olarak duyarsızlaşan halkımızın bu güçsüzlüğünün ardında her şeyden önce giderek örgütsüzleşmesi yatmaktadır. Devletten bağımsız olarak kendi hak ve çıkarları için örgütlenme özelliği, bir toplumun gelişmişliğinin ve refahının en önemli göstergelerinden birisi olmasına rağmen özellikle 12 Eylül Darbesi ve sonrasında örgütlenmenin iktidarlar nezdinde anarşizan bir tavır olarak algılanması ve sendikalar başta olmak üzere bütün demokratik kitle örgütlerinin kapatılması ve pasifleştirilmesi bu sürecin başlangıcı olarak değerlendirilebilir.

Örgütlü toplumun taşıyıcı sütunları olan, yani siyasal iktidarlara ve siyasi partilere emekten yana politikaları izlemeleri noktasında baskı  yapma gücü olan, bu mücadeleye liderlik etme potansiyeli olan sendikal hareket dibe vurmuştur. Diğer taraftan halkımızın ekonomik örgütlenmenin dışında hak ve çıkarlarına yönelik örgütlenme eğilimi iyiden iyiye zayıflamıştır.

Bu gün ülkemizde yaşanan, zaman zaman da kriz boyutuna ulaşan siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel sorunların en temel nedenlerinden birisi, sosyal demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından birisi olan “örgütlü toplum” yapısının, yukarıdaki bölümlerde işlediğimiz sorunlar ve yasal kısıtlamalar nedeniyle demokratik topluma uygun bir yapıya kavuşturulamaması, 1980’li yıllarda ulaştığı örgütlenme düzeyinin de 80 darbesinin yarattığı korku ortamında neo-liberal politikaların etkisiyle dağılmasıdır.  Toplum uygulanan politikalarla adeta örgütsüz bir toplum yapısına itilmiştir. Elbette bundan en olumsuz etkilenen, sendikalar ve dolayısıyla emekçilerdir.

Sendikal tabanın erimesiyle, sendikalar giderek daha savunmacı ve pasif hale gelmiş, bu durum emekçilerin hak ve çıkarlarının erozyonunu ortaya çıkarırken diğer yandan da dolaylı olarak siyasal partilerle emekçilerin ilişkilerinin ve organik bağlarının zayıflamasına neden olmuştur.

Sorunların çözüm yeri siyaset arenası iken, ulusal ve uluslararası sermaye cephesinin her geçen gün etkinliğini artırdığı siyasetten, emekçi kesimler giderek dışlanmış, toplumsal örgütleri zayıflayan bu nedenle de kitle partilerine, dolayısıyla da iktidarların politikasına etki etme gücünü yitiren bu kesimlerin siyasete ilgisi azalmıştır. Bunun göstergelerinden bir tanesi seçim sonuçlarıdır.

 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yapılan seçim sonuçları bize bu konuda aydınlatıcı bir tablo sunmaktadır. 

Yandaki tabloda da görüldüğü üzere son yirmi bir yıllık dönem içerisinde Türkiye nüfusu yüzde 46 oranında artarken seçmen sayısı yüzde 109,5 oranında artmıştır. Bu nüfus artış hızımızdan fazla seçmen sayısı artışıyla karşı karşıya olunmasının en önemli sonuçlarından birisi hiç kuşkusuz seçmen niceliğindeki artıştır. Yapılan araştırmalara göre Türkiye genelinde seçmen artışındaki en önemli etmen genç nüfus artışıdır.

Ancak, yukarıdaki tablonun gösterdiği daha önemli  bir olgu da seçime katılma oranlarının son yirmi yıllık süreçte giderek azaldığıdır. 1983 yılında yüzde 92.3 olan bu oran son seçimlerde yüzde 79.1 oranına gerilemiştir. Bu gerilemenin sayısal karşılığına bakılınca durum daha net anlaşılabilir. Yaklaşık 9 milyon kişi oy kullanmamıştır. Son seçimlerde birinci parti konumunda olan AKP’nin aldığı oy sayısının 10.808.229 olduğunu ve CHP’nin aldığı oy sayısının da 6.113.352 olduğu dikkate alınırsa bu durumda oy kullanmayan seçmen sayısının önemi de anlaşılabilir (22 Temmuz 2007 seçimlerinde seçmen sayısında artış olmuştur. Ancak raporumuzun yazıldığı tarihte resmi rakamlar ve bu artışın nedenleri üzerine kapsamlı araştırmalar yayınlanmadığı için, raporda bu konuya değinilmemektedir).

Türkiye’de parlamenter demokrasinin en önemli unsurlarından birisi olan seçimlere ilişkin bu tutum gelişmesi sadece seçimlerle de sınırlı değildir. Türkiye’nin hayati öneme sahip siyasi konuları hususunda halk giderek duyarsızlaşmakta ve ilgisizleşmekte iken televole kültürü giderek daha fazla ilgi görmekte, popstar gibi programlar ülkede sosyolojik realite haline gelmektedir.

Sendikalar başta olmak üzere, demokratik kitle örgütleri geniş öğrenci ve genç desteğini yitirmiştir. Muhafazakar ve piyasacı düşünce üreten  çarkların etkisiyle ve dağılan örgütlü yapıları nedeniyle yeni öğrenci kuşakları, ekonomik ve siyasal yaşama kollektif hak ve çıkarları açısından ve emekçi cephesinden bakışlarını yitirmiştir.

12 Eylül sonrasında öğrencilerin örgütlü yapısına indirilen darbenin yarattığı boşluğu, cemaatlerin faaliyetleri doldurmuş, dersaneleriyle, cemaat evleriyle okullarıyla, medya desteğiyle ve günümüzde artık açığa çıkan ilişkiler ağında ABD’nin desteğiyle dini değerler yaşamına içselleşmiş ve aynı zamanda muhafazakar büyük bir genç kuşak yetiştirilmiştir.

Diğer yandan işsizlik çığ gibi büyümekte, yeni yatırımların yapılmaması ve devletin küçültülmesi yaklaşımlarına istinaden istihdam arttırılamamakta, tarım sektörü ve köylülük IMF ve Dünya Bankası politikaları aracılığıyla yok edilmekte, özelleştirme politikaları ve kemer sıkma reçeteleri ile kamu istihdamı daraltılmakta, enflasyonu indirme ve borçları ödeme adına toplum toptan yoksulluğa itilmekte ve insani yaşam koşullarından uzak bir hayat sürdürmeye zorlanmaktadır.

Oysa sendikaların liderliği ele alması ve harekete geçmesi ve hak ve özgürlükler için mücadeleye girmesi siyasal alanda büyük değişimlerin önünü açabilmektedir. Bunun en açık göstergesi, 1989 Bahar eylemleridir. ‘89 sendikal hareketine bağlı olarak diğer demokratik kitle örgütleri temelinde gelişen hareketler güçlenmiş ve tabanına yönelik önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Bunun siyasal alana yansımalarından hiç kuşkusuz en önemlisi hem yerel hem de genel seçimlerde ANAP iktidarının hezimete uğramasıdır. 1987 seçimlerinde 8.704.335 oy ile yüzde 36,3 oy oranına ulaşarak 292 milletvekili çıkaran ANAP ve Özal iktidarı 1991 seçimlerinde 5.527.288 oy alarak yüzde 24 oy oranına düşmüş ve ancak 115 milletvekili çıkarabilmiştir.

 V) SONUÇ VE DEĞERLENDİRME: SİYASİ PARTİLER, SENDİKALARIN ve DOLAYISIYLA EMEKÇİLERİN NEFESİNİ ENSELERİNDE HİSSETMELİ...

Sonuç olarak, neoliberal politikalar kapsamında, egemenler tarafından planlı olarak yürütülen toplumun örgütsüzleştirilmesi girişimleri, demokratik kitle örgütlerini ve sendikal örgütlenmeleri doğrudan pasifleştirirken bu sürecin dolaylı etkisiyle, emekçilerin siyasal yaşamdaki baskı gücü de zayıflamıştır. 

Bu nedenle kitle partileri, emekçilerin karşısına, emekten yana politikalarla değil, egemenlerin işine yarar şekilde, kürt/türk, dinci/laik taraflaşmaları içinde, tehlikeli kutuplara çekerek yapay gündemlerle çıkmaktadır.

Çünkü, sendikaların, meslek örgütlerinin, çevre örgütlerinin, insan hakları örgütlerinin varoluş amaçları özde kendi üyelerini, genelde halkı ekonomik, sosyal ve kültürel yönden ilerletmek, yaşam standartlarını yükseltmek olduğu müddetçe, sosyal ve katılımcı bir demokrasiye ihtiyaç duyulmaktadır ki, bu da ancak emekten yana program oluşturan partilerin amaçlarıyla örtüşmektedir.

Sendikalar, misyonlarının bir gereği olarak, temsilcisi oldukları emekçi kesimlerin ekonomik ve sosyal sorunlarının çözümü, örgütlü bir toplum ve emekten yana sosyal ve katılımcı demokrasinin inşası için gerekli olan anayasal ve yasal düzenlemelerin yapılması, mevcut engellerin ve kısıtlamaların ortadan kaldırılması için, hükümet ve siyasi partiler üzerinde emek cephesinden toplumsal bir baskının kurulması için çaba harcamalı, taleplerinin hayata geçirilmesi için ortak kampanyalar düzenlemeli ve toplumla bütünleşmelidir. Bu doğrultuda bir emek cephesi inşa etmelidir.

Hangi parti iktidarda olursa olsun, muhalif, yani sorgulayan kimliğini yitirmeden hareket etmeli, meclisin emekçilerin baskısını sürekli hissetmesi sağlanmalıdır. Bu politika tüm sendikaların temel politikası haline gelmelidir.

Sendikaların emekçilerin kitlesel örgütleri olduğu, hak ve menfaatlerinin korunması noktasında tabanın siyasete yaklaşımı sorgulanmalı ve bu konuda eğitimler düzenlenmelidir.

Toplumunun güvenini ve desteğini kazanmak için, kamuyu yakından ilgilendiren konular, insan hak ve özgürlükleri açısından ele alınmalı ve bu konularda iktidarların atacağı adımlar ve izleyeceği siyasete seyirci kalınmamalıdır.

Sendikaların ortak yaklaşım sergileyeceği konuların belirlenmesi ve gerektiğinde ortak eylem sürecine geçilmesi için, kitlesel kampanyalar yürütülmesi için topluma yön veren Emek Platformu gibi çatı örgütler  ortak bir programa kavuşturulmalıdır.

Nasıl bir ülke, nasıl bir ekonomi politikası, nasıl bir sosyal çevre ve çalışma hayatı istediğimiz konusunda, konferans, panel ve eğitimler yoluyla bir tartışma başlatılmalı belirlenen program tabanla paylaşılmalı ve bu program temelinde mücadele yöntemi ve programı oluşturulmalıdır.

Türkiye çapında örgütlü toplum ve demokrasi konusunda halka açık konferanslar verilmelidir.

Sendikalar, çeşitli alanlarda kalıcı veya geçici olarak örgütlenen toplumun bu canlı dinamiklerini kendi örgütsel yapısının canlılığıyla ve dinamizmiyle bütünleştirmek ve toplumsal istemlerin öncü siyasal kadrolarını oluşturmak, olgunlaştırmak ve siyasi partilere sadece ve sadece emek cephesinden bakarak baskı aracı olmak zorundadır.

Ayrıca, sendikaların toplumla bütünleşmesi, yurt genelindeki tüm sendikal yapıların, Emek Cephesinin ortak programı, ilkeleri ve öncelikleri doğrultusunda, demokratik kitle örgütleri ile sürekli, kalıcı ve etkili bir işbirliği kurabilme inisiyatifini geliştirmelerine bağlıdır.

Bu doğrultuda Emek Platformu’nun illerde kurumsallaşması sağlanmalı ve bu Platformlar, yerel düzeyde partiler üzerinde etkili olmaları yönünde teşvik edilmelidir.  Yerel düzeyde eğitim ve konferans, ortak eylem, kampanya gibi etkinlikler artırılmalıdır.

Yerel düzeyde kişilere ve işçilere aktarılacak olan örgütlü ve demokratik toplum arasındaki ilişki, Türkiye’de kişi temel hak ve özgürlükleri, ekonomik hak ve özgürlükler, uluslararası düzeyde hak ve özgürlükler gibi konular bir anlamda hem işçiler hem de demokratik kitle örgütlerinin tabanını daha duyarlı hale getireceği gibi bu konuda bilinçlenmelerine de vesile olacaktır.

Bu siyasal bilinçlenme ve yerel düzeyde yapılacak bu gibi etkinlikler yoluyla oluşan süreç sendikalarımızı da örgütlenme açısından olumlu etkileyecektir. Tabanın siyasal yaşama ilişkin bilgilenmesi ile, hiç kuşkusuz sendikalar ve demokratik kitle örgütleri yoluyla hem sendikal tabana hem de örgütsüz kesimlere yönelik sendikal ve demokratik hak ve özgürlüklerin önemi aktarılmış olacak ve dolayısıyla siyasal yaşama katılımı arttıracak ve toplumun tüm kesimlerinin sendikalarımızla ilişkilerinin daha sıcak bir şekilde geliştirilmesi sağlanmış olacak, örgütlü toplum yapımız güçlenecektir.

Sermaye karşısında kendini yalnız hisseden, devlet karşısında aciz kalan ve sürekli bir dayanışma arayışına giren bireylere ve emekçilere demokrasi kültürünün verilmesi, öğretilmesi ve aktarılması yoluyla hem toplum, hem demokratik kitle örgütleri hem de sendikalarımız kısa, orta ve uzun vadede kazanacaktır.

Sendikaların, sadece iktidarların izlediği emek aleyhine politikalara “Hayır” demek üzerine temellenen, sözlü muhalefetin ötesinde aktif muhalefete geçmeyen, demokratik kitle örgütlerinden kopuk, öğrencilerden kopuk, muhalefetten kopuk olarak izlediği örgütlenme stratejisiyle, geçmişteki takipçilerinin ve onların çocuklarının bir kısmından oluşan tabanını genişletmesi mümkün değildir.

Ancak, kaybettiklerimizi kazanmanın, emekten yana sosyal ve demokratik bir ülke yaratmanın yolu, güçlü sendikal yapılar kanalıyla, siyasete emek cephesinden ortak müdahale olanaklarını artırmaktan geçmektedir.

Gelecekte güçlü bir sendikal hareket yaratmanın yolu ise, sendikal yapıların kendisini dönüştürmesinden ve mevcut yeni siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel koşullara, emekçilerin güncel taleplerine uygun olarak yeniden yapılanmasından, ortak mücadele alanları yaratmasından, emekten yana bir cephe oluşturmasından geçmektedir.

Bununla birlikte sendikal tabanın da, artık onlarca yıldır sınıf hareketini zayıflatan,  ekonomik çıkarcılık ve cemaat anlayışını terkederek, dayanışma ve kollektif bir kimlik oluşturma gereksinimini duyması, bu bilince ulaşması gerekmektedir.

TÜRKİYE BASIN, YAYIN, GRAFİKER VE AMBALAJ SANAYİİ İŞÇİLERİ SENDİKASI

ADRES: Necetibey Caddesi, Hanımeli Sokak, No:26/7 Sıhhiye - ANKARA/TÜRKİYE   TEL: (+90) 312 230 29 08   FAX: (+90) 312 229 43 15

e-mail: basinis@basin-is.org    web sitesi: www.basin-is.org   

web tasarım ve güncelleme: Fatih Aydemir, Basın-İş Uzmanı