|
I) GİRİŞ
İnsan hakları, toplumsal katılım ve demokrasi
birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili evrensel
değerlerdir. Hak ve özgürlük mücadeleleriyle
anlam, içerik ve kapsam olarak zenginleşen
kavramlardır. Kapitalizme doğuşundan itibaren
eşlik eden toplumsal sınıf mücadeleleri ile ilk
olarak ortaya çıkmış ve daha sonra toplumsal
hayata olumlu yansımaları sürekli inişli çıkışlı
evrelerden geçmiştir.
Kısa anlatımla, kapitalizmin doğuşuyla
aristokrat iktidarına karşı burjuvazinin
başkaldırısıyla dünyaya yayılan eşitlik özgürlük
ve insan hakları kavramları, zenginlik ve maddi
araçlara, sermayeye sahiplik ölçüsünde
kullanılabilen ve ulusal ve uluslararası alanda
toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren, şiddeti
ve sömürüyü körükleyen soyut ve yanlı
özgürlüklere dönüşmüş ve ulus devlet ölçeğinde
uygulanan liberal demokrasi, yönetim şekli
haline gelmiştir.
Oysa birçok ülkenin hukuksal düzenine kaynaklık
eden ve insan hakları konusunda evrensel bir
çerçeve oluşturulmasında büyük bir önemi olan
26 Ağustos 1879 tarihli Fransız “İnsan ve
Yurttaş Hakları Bildirisi”nde şu ifadelere yer
verilmişti.
“İnsanlar özgür doğar ve özgür, eşit haklara
sahip olarak yaşarlar; özgürlük, mülkiyet, güven
ve baskıya karşı koyma, doğal ve kaldırılmaz
haklardır; her türlü egemenliğin asıl kaynağı
halktır; özgürlük başkalarına zarar vermeyecek
her şeyi yapabilmek demektir; her yurttaşın,
ister kişisel olarak ister temsilciler
aracılığıyla, yasa yapılmasına katılma hakkı
vardır; tüm yurttaşlar yasa önünde eşittirler…”
Amerika ve İngiltere’de de içerik olarak
benzerlerine rastlayacağımız bunun gibi
bildirgeler yukarıda belirttiğimiz üzere her ne
kadar eşitlikten, halkın egemenliğinden,
temsilinden ve özgürlüklerden bahsetse de,
demokrasinin vazgeçilmez temel ilkesi olan seçme
ve seçilme hakkı bile, sadece varlıklı kent ve
toprak soylularına, yani burjuvalara ve
aristokratlara verilmiş bir haktı. Bu hak Fransa
örneğinde Bildirge’nin yayınlanmasından 60 yıl
sonra 1848 yılında, sanayi devrimi sonrasında
toplumsal açıdan güçlenen işçi sınıfının yoğun
hak ve özgürlükler mücadelesinin bir ürünü
olarak kazanıldı.
İşçi sınıfı ve onun örgütleri tüm dünyada
demokrasinin tüm toplum kesimlerine eşit
uzaklıkta ve toplumsal ve ekonomik
eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir yapıya
kavuşması için o günlerden bu günlere
mücadelesini sürdürmektedir. Toplumsal mücadele
tarihi, bir hakkın halk kitleleri ve emekçi
kitleler tarafından kullanılabilmesi için,
sürekli mücadele edilmesi ve iktidar üzerinde
baskı yaratılması gerektiğini ortaya
koymaktadır.
İşçilerin önderliğinde yürütülen örgütlü
mücadele, ayrıcalıklı ve zengin sınıfların
yararına çalışan liberal hak ve özgürlükler
kavramının, emekçiler dahil toplumun tüm
kesimlerinin yararlandığı sosyal hak ve
özgürlükler kavramına evrilmesinde ve sosyal
demokrasinin yaratılmasında büyük yol kat etti.
Sosyal hak ve özgürlüklerin teminatı olarak
örgütlenme özgürlüğü de temel insan hakları
arasında yer aldı.
1919 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nun
kurulması sağlandı. Yine sendikaların çabaları
sonucu “İşçi Hakları Bildirgesi” benimsendi. Bu
Bildirgenin temel ilkelerinden birisi de
sendikalaşma hakkının ve toplu pazarlık hakkının
sağlanması
idi. Böylece çalışma yaşamına, siyasal, sosyal,
kültürel ve ekonomik hak ve özgürlüklere ilişkin
konularda evrensel nitelikli sözleşmelerin
oluşturulması süreci başladı.
Bugün, işçi sınıfının önderliğinde yürütülen
mücadelelerin bir sonucu olarak katılımcı sosyal
demokrasinin korunması ve devamlılığı için,
sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel temel hak
ve özgürlüklerin, hiçbir ırk, cinsiyet, din,
v.b. ayrımı yapmaksızın ulusal ve uluslararası
alanda tüm insanlara sağlanmasının temel
dayanağı olan “örgütlenme hak ve özgürlüğü”,
evrensel olarak Birleşmiş Milletler’in (BM),
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) ve diğer
uluslarararası organların sözleşme, şart ve
bildirilerinde yerini almıştır.
Günümüzde, batılı ülkelerin (ABD hariç)
demokrasilerinin, dolayısıyla da hak ve
özgürlükler ortamının daha gelişmiş olduğu ve
bunu sağlamada “örgütlü toplum” olmanın önemli
rol oynadığı görülmektedir.
Demokrasileri gelişmiş ülkelerde, sıradan
yurttaşın devlet karşısında edilgenlikten
çıktığını, sendikalar gibi üyesi oldukları
örgütler aracılığı ile ülkede etkin olduğunu
görmekteyiz. Diğer bir ifadeyle, o ülkelerde
sadece seçimden seçime oy kullanan/kullanmayan
sessiz çoğunluğun yerini örgütleri kanalıyla
yönetime katılan, müdahale eden, eleştiren ve
seslerini duyurabilen kitlelere bıraktığını
görmekteyiz. Bu nedenle demokrasileri kesintisiz
yaşayabilmekte, sağlıklı bir şekilde
işleyebilmekte ve gelişmektedir. Sendikalar bu
süreçte, temsilcisi oldukları kitlenin büyüklüğü
oranında belirleyici ve lider konumda
olmaktadır.
Emekçiler kişisel çıkarlarının savunucusu
konumundan üyesi oldukları örgüt aracılığı ile
çıkarları açısından ortaklaştığı kitlelerin,
sektörün ve ulusal çıkarların savunucusu
konumuna yükselmekte, ülkenin siyasal, sosyal,
ekonomik ve kültürel yaşamını şekillendiren,
denetleyen bir özelliğe sahip olmaktadırlar.
Demokrasinin vazgeçilmezi olarak görülmesi
gereken örgütlü toplum ve onun ana unsuru olan
sendikalarda örgütlü işçi sınıfı;
Laik,
sosyal, hukuk devletin kurulması, korunması ve
güçlendirilmesinde,
Gelir
dağılımında adaletin sağlanmasında, insanca
yaşanacak bir ücret seviyesine erişmede,
Yoksulluğa
ve işsizliğe karşı mücadelede ve emekçilerin bu
risklere karşı korunmasında,
En
temel kamusal hizmetler olan, eğitim, sağlık ve
sosyal güvenlik haklarının sağlanması ve
geliştirilmesinde,
Din,
ırk, etnik köken, mezhep, cinsiyet ve ne türden
olursa olsun her türlü ayrımcılığa karşı
mücadelede, barış ve kardeşlik içinde birlikte
yaşam olanağının sağlanmasında
Refah
toplumuna ulaşmada,
bir ülkenin en önemli dinamiğidir.
Batı ülkelerinde yaşanılan gerçek de budur. Bir
çok ülkede demokratik hak ve özgürlüklerin
kazanılmasında ve toplumun siyasal alana ilişkin
daha aktif bir tutum sergilemesinin ardında,
yaşadıkları tarihsel süreç yatmaktadır. Bu
sürecin ve mücadelenin sonucunda ise ortaya hem
ulusal hem de uluslar arası düzeyde temel hak ve
özgürlükler çıkmıştır. Kuşkusuz tarihsel sürecin
sonucunda ortaya çıkan bu temel hak ve
özgürlüklerin kullanımı ulusal iktidarlar
tarafından kısıtlanmaya çalışılmış ya da
bunların uygulanması sürecinde halkın kendi hak
ve çıkarlarına yönelik bilinçlenmesi uzun bir
zaman almıştır. Ancak, bu hak ve özgürlüklerin
geliştirilmesi ve korunması da başta sendikalar
olmak üzere demokratik kitle örgütlerinin ve
onlarla birlikte hareket eden, emekten, yoksul
halk kitlelerinden yana partilerin varlığıyla ve
mücadelesiyle sağlanmıştır.
II) 80 Darbesi ve Sonuçları
Ülkemizde toplumsal örgütlenme, sendikal
mücadele ve sosyal demokrasinin gelişme sürecine
baktığımızda, 12 Eylül 1980, sadece askeri bir
darbeyi değil aynı zamanda siyasal, ekonomik ve
sosyal anlamda tam teşekküllü bir dönüşümü ifade
etmektedir. Özellikle de sendikaların önderlik
ettiği ve bu topraklarda görülen en aktif
örgütlü toplumsal mücadele, nesiller boyunca
kendini yenileme ve devam ettirme gücüne sahip
olamadan ezildi. 12 Eylül, örgütlü, mücadelenin
devamlılığını sağlama, kendini kabul ettirme
gücünden ve iradesinden yoksun olması nedeniyle
askeri yanına alan uluslararası ve ulusal
sermaye güçlerinin etkisiyle, demokratik olmayan
bir döneme geçişinin ifadesi oldu.
Darbeyi izleyen günlerde, sendikalardan,
öğrencilerden, derneklerden binlerce insan
tutuklanarak işkenceden geçirilmiş, temel hak ve
özgürlükler askıya alınmış ve bugün hala büyük
ölçüde yürürlükte olan 12 Eylül yasaları
dediğimiz bu yasalarla örgütlenmeye ve örgütlü
dayanışmaya ilişkin hak ve özgürlükler büyük
ölçüde budanmıştır. 1980 öncesinde gelişmeye
başlayan emekten ve yoksul halk kitlelerinden
yana siyasal örgütlenmelerin, derneklerin,
sendikaların önüne birçok engel getirilmiş,
öğrencilerin örgütlenme hakkı tümüyle ortadan
kaldırılmış, siyaset kurumuyla bir yanda
sendikaların yani işçilerin diğer yanda bilim
yuvalarının-üniversitelerin yani öğretim
görevlilerinin ve öğrencilerin bağı
koparılmıştır. Diğer bir deyişle emekçileri
refaha kavuşturma amacıyla hareket eden, bu
amacın gerçekleşmesi için yaşamsal önemi olan
sendikaların ve diğer örgütlerin, emekçilere
ulaşmasının önüne büyük, sosyolojik ve siyasal
setler çekilmiştir.
12 Eylül zihniyetinin bir uzantısı olarak
biçimlendirilen 1982 Anayasası, anti demokratik
bir şekilde, hak ve özgürlükleri sayıp güvence
altına almak yerine, tanınan hak ve özgürlükleri
sınırlayan bir yaklaşımla kaleme alınmıştır.
Genel olarak özgür toplumsal örgütlenmenin önüne
bir çok engel getirilmiştir.
Bu anlamda, evrensel olarak en temel hak ve
özgürlükler arasında tanımlanan siyasal, sosyal
ve sendikal örgütlenme hakkı, toplantı, gösteri
ve düşünce özgürlükleri kapsamında 1982
Anayasası, 2908 sayılı Dernekler Kanunu, 2821
sayılı Sendikalar Kanunu, 2822 Sayılı Toplu
Sözleşme Grev ve Lokavt Kanunu, Toplantı ve
Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve Kamu Görevlileri
Sendikalar Kanununun kısa bir değerlendirmesini
yapmakta fayda var.
Anayasaya ve ilgili yasalara baktığımızda bir
kişi bir partiye, derneğe, sendikaya veya meslek
örgütüne üye olmaya veya olmamaya, bu örgütlerin
faaliyetlerine katılıp katılmamaya, zorlanamaz.
Düşüncesini açıklamakta hürdür. Barışçıl
amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşlerine
katılmakta özgürdür. Seçme seçilme hakkına
sahiptir.
Ama gerçekten böyle mi? Hemen belirtmek gerekir
ki değil. AB uyum sürecinde sonradan yapılan
değişikliklere rağmen hemen tüm ilgili yasaların
istisnalara ve yasaklamalara ilişkin geniş
içerikli maddeleri vardır. Bu istisnalar ve
yasaklamalar nedeniyle, bir kısım kamu
görevlisi, memur, kolluk görevlisi, asker, işçi,
hükümlü, öğrenci, tarım işçisi, çiftçi, beyaz
yakalı işçi, ya Dernekler Kanunu’ndan, ya
Sendikalar Kanunu’ndan, ya da Kamu Görevlileri
Sendikalar Kanunu’ndan istisna tutulmuş,
üyelikleri kısıtlanmış veya izne tabi
tutulmuştur. Üye olanlar içinse ise ayrı bir
yasaklar listesi belirlenmiştir.
1980 askeri darbesinin ardından 1983 yılında
yürürlüğe konan 2821 sayılı Sendikalar Yasası
ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve
Lokavt Yasası genel olarak, toplu eylem ve
örgütlenme hakkından dar bir çalışan kesimin
yararlanmasına izin vermekte ve aynı zamanda
siyasal ve sosyal etkinliklerini dar bir
çerçevede tanımlayarak sendikal örgütlenmenin
toplumla ve siyasal partilerle ilişkilerini en
aza indirmektedir. Bu yasak ve sınırlamaları
kısaca özetlemek gerekirse:
1. 2821 sayılı Sendikalar Yasası yalnızca işkolu
esasına dayalı sendikalaşmayı öngörmüştür.
“Meslek veya işyeri esasına göre işçi sendikası
kurulamaz” esası açıkça düzenlenmiş ve bölge
esasına göre sendikal birliklerin kurulması da
yasaklanmıştır. Ülke çapında işkolu sendikaları
ve konfederasyonlar kurulması mümkün kılınmış,
bunun dışındaki örgütlenme tipleri
yasaklanmıştır.
2. Kamu Görevlilerine toplu sözleşme ve grev
hakkı hala tanınmamıştır.
3. Konfederasyonlar toplu sözleşme ve grev yapma
hakkına sahip değildirler.
4. Sendika yöneticiliği için en az on yıl SSK
kapsamında çalışma koşulu 2007 yılına kadar
yasaklar listesinde yerini korumuştur.
5. Sendika üyesi olabilme açısından sözleşmeli
personel, idari personel kapsam dışında
tutulmuştur (Özel öğretim kurumlarında
öğretmenlik yapanlar özel sektörün sömürüsüne
terk edilmek istenircesine 2007 yılına kadar
sendikalaşma hakkından mahrum bırakılmıştır).
6. Sendika ve konfederasyon yöneticilerinin bir
siyasi partinin yönetim organlarında herhangi
bir görev almaları da yasaktır. Yine
milletvekilliğine adaylığını koyan bir
sendikacının, sendikadaki görevi askıya
alınmakta, seçilmesi halinde sendikacılıktan
ayrılmak zorunda bırakılmaktadır.
7. Sendikaların eğitim faaliyetleri ile ilgili
sınırlamalar söz konusudur. Sendikal eğitimlerin
ancak işçilerin mesleki bilgilerini arttıracak,
milli tasarruf ve yatırımların gelişmesine, reel
verimliliğin artmasına hizmet edecek biçimde
gerçekleştirileceği öngörülmüştür. Bu konuda son
dönemde bazı düzeltmeler yapılmış, meslek
eğitimi verilmesine ve okullar açılmasına izin
verilmiştir.
8. 2821 sayılı Yasada üyelik noter koşuluna
bağlanmış ve üye olmanın ya da üyelikten
ayrılmanın noter kanalıyla belgelenmesi
öngörülmüştür.
2822 sayılı Yasaya bakıldığında ise buradaki
temel sözleşme biriminin “işyeri” veya “aynı
işkoluna dahil birden çok işyeri” ya da
“işletme” olduğu görülmektedir. “İşkolu”
sözleşmesi yapmak olanağı yoktur. Buna karşılık
işverenlerin uzun bir dönemden beridir ifade
ettikleri “grup sözleşmesi”nin önü açılmıştır.
9. Federatif örgütlenme yasaktır, sendikalar
ancak işkolu esasına göre kurulabilmektedir,
toplu iş sözleşmesi yapılabilmesi için işkolu
düzeyinde yüzde 10 işyeri düzeyinde yüzde 50+1
barajı devam etmektedir. Yetkili sendikayı
belirleme ve yetki belgesi verme görevi
bakanlığa verilmiş böylece sendikalar siyasal
iktidara bağımlı hale getirilmiştir. Ayrıca,
toplu sözleşme yetkisi alabilmenin önünde uzun
ve yorucu bürokratik ve hukuki bir süreç
öngörüldüğü ve adeta bir baraj kurulduğu için
böylece örgütlenmenin çözülmesinin de önü
açılmıştır. .
10. Sistemin getirdiği resmi arabuluculuk düzeni
zorunlu bir nitelik taşımaktadır. Bakanlar
Kurulunun teşmil yetkisi devam etmektedir.
11. Toplu eylem ve grev hakkının kapsam ve
içeriği oldukça dar tutulmuştur.
Su, elektrik, havagazı, termik santrallerini
besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol
sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, üretimi
nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya
işlerinde,
bankacılık, noter,
kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, şehiriçi
deniz, kara ve demiryolu ve diğer raylı toplu
yolcu ulaştırma hizmetlerinde,
cenaze, huzurevi, tekfin, mezarlıklar, milli
savunma bakanlığı, jandarma genel komutanlığı,
sahil güvenlik komutanlığı,
ilaç imal eden işyerleri hariç olmak üzere, aşı
ve serum imal eden müesseselerle, hastane,
klinik, sanatoryum, prevantoryum, dispanser ve
eczane gibi sağlıkla ilgili işyerlerinde, eğitim
ve öğretim kurumlarında, çocuk bakım yerlerinde
ve huzurevlerinde
grev yasağı söz konusudur.
12. Grevin tanımı yalnızca toplu iş sözleşmesi
ile sınırlı olarak belirlenmiştir. Genel grev,
siyasi grev, dayanışma grevi, hak grevi gibi
grev türleri ve iş yavaşlatmalar yasaklanmış ve
sendikaların en demokratik hak arama silahları
elinden alınmıştır.
13. Bakanlar Kurulunun muğlak gerekçelerle grev
erteleme daha doğrusu durdurma yetkisi devam
etmektedir.
14. Grev esnasında işçilerin hizmet akitleri
askıya alınmakta, bu dönemde ücret alacakları
ödenmemekte, grev süresi kıdem tazminatı
hesabında dikkate alınmamaktadır. Grev böylece
büyük ölçüde baskı aracı olmaktan
çıkarılmıştır.
Bu yasaklar sonucu toplumsal örgütlü yapımız
nerden nereye geldi? Bu soruyu dilerseniz ayrı
bir başlık altında değerlendirelim.
III)
1980’lerin Emekçilerin Örgütlü Yapısına
Yansıması?
12 Eylül 1980 darbesinin ardından gelen dönemde,
itaatkar muhafazakar ideolojik bir ortam
yaratabilmek için kamu kesimine bu tür siyasi
ideolojiye dayanan partilerce liyakat esasları
gözetilmeden işçi ve memur alımına gidilmesi
nedeniyle sendikal hareketin siyasal
yaklaşımları ve örgütlülük kültürü etkilenmiş ve
zayıflatılmıştır. Ardından deneyimli işçilerin
birçoğu da zorunlu emeklilik ve yaş haddi gibi
nedenlerden dolayı çalışma hayatından çıkmış ve
bu nedenle de bilgi birikimi ve tecrübe aktarım
yolları kesilmiştir. 1980 sonrası kuşak olarak
adlandırılabilecek yeni işçi kuşağı siyasal
geleneğe yabancı olması ve sendikal tecrübeye
sahip olmaması nedeniyle bu örgütlere ve bu
örgütlerin faaliyetlerine uzak kalırken sendikal
örgütler 1980 sonrası dönemde çalışma hayatına
yeni giren gençlere yönelik olarak eğitim ve
örgütlenme faaliyetlerini de yerine
getirememişlerdir. Sonuç olarak, sendikal
hareketin varolan örgütlü kadroları zayıflamış
ve kamuda örgütlü olan sendikalar gerek yeni sağ
politikaların sonuçları, gerekse iktidarda
bulunan sağ partilerin siyasal politikaları
nedeniyle varolan örgütlülüklerini koruyamamış
ve zayıflamışlardır.
1991 ve sonrasında yaşanan süreç ise bir anlamda
Türkiye tarihinde çok önemli gelişmelerin peş
peşe yaşandığı bir dönem olmasının ötesinde aynı
zamanda örgütlü topluma yönelik olarak da her
alanda saldırının yaşandığı bir dönem olarak
karşımıza çıkmıştır. Örgütlü toplumun ve
demokratik kitle örgütlerinin başta gelen
temsilcisi olma konumundaki sendikal harekete
yönelik baskı ve örgütsüzleştirme politikaları
devreye sokulmuş ve gerek kamu kesiminde gerekse
özel sektörde bir çok işçinin
sendikasızlaştırılması yoluyla örgütlü ekonomik
mücadele süreci zayıflatılmıştır. Ardından 1990
ve 1995 döneminde tekrar ivme kazanan öğrenci
hareketine yönelik şiddet ve yıldırma
politikaları aracılığıyla üniversite gençliğinin
örgütlenme eğilimi törpülenmiştir. Öte yandan
köylüler ve tarım sektörüne yönelik giderek
ağırlaştırılan vergi ve fiyat yükleri yoluyla bu
kesimlerin örgütlenme süreci sekteye
uğratılmıştır. Kamu çalışanlarının örgütlenme
mücadeleleri şiddetle bastırılmış ve anayasal
örgütlenme özgürlüğüne rağmen örgütlenme hakları
verilmemiştir. Bir anlamda neo-liberal
politikaların uygulayıcısı olarak faaliyet
yürüten siyasi iktidarlar toplumu
örgütsüzleştirme çabalarını doruk noktasına
çıkarmışlardır. Bu amaçla basın ve medya da
doğrudan ve dolaylı olarak kullanılmaya
başlanmış ve Amerikan tarzı bireysel yaşam ve
popülerleşmiş ve magazinvari bir yaşam tarzı
önplana çıkarılarak apolitik ve bireysel bir
gündelik hayata ilişkin temalar işlenmeye
başlanmıştır. Emek, sınıf, örgüt gibi
kavramların dahi medyada kullanımına sınır
getirilmiş ve bu yolla sorunlarından habersiz
yaşayan bir toplum, ailesine geleceğine
yabancılaşmış bir ülke yaratılmaya
çalışılmıştır.
Günümüzde başta sendikal harekete yönelik olmak
üzere demokratik kitle örgütlerine yönelik
olarak başlatılan bu pasifleştirme ve zayıflatma
saldırıları, süreç içerisinde varolan örgüt
tabanlarını hem sayısal anlamda eritmiş, hem de
tecrübeli kadroların ayrılması nedeniyle yeni
kuşaklara örgütsel ve ideolojik tecrübe aktarımı
azalmıştır. Özellikle kamu kesiminde
örgütlülüğün öncülüğünde gelişen Türkiye
sendikal hareketi, bu sorunun başlıca muhatabı
olmuştur.
Demokratik kitle örgütlerinin bir diğer sorunu
da kuşkusuz kamu sektörü dışında kalan özel
sektörde örgütlenme düzeyinin çok az olmasıdır.
Bunun bir çok nedeni bulunmaktadır. Gerçekten de
örgütlenme sendikal yapıların en elzem
konularından birisidir. Sendikal yapıların ilk
ortaya çıkışından günümüze kadar gelen süreçte
bir varlık sorunu olan bu konu bir çok
tartışmaya sahne olmuştur. Örgütlenme hususunda
genellikle iki yönlü bir tartışma yaşanmaktadır.
Bunlardan birincisi örgütlenmeyi etkileyen
dışsal faktörler ve nedenlerdir. Diğeri ise
sendikal yapılardan kaynaklanan içsel
nedenlerdir.
Dışsal faktörlerin en başında sermayenin
örgütlenmeye yönelik tutum ve davranışları
gelmektedir. Sermayenin doğası gereği
örgütlenmeye karşı negatif olan bu tutumun
hayata geçirilmesi esnasında farklı yöntemler
izlenmektedir. Bunlardan belki de tarihsel
olarak en eskisi işyerini kapatma veya
taşeronlaştırmadır. 18. ve 19 yüzyıllarda da
uygulanan bu yöntem örgütlenme sürecine giren
işçi açısından sermaye tarafından kullanılan bir
silah niteliği taşımaktadır. Bu yöntemin bazı
sektörlerde etkili olmasının yanı sıra bazı
sektörlerdeki işgücü arzının sınırlılıkları ise
farklı politikaları da gündeme getirmiştir.
Özellikle emek süreci ve üretim sürecinin
parçalanması ve esnekleştirilmesi yoluyla
fabrika içerisinde oluşmuş ya da oluşmaya
başlayan kollektif kimlik yok edilmeye, işçiler
yabancılaştırılmaya başlanmışlardır. Günümüzde
bunun en somut örneği esnekleştirme
politikalarında ve yaygın üretim sürecine
geçişte görülmektedir.
Türkiye örneğine bakılacak olursa Türkiye’nin
kendine özgü koşullarının da bu süreçte etkili
olduğu görülmektedir. Özellikle, enformelleşme
eğiliminin yüksek olması, sermayenin yaygın
birikim rejimini, taşeronlaşmayı tercih etmesi
ve sendikal örgütlenmeye karşı “işgücü
maliyetlerini doğrudan arttıracağı için cepheden
karşı çıkışı”, ciddi bir yapısal işsizliğin
varlığı, örgütlenme hususunda Türkiye’deki
sürecin şekillenmesinde etkili olan dışsal
faktörlerdir. Özellikle esnek birikim modeline
dayalı olarak büyük fabrikalar aracılığıyla
kitlesel üretimden vazgeçilmesi nedeniyle
sendikalara yönelik sermayenin olumsuz tutumu
burada önemli bir rol oynamaktadır. Bir yandan
örgütlü sendikaların rollerini esnek üretime
uygun hale getirme çabası içerisinde olan
sermaye, diğer yanda sendikalara “ya sev ya terk
et” stratejisini uygulamaktadır. Sendikaları
pasif, sadece üye aidatı almanın dışında
işyerinden uzaklaştırmaya yönelik olan bu
stratejiye aykırı davrananlar da doğrudan
sermayenin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Öte
yandan, endüstriyel ilişkiler alanında devletin
de sermaye birikimindeki dönüşüme uygun olarak
yeniden yapılanması ve yaygın ve esnek birikim
için gerekli hukuksallığa yönelik adımları
atması da bu süreci etkilemektedir. Bizahati
büyük bir patron olan devletin kendisinin de
esnekleşme ve yerelleşmeyle birlikte personel
politikalarındaki değişimle birleşen
özelleştirme politikaları da bu süreci
etkilemektedir. Öte yandan, devletin düzenleyici
olarak yerine getirmesi gereken koruyucu
düzenlemeleri Türkiye’deki sınıfsal güç
dengelerinin mevcut durumundan dolayı sermaye
lehine kullanması, örgütlenme hususundaki yasal
ve hukuki prosedürün engelleyici olarak
uygulamaya geçirilişi de bu sürecin bir
parçasını oluşturmaktadır. Aynı şekilde
yargılamada da sendikal örgütlenme hususunda
1980 sonrasında değişen yaklaşım nedeniyle çoğu
zaman örgütlenme faaliyetine katılan işçilerin
yasal hak ve çıkarları verilen taraflı
kararlarla gasp edilmektedir.
Örgütlenmenin ikinci yönünde ise sendikalar
bulunmaktadır. Var olan sendikal yapıların
yaklaşık 50 yıllık bir süreçte oluşan mavi
yakalı üye profili ve cemaatleşmiş ilişki
ağları, bir anlamda yeni örgütlenmelere engel
olma düzeyine gelmiştir. Var olan yapıların
genellikle kamu sektöründe yoğunlaşmaları ve
nispeten toplu pazarlık süreçleriyle korunaklı
bir kesim haline gelmeleri, özel sektör ve
enformel alanla ilişkilerinin zayıflamasına
neden olurken çıkar farklılaşmaları yaşanmış ve
bir anlamda kapalı bir sendikal model
yaratılmıştır. Bu da doğal olarak üretim
sürecinde teknolojik dönüşümlerin yaşandığı ve
giderek artan sayıda beyaz yakalı nitelikli genç
işçi kuşağı ile enformel sektörde niteliksiz
günübirlik çalışan işçilerin sendikal örgütlenme
hususunda duyarsızlaş(tırıl)masına etken
olmuştur.
Sendikalar, var olan yasal düzenlemeler
nedeniyle maddi güçlerini kullanma konusunda da
sıkıntı yaşamaktadır. Ayrıca, üye profilinin
giderek yaşlanması ve yeni üye akışının
sağlanamaması nedeniyle, mevcut üyelerinin de
duyarsızlaşmasına engel olamamış; sendika-üye
ilişkisi toplu pazarlık sürecine indirgenerek
bir anlamda devlet bürokrasisinin bir uzantısı
haline gelmiş ve sonuç olarak üyelerinin
örgütlerine yabancılaşmasına neden olmuştur. Bu
sorunun aşılması içinse bugün dahi güçlü
inisiyatifler üretilememektedir.
Yukarıda belirttiğimiz nedenler ve unsurlar daha
da genişletilebilir, ancak Türkiye’de sendikal
hareket açısından örgütlenme hususunda öncelikli
olarak yapılması gereken şeylerden birisi
parçalı yapının ortadan kaldırılmasıdır. Öte
yandan, örgütlenme konusunda kurumsallaşmaya
dönük mevcut yönetimlerden göreli olarak
bağımsızlaşmış birimler oluşturulmalıdır.
Sektörel ve coğrafi düzeyde üretim sürecinin ön
ve arka bağlantıları aynı anda örgütlenmeye
çalışılmalıdır. Bu da doğal olarak sendikal
alanda işbirliğinin gelişmesini ve organik
bütünlüğün sağlanmasını gerektirmektedir. Öte
yandan kurumsal ve hukuki yaptırım süreçlerine
dönük ciddi dönüşümler sağlanması noktasında
devletin harekete geçmesi için mücadele edilmeli
ve işlemez hale getirilen bürokrasinin
örgütlenmeyi engelleyici hantallaşmış yapısının
değiştirilmesi hususunda baskı yapılmalıdır.
Orta ve uzun vadede merkezi ve hiyerarşik
sendikal organizasyon yapısının yerine daha
hızlı hareket geçebilen, teknik işbirliğinin
belli merkezlerden ve kurumlardan sağlandığı
yerelleşmiş ve organizasyonel açıdan ve kaynak
kullanımı açısından esnekleşmiş örgüt yapısının
tercih edilmesi gerekmektedir.
Örgütlenme konusunda bir diğer husus da sendikal
yapılarda örgütlenmiş işçilerin tutum ve
davranışlarındaki dönüşüm sürecidir. Özellikle
Türkiye açısından olaya bakıldığında kamu ücret
seviyesinin özel sektör seviyesine oranla
artması ve bunun getirdiği statü değişiklikleri
dayanışma ve kolektif kimlik anlayışında
çözülmeyi getirirken aynı zamanda sınıfsal
aidiyete ilişkin söylemlerin de zaman içerisinde
farklılaşmasına neden olmuştur. Sendikalı
işçiler kendi işyerlerinin sorunları ve
gelirleri ile ilgili ekonomik mücadeleyi tercih
ederken daha genel anlamda sendikasız özel
sektör işçilerine yönelik sorunlar ve makro
sorunlar sürekli olarak göz ardı edilmiş ve
üyeler tarafından da yerel düzeyde etkili
birliktelikler ne yazık ki kurulamamıştır.

Bunun yanısıra, deneyimli ve hareketli bir örgüt
yapısı oluşturamamakta, aktif örgütlenme
çalışmalarında deneyim ve kadro eksikliği
yaşanmakta ancak bu sorunu aşma konusunda kalıcı
çözüm üretememektedir. Sendikalar, bir anlamda
ölümü bekleyen kanser hastaları örneğinde olduğu
gibi umutsuz bakışlarla kendi dışlarında süre
giden liberal ve acımasız dönüşüm sürecini,
yaşam kaynaklarının tükenişini
seyretmektedirler.
Yaklaşık 30 yıllık emek karşıtı yönetim
anlayışının (döneme damgasını vuran programların
yaratıcısı IMF ve Dünya Bankası’nın anlayışı da
dahil ) sonuçlarını sendikalaşma
istatistiklerine baktığımızda rahatlıkla
görebiliriz:
IV) Örgütlü Yapı Bu Haliyle Siyasal Alanda Neyi
İfade Ediyor?
Bu zayıflamış, etkisizleştirilmiş örgütlü yapı,
Türkiye’nin 1980 darbesiyle yaşanan travmanın
bir sonucu olarak siyasal yaşama uzak
kalmasının, içerikten yoksun, sosyal ve
katılımcı demokrasi mücadelesinden uzak
olmasının, bezgin ve dağınık emekçi kitlelerin
resmini ortaya koymaktadır.
Parlamenter demokrasinin en temel unsurlarından
birisi olan yönetimi etkileme ve geri çağırma
hakkının kullanımında da halkın pasif kaldığını
söylemek mümkündür. Kendi hak ve sorunlarına
yönelik olarak duyarsızlaşan halkımızın bu
güçsüzlüğünün ardında her şeyden önce giderek
örgütsüzleşmesi yatmaktadır. Devletten bağımsız
olarak kendi hak ve çıkarları için örgütlenme
özelliği, bir toplumun gelişmişliğinin ve
refahının en önemli göstergelerinden birisi
olmasına rağmen özellikle 12 Eylül Darbesi ve
sonrasında örgütlenmenin iktidarlar nezdinde
anarşizan bir tavır olarak algılanması ve
sendikalar başta olmak üzere bütün demokratik
kitle örgütlerinin kapatılması ve
pasifleştirilmesi bu sürecin başlangıcı olarak
değerlendirilebilir.
Örgütlü toplumun taşıyıcı sütunları olan, yani
siyasal iktidarlara ve siyasi partilere emekten
yana politikaları izlemeleri noktasında baskı
yapma gücü olan, bu mücadeleye liderlik etme
potansiyeli olan sendikal hareket dibe
vurmuştur. Diğer taraftan halkımızın ekonomik
örgütlenmenin dışında hak ve çıkarlarına yönelik
örgütlenme eğilimi iyiden iyiye zayıflamıştır.
Bu gün ülkemizde yaşanan, zaman zaman da kriz
boyutuna ulaşan siyasal, ekonomik, sosyal ve
kültürel sorunların en temel nedenlerinden
birisi, sosyal demokrasinin vazgeçilmez
unsurlarından birisi olan “örgütlü toplum”
yapısının, yukarıdaki bölümlerde işlediğimiz
sorunlar ve yasal kısıtlamalar nedeniyle
demokratik topluma uygun bir yapıya
kavuşturulamaması, 1980’li yıllarda ulaştığı
örgütlenme düzeyinin de 80 darbesinin yarattığı
korku ortamında neo-liberal politikaların
etkisiyle dağılmasıdır. Toplum uygulanan
politikalarla adeta örgütsüz bir toplum yapısına
itilmiştir. Elbette bundan en olumsuz etkilenen,
sendikalar ve dolayısıyla emekçilerdir.
Sendikal tabanın erimesiyle, sendikalar giderek
daha savunmacı ve pasif hale gelmiş, bu durum
emekçilerin hak ve çıkarlarının erozyonunu
ortaya çıkarırken diğer yandan da dolaylı olarak
siyasal partilerle emekçilerin ilişkilerinin ve
organik bağlarının zayıflamasına neden olmuştur.
Sorunların çözüm yeri siyaset arenası iken,
ulusal ve uluslararası sermaye cephesinin her
geçen gün etkinliğini artırdığı siyasetten,
emekçi kesimler giderek dışlanmış, toplumsal
örgütleri zayıflayan bu nedenle de kitle
partilerine, dolayısıyla da iktidarların
politikasına etki etme gücünü yitiren bu
kesimlerin siyasete ilgisi azalmıştır. Bunun
göstergelerinden bir tanesi seçim sonuçlarıdır.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra yapılan seçim
sonuçları bize bu konuda aydınlatıcı bir tablo
sunmaktadır.

Yandaki tabloda da görüldüğü üzere son yirmi bir
yıllık dönem içerisinde Türkiye nüfusu yüzde 46
oranında artarken seçmen sayısı yüzde 109,5
oranında artmıştır. Bu nüfus artış hızımızdan
fazla seçmen sayısı artışıyla karşı karşıya
olunmasının en önemli sonuçlarından birisi hiç
kuşkusuz seçmen niceliğindeki artıştır. Yapılan
araştırmalara göre Türkiye genelinde seçmen
artışındaki en önemli etmen genç nüfus
artışıdır.
Ancak, yukarıdaki tablonun gösterdiği daha
önemli bir olgu da seçime katılma oranlarının
son yirmi yıllık süreçte giderek azaldığıdır.
1983 yılında yüzde 92.3 olan bu oran son
seçimlerde yüzde 79.1 oranına gerilemiştir. Bu
gerilemenin sayısal karşılığına bakılınca durum
daha net anlaşılabilir. Yaklaşık 9 milyon kişi
oy kullanmamıştır. Son seçimlerde birinci parti
konumunda olan AKP’nin aldığı oy sayısının
10.808.229 olduğunu ve CHP’nin aldığı oy
sayısının da 6.113.352 olduğu dikkate alınırsa
bu durumda oy kullanmayan seçmen sayısının önemi
de anlaşılabilir (22 Temmuz 2007 seçimlerinde
seçmen sayısında artış olmuştur. Ancak
raporumuzun yazıldığı tarihte resmi rakamlar ve
bu artışın nedenleri üzerine kapsamlı
araştırmalar yayınlanmadığı için, raporda bu
konuya değinilmemektedir).
Türkiye’de parlamenter demokrasinin en önemli
unsurlarından birisi olan seçimlere ilişkin bu
tutum gelişmesi sadece seçimlerle de sınırlı
değildir. Türkiye’nin hayati öneme sahip siyasi
konuları hususunda halk giderek duyarsızlaşmakta
ve ilgisizleşmekte iken televole kültürü giderek
daha fazla ilgi görmekte, popstar gibi
programlar ülkede sosyolojik realite haline
gelmektedir.
Sendikalar başta olmak üzere, demokratik kitle
örgütleri geniş öğrenci ve genç desteğini
yitirmiştir. Muhafazakar ve piyasacı düşünce
üreten çarkların etkisiyle ve dağılan örgütlü
yapıları nedeniyle yeni öğrenci kuşakları,
ekonomik ve siyasal yaşama kollektif hak ve
çıkarları açısından ve emekçi cephesinden
bakışlarını yitirmiştir.
12 Eylül sonrasında öğrencilerin örgütlü
yapısına indirilen darbenin yarattığı boşluğu,
cemaatlerin faaliyetleri doldurmuş,
dersaneleriyle, cemaat evleriyle okullarıyla,
medya desteğiyle ve günümüzde artık açığa çıkan
ilişkiler ağında ABD’nin desteğiyle dini
değerler yaşamına içselleşmiş ve aynı zamanda
muhafazakar büyük bir genç kuşak
yetiştirilmiştir.
Diğer yandan işsizlik çığ gibi büyümekte, yeni
yatırımların yapılmaması ve devletin
küçültülmesi yaklaşımlarına istinaden istihdam
arttırılamamakta, tarım sektörü ve köylülük IMF
ve Dünya Bankası politikaları aracılığıyla yok
edilmekte, özelleştirme politikaları ve kemer
sıkma reçeteleri ile kamu istihdamı
daraltılmakta, enflasyonu indirme ve borçları
ödeme adına toplum toptan yoksulluğa itilmekte
ve insani yaşam koşullarından uzak bir hayat
sürdürmeye zorlanmaktadır.
Oysa sendikaların liderliği ele alması ve
harekete geçmesi ve hak ve özgürlükler için
mücadeleye girmesi siyasal alanda büyük
değişimlerin önünü açabilmektedir. Bunun en açık
göstergesi, 1989 Bahar eylemleridir. ‘89
sendikal hareketine bağlı olarak diğer
demokratik kitle örgütleri temelinde gelişen
hareketler güçlenmiş ve tabanına yönelik önemli
kazanımlar elde etmişlerdir. Bunun siyasal alana
yansımalarından hiç kuşkusuz en önemlisi hem
yerel hem de genel seçimlerde ANAP iktidarının
hezimete uğramasıdır. 1987 seçimlerinde
8.704.335 oy ile yüzde 36,3 oy oranına ulaşarak
292 milletvekili çıkaran ANAP ve Özal iktidarı
1991 seçimlerinde 5.527.288 oy alarak yüzde 24
oy oranına düşmüş ve ancak 115 milletvekili
çıkarabilmiştir.
V)
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME: SİYASİ PARTİLER,
SENDİKALARIN ve DOLAYISIYLA EMEKÇİLERİN NEFESİNİ
ENSELERİNDE HİSSETMELİ...
Sonuç olarak, neoliberal politikalar kapsamında,
egemenler tarafından planlı olarak yürütülen
toplumun örgütsüzleştirilmesi girişimleri,
demokratik kitle örgütlerini ve sendikal
örgütlenmeleri doğrudan pasifleştirirken bu
sürecin dolaylı etkisiyle, emekçilerin siyasal
yaşamdaki baskı gücü de zayıflamıştır.
Bu nedenle kitle partileri, emekçilerin
karşısına, emekten yana politikalarla değil,
egemenlerin işine yarar şekilde, kürt/türk,
dinci/laik taraflaşmaları içinde, tehlikeli
kutuplara çekerek yapay gündemlerle çıkmaktadır.
Çünkü, sendikaların, meslek örgütlerinin, çevre
örgütlerinin, insan hakları örgütlerinin varoluş
amaçları özde kendi üyelerini, genelde halkı
ekonomik, sosyal ve kültürel yönden ilerletmek,
yaşam standartlarını yükseltmek olduğu müddetçe,
sosyal ve katılımcı bir demokrasiye ihtiyaç
duyulmaktadır ki, bu da ancak emekten yana
program oluşturan partilerin amaçlarıyla
örtüşmektedir.
Sendikalar, misyonlarının bir gereği olarak,
temsilcisi oldukları emekçi kesimlerin ekonomik
ve sosyal sorunlarının çözümü, örgütlü bir
toplum ve emekten yana sosyal ve katılımcı
demokrasinin inşası için gerekli olan anayasal
ve yasal düzenlemelerin yapılması, mevcut
engellerin ve kısıtlamaların ortadan
kaldırılması için, hükümet ve siyasi partiler
üzerinde emek cephesinden toplumsal bir baskının
kurulması için çaba harcamalı, taleplerinin
hayata geçirilmesi için ortak kampanyalar
düzenlemeli ve toplumla bütünleşmelidir. Bu
doğrultuda bir emek cephesi inşa etmelidir.
Hangi parti iktidarda olursa olsun, muhalif,
yani sorgulayan kimliğini yitirmeden hareket
etmeli, meclisin emekçilerin baskısını sürekli
hissetmesi sağlanmalıdır. Bu politika tüm
sendikaların temel politikası haline gelmelidir.
Sendikaların emekçilerin kitlesel örgütleri
olduğu, hak ve menfaatlerinin korunması
noktasında tabanın siyasete yaklaşımı
sorgulanmalı ve bu konuda eğitimler
düzenlenmelidir.
Toplumunun güvenini ve desteğini kazanmak için,
kamuyu yakından ilgilendiren konular, insan hak
ve özgürlükleri açısından ele alınmalı ve bu
konularda iktidarların atacağı adımlar ve
izleyeceği siyasete seyirci kalınmamalıdır.
Sendikaların ortak yaklaşım sergileyeceği
konuların belirlenmesi ve gerektiğinde ortak
eylem sürecine geçilmesi için, kitlesel
kampanyalar yürütülmesi için topluma yön veren
Emek Platformu gibi çatı örgütler ortak bir
programa kavuşturulmalıdır.
Nasıl bir ülke, nasıl bir ekonomi politikası,
nasıl bir sosyal çevre ve çalışma hayatı
istediğimiz konusunda, konferans, panel ve
eğitimler yoluyla bir tartışma başlatılmalı
belirlenen program tabanla paylaşılmalı ve bu
program temelinde mücadele yöntemi ve programı
oluşturulmalıdır.
Türkiye çapında örgütlü toplum ve demokrasi
konusunda halka açık konferanslar verilmelidir.
Sendikalar, çeşitli alanlarda kalıcı veya geçici
olarak örgütlenen toplumun bu canlı
dinamiklerini kendi örgütsel yapısının
canlılığıyla ve dinamizmiyle bütünleştirmek ve
toplumsal istemlerin öncü siyasal kadrolarını
oluşturmak, olgunlaştırmak ve siyasi partilere
sadece ve sadece emek cephesinden bakarak baskı
aracı olmak zorundadır.
Ayrıca, sendikaların toplumla bütünleşmesi, yurt
genelindeki tüm sendikal yapıların, Emek
Cephesinin ortak programı, ilkeleri ve
öncelikleri doğrultusunda, demokratik kitle
örgütleri ile sürekli, kalıcı ve etkili bir
işbirliği kurabilme inisiyatifini
geliştirmelerine bağlıdır.
Bu doğrultuda Emek Platformu’nun illerde
kurumsallaşması sağlanmalı ve bu Platformlar,
yerel düzeyde partiler üzerinde etkili olmaları
yönünde teşvik edilmelidir. Yerel düzeyde
eğitim ve konferans, ortak eylem, kampanya gibi
etkinlikler artırılmalıdır.
Yerel düzeyde kişilere ve işçilere aktarılacak
olan örgütlü ve demokratik toplum arasındaki
ilişki, Türkiye’de kişi temel hak ve
özgürlükleri, ekonomik hak ve özgürlükler,
uluslararası düzeyde hak ve özgürlükler gibi
konular bir anlamda hem işçiler hem de
demokratik kitle örgütlerinin tabanını daha
duyarlı hale getireceği gibi bu konuda
bilinçlenmelerine de vesile olacaktır.
Bu siyasal bilinçlenme ve yerel düzeyde
yapılacak bu gibi etkinlikler yoluyla oluşan
süreç sendikalarımızı da örgütlenme açısından
olumlu etkileyecektir. Tabanın siyasal yaşama
ilişkin bilgilenmesi ile, hiç kuşkusuz
sendikalar ve demokratik kitle örgütleri yoluyla
hem sendikal tabana hem de örgütsüz kesimlere
yönelik sendikal ve demokratik hak ve
özgürlüklerin önemi aktarılmış olacak ve
dolayısıyla siyasal yaşama katılımı arttıracak
ve toplumun tüm kesimlerinin sendikalarımızla
ilişkilerinin daha sıcak bir şekilde
geliştirilmesi sağlanmış olacak, örgütlü toplum
yapımız güçlenecektir.
Sermaye karşısında kendini yalnız hisseden,
devlet karşısında aciz kalan ve sürekli bir
dayanışma arayışına giren bireylere ve
emekçilere demokrasi kültürünün verilmesi,
öğretilmesi ve aktarılması yoluyla hem toplum,
hem demokratik kitle örgütleri hem de
sendikalarımız kısa, orta ve uzun vadede
kazanacaktır.
Sendikaların, sadece iktidarların izlediği emek
aleyhine politikalara “Hayır” demek üzerine
temellenen, sözlü muhalefetin ötesinde aktif
muhalefete geçmeyen, demokratik kitle
örgütlerinden kopuk, öğrencilerden kopuk,
muhalefetten kopuk olarak izlediği örgütlenme
stratejisiyle, geçmişteki takipçilerinin ve
onların çocuklarının bir kısmından oluşan
tabanını genişletmesi mümkün değildir.
Ancak, kaybettiklerimizi kazanmanın, emekten
yana sosyal ve demokratik bir ülke yaratmanın
yolu, güçlü sendikal yapılar kanalıyla, siyasete
emek cephesinden ortak müdahale olanaklarını
artırmaktan geçmektedir.
Gelecekte güçlü bir sendikal hareket yaratmanın
yolu ise, sendikal yapıların kendisini
dönüştürmesinden ve mevcut yeni siyasal,
ekonomik, sosyal ve kültürel koşullara,
emekçilerin güncel taleplerine uygun olarak
yeniden yapılanmasından, ortak mücadele alanları
yaratmasından, emekten yana bir cephe
oluşturmasından geçmektedir.
Bununla birlikte sendikal tabanın da, artık
onlarca yıldır sınıf hareketini zayıflatan,
ekonomik çıkarcılık ve cemaat anlayışını
terkederek, dayanışma ve kollektif bir kimlik
oluşturma gereksinimini duyması, bu bilince
ulaşması gerekmektedir. |