TÜRKİYE BASIN, YAYIN, GRAFİKER VE AMBALAJ SANAYİ İŞÇİLERİ SENDİKASI  (BASIN-İŞ) WEB SAYFASINA HOŞ GELDİNİZ!        BASIN-İŞ, TÜRK-İŞ ve UNI ÜYESİDİR...

Basın-İş, Uluslararası İmalat ve Hizmet İşçileri Sendika Ağı UNI üyesidir. Bağlanmak için tıkayın...Basın-İş, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu Türk-İş üyesidir. Bağlanmak için tıklayın...
   

  Anasayfa     İletişim     Medya (Güncel Haber, Foto-Video)  

 
     

Sendikamızdan

yönetim kurulumuz
şube kurullarımız
yönetmeliklerimiz
toplu sözleşme
örgütlenme
eğiitim-yayın
eylem-etkinlik
tarihçemiz

haber-foto-video
araştırma-makale
sosyal güvenlik
yıpranma hakkı
yararlı bilgiler
emekçi kadın
uluslararası
mevzuat
1 Mayıs
dost siteler

 

IBM İşçisinin Örgütlenme Mücadelesi İçin Tıklayın...

 

 

 

 

BASIN-İŞ 17. OLAĞAN GENEL KURUL NOTLARI

Genel Başkanımız Yakup Akkaya'nın Genel Kurul Konuşması

Genel Kurul'dan Notlar

Sonuç Bildirgesi

Fotoğraf Galerisi

 

GENEL BAŞKANIMIZ YAKUP AKKAYA'NIN GENEL KURUL KONUŞMASI

Siyasi partilerimizin değerli başkan ve yöneticileri,

Saygıdeğer milletvekilleri,

TÜRK-İŞ’in ve kardeş sendikaların saygıdeğer genel başkanları ve yöneticileri,

Basınımızın ve televizyon kanallarının seçkin çalışanları,

Sayın konuklar,

Sevgili delege arkadaşlarım,

Öncelikle hepinize Genel Kurulumuza ‘Hoşgeldiniz’ diyor ve BASIN-İŞ Sendikası’nın yetkili organları adına hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. 17. Olağan Genel Kurulumuza katıldığınız için teşekkür ediyorum.

Umuyorum ki, bu Genel Kurulumuz önümüzdeki döneme dair yapıcı kararların alındığı, örgütlenme azmimizi ve mücadele kararlılığımızı daha da artıran bir hava içinde geçer.

Değerli Arkadaşlarım,

Kongremizin yapıldığı bugünler, bundan tam 85 yıl önce emperyalistlerin ülkemizden kovulduğu günlerdir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ağustos Zaferi ile ilgili olarak:

“Arkadaşlarım, kutlamalarınızı 30 Ağustos zaferinin gerçek yaratıcıları olan Türk kumandan, subay ve erlerin ululaşmış adlarına kabul ediyorum. Ne yazık ki o gün, orada sonsuz vatan ve bağımsızlık aşkıyla arslan gibi savaşıp, mukaddes yurdun geleceğini kanlarıyla güçlü kılan mübarek gazi ve şehitlerimizi tek tek belleyerek saptayamadık; lakin onların kül halinde gelecek nesillerin hayranlığına hak kazanmış ortak bir adı vardır: Türk Ordusu. Bugün kutlamak kadirşinaslığında bulunduğumuz büyük zafer sadece onundur. Türk Ordusu ve Türk Milleti Varolsun”

Değerli Arkadaşlarım,

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere yurdumuzun kurtarılmasında canını verenleri bir kez daha rahmetle anıyor, önlerinde saygı ile eğiliyorum.

Arkadaşlar,

Bundan önceki Genel Kurulumuzu 6-7 Eylül 2003 tarihlerinde yapmıştık. Geçtiğimiz 4 yıllık dönemde ülkemizi, sendikaları ve işçi sınıfını da doğrudan etkileyen olumlu ve olumsuz pek çok gelişme yaşandı.

Alışılmış uygulamaların değiştiği, kazanılmış hakların bazıların korunabildiği, bazılarının ise verilen mücadeleye rağmen kaybedildiği bir dönemi geride bıraktık. Kamu Yönetimi Reformu, Sosyal Güvenlik Reformu, Yeni İş Kanunu, zorunlu tasarruftaki birikimlerin tasfiyesi, Türk Lirasından altı sıfır atılması, özelleştirmeler geçtiğimiz dönemin en önemli gelişmeleriydi.

Hepimizin bildiği gibi, bu süreç işçi sınıfı ve sendikalar açısından pek çok hak kaybının yaşandığı, ülkemizin dışa bağımlılığının arttığı, iç ve dış borçlarımızın Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştığı, özelleştirmelerin doğal kaynakların yağmasına kadar vardırıldığı bir dönem olmuştur.

Bu süreçte kabul edilen ve 2003 yılı Haziran ayında Resim Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4857 sayılı İş Kanunu’nun işçi sınıfı açısından yarattığı sakıncalar, bu 4 yıllık sürede daha iyi anlaşılmıştır.

Gelinen noktada özellikle sendikasız işçilerin çalışma koşulları kötüleşmiş, ücretleri düşmüş, çalışma saatleri uzamıştır. Yeni İş Kanunu, “işçiyi koruma ilkesi”nin yerine, işverenin kar marjını artırma kaygısını getirerek, özellikle örgütsüz işçilerin kölelik koşullarında çalışmak zorunda kalmasına yol açmıştır.

Geçtiğimiz döneme damga vuran gelişmelerden biri de ülkemizin uluslararası güç odaklarına bağımlılığının artması, iç ve dış borçlarımızın, tarihimizde görülmemiş boyutlara varması ve IMF ve Dünya Bankası talimatlarıyla çıkartılan kanunlar olmuştur.

Bunlardan biri, emekçileri temsil eden tüm örgütlerin geniş kapsamlı muhalefetine rağmen TBMM’den jet hızıyla geçirilen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’dır. Anayasa Mahkemesi’nin bazı maddelerini iptal etmesi sonucunda, seçim sonrasına bırakılan yasanın, önümüzdeki dönemde hızla yürürlüğe girmesi beklenmektedir.

Yasa, sigortalıların mevcut haklarını daraltmakta, emekliliği, ülkemiz koşulları düşünüldüğünde bir hayal, kaliteli ve ücretsiz sağlık hizmetine ulaşmayı ise imkansız hale getirmektedir.

IMF ve Dünya Bankası talimatlarıyla çıkartılan bu yasa ile amaçlanan, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, piyasa koşullarına terk edilmesi ve devletin adım adım bu alanlardan elini çekmesidir.

İşçi sınıfı ve sendikalar olarak önümüzdeki tehditlerden biri de kıdem tazminatı hakkındadır. İşçilerin yıllar boyunca biriken emeklerinin karşılığı olan kıdem tazminatının kaldırılması konusunda, gerek ulusal ve gerekse uluslararası  sermaye odakları sürekli bir basınç uygulamaktadır. İşsizliğin, kaçak çalıştırmanın sorumlusu ‘kıdem tazminatı’ olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.

 Arkadaşlar,

Uygulanan ekonomik politikalar sonucunda işsizliğin yüzde 20’lere vardığı ülkemizde, bunun sorumluluğunun kıt kanaat geçinmeye çalışan işçilerin, emekçilerin güvencelerinden biri olan kıdem tazminatına yüklenmesi nasıl bir anlayışın sonucudur?

Bu süreçte sendikalar olarak güçlü bir mücadeleyi örmemiz gerekiyor. Kıdem tazminatımıza dokunulması halinde Türk-İş Genel Kurulu’nda alınan Genel Grev kararına hazır olduğumuzu burada bir kez daha vurguluyorum.

Üzerinde mutlaka durulması gereken bir başka başlık da özelleştirmeler. 2003 öncesi 20 yıllık dönemde Türkiye’de yapılan özelleştirme 8 milyar dolar civarında iken, son dört yılda bu rakam 18 milyar dolara yükseldi. Ülkemiz özelleştirmeler konusunda dünyada lider konuma geldi.

Arkadaşlar, nedir özelleştirme? Kamunun küçültülmesi girişimleri değil midir? Taşeronlaştırma, emekli edilen işçilerin yerine yenilerinin alınmaması, sosyal devlet olmanın gereği olarak kamunun yapması gereken işlerin özel sektöre devredilmesi de yine özelleştirme kapsamında değerlendirilmesi gereken politikalardır.

Kamuya ait işletmeler, ülkemizin en önemli işletmeleri bu süreç içinde satılmıştır.

Kimindi o işletmeler?

Bu ülkenin halkının emekleriyle, vergileriyle yapılmamış mıydı? Yani bizimdi…

Bizim olan, bu ülkenin halkının olan işletmeler, bazıları ilgili alanda çalışmaları bile bulunmayan yerli ve yabancı sermayedarlara satıldı.

Bu süreç, o işletmelerde çalışan işçilerin işini kaybetmesinden, sendikalar açısından örgütlenmenin güçlenmesine; üretilen ürünlerin fiyatlarının artmasından, ülkemizin gün be gün daha bağımlı hale getirilmesine kadar varan bir dizi soruna yol açmaktadır. Gelinen noktada, doğal kaynaklarımızın, örneğin akarsularımızın da özelleştirilmesi gündemdedir.

Geçtiğimiz 4 yıllık dönemde yaşanan hak kayıpları bunlarla da sınırlı değildir. Bu süreçte;

  • Vergi dilimleriyle oynanmış ve ücret geliriyle geçinenlerin gelir vergisi yükü artırılmıştır.

  • Vergi iadesi uygulaması kaldırılarak yerine asgari geçim indirimi uygulaması getirilmiştir.

  • SSK sağlık tesisleri Sağlık Bakanlığı’na devredilmiş ve bu durum, SSK’nın sağlık harcamaları artarken, hizmette bir ilerleme olmamasına neden olmuştur.

Bu dönemde, IMF talimatlarıyla kamuya işçi alımı kısıtlandı. Bu durum, kamuda yapılan pek çok işin taşerona verilmesine yol açtı. İşçilerin çalışma koşulları kötüleşti, kaçak işçilik arttı.

Hükümet, kaçak işçiliğin bu kadar arttığı, devlet kurumlarının yapması gereken işlerin taşerona verildiği bu dönemde duruma müdahale etmedi. İşçilerin son derece ilkel ve insanlık dışı koşullarda, kanunların kapsayıcılığının dışında kaçak olarak çalıştırılmalarına göz yumdu.

Bunun nedenini hepimiz biliyoruz. Hiçbir zaman işsizliği veya kaçak işçiliği bitirmeye yönelik politikalar izlenmedi. Aksine, işsizler ve kaçak çalıştırılanlar sistemin sigortası gibi kullanıldı.

İşsizliği ya da kaçak çalıştırmayı bitirmeye yönelik politikaları önüne hedef olarak koyan bir Hükümet, kamuyu küçültür mü, kamuda yapılması gereken işleri bile taşerona verir mi?  

Bugün, kaçak çalıştırılan işçiler her türlü sosyal korumadan yoksun bir biçimde çalışmak ve yaşamlarını sürdürmek zorundalar. Her an işten çıkartılabiliyorlar, ücretleri son derece düşük. Sermayedar kesimin sürekli ülkemize çekmek için uğraştığı yabancı sermaye ise, ‘nerde düşük maliyet, ucuz işgücü; orada üretim’ mantığıyla hareket etmekte; işçileri en yoğun olarak sömürebildiği ülkeleri tercih etmektedir.

İşsizliğin azaltılması, kaçak çalıştırmanın engellenmesi için ise, kamunun küçültülmesi politikalarından vazgeçilmesi, günlük çalışma süresinin 8 saatle sınırlandırılması, devletin yatırım yapması, denetimlerin artırılması gibi önlemler gerekmektedir.

Yani, işçinin gün geçtikçe daha fazla sömürülmesi yönünde, sermayedar sınıf yanlısı bir politika izlenmekten vazgeçilmesi gerekmektedir. Oysa bugün, yönetenlerin böyle bir bakış açısının olmadığı açıktır.

İşsizliğin ve kaçak çalıştırmanın varlığı, yalnızca bu koşullarda olanları değil, iş bulabilenleri de etkilemektedir. Öyle ki, en ufak bir hak istemimizde (bu, yalnızca kanunlarda yer alan haklarımızın uygulanması bile olabilir) kapı önüne koyulmakla tehdit ediliyoruz. Dışarıdaki işsizler ordusu, sermayedar sınıfa, bizi işten atmanın kozunu veriyor.

İşsizliğin ve kaçak işçiliğin bitirilmesi yönünde politikalar uygulanmamasının bir nedeni de, işçilerin emeklerinin karşılığını alma mücadelesinde, işsizliğin ve kaçak işçiliğin sermayedar sınıf tarafından önemli bir koz olarak kullanılması.

Bu dönemde en çok sözü edilen başlıklardan biri ‘ekonominin büyümesi’ oldu. Ancak bu büyüme işsizliğin azalmasını, halkın refah düzeyinin artmasını sağlamadı. Tıpkı, enflasyonun gerilemesinin, bu ülkenin emekçilerinin evine daha fazla ekmek girmesini sağlamadığı gibi…

Ekonomide yaşandığı söylenen gelişim tablosu, ülkemizin bir avuç mutlu azınlığının koşullarında iyileşme yaratırken, geri kalan çoğunluğun daha insanca yaşam koşullarına kavuşmasını ne yazık ki sağlamadı.

Geçtiğimiz dönemde IMF’nin, ABD’nin, Avrupa Birliği’nin dayatmalarıyla varlıklarımızı satanlar, ülkemizin ve işçi sınıfımızın çıkarlarına aykırı politikalar izleyenler, haklarımızı gaspedenler; işçiler lehine birtakım girişimlerde bulunmaktan ise daima kaçındılar.

Avrupa Birliği kapısında beklerken ‘demokratikleşme’, ‘özgürleşme’ yönünde ortaya konan çabalar, sendikalar ve işçi sınıfı için değil; yalnızca sermayedar sınıf için, emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda gündeme geldi.

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası, 4857 sayılı İş Kanunu gibi, kazanılmış haklarımızı elimizden alan yasalar jet hızıyla Meclis’ten geçerken; sendikal hak ve özgürlükleri düzenleyen tasarılar beklemeye alındı.

Örneğin, Avrupa Sosyal Şartı’nın işçi sınıfı lehine olan hükümlerine çekince koyuldu.

Örneğin, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılacak değişiklikler Meclis gündemine bile giremedi.

Bilindiği gibi, 2821 ve 2822 sayılı kanunlar, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, işçi sınıfının en temel haklarını kısıtlama anlayışı ile çıkartılmıştır. Örgütlenme, toplu sözleşme ve grev ile ilgili ciddi engellemeler içermektedir.

Bugün dünyada küresel sendikalar birleşmekte, sermaye kesiminin gün geçtikçe artan saldırıları karşısında daha etkili bir güç ortaya koymaya çalışmaktadır. Yapılması gereken küreselleşen sermayenin karşısına, ilkeli birliktelikler kurarak, işçi sınıfının örgütlü gücü ile çıkmaktır.

Önümüzdeki dönemde Türkiye’de de yaşanması gereken budur. İşçi sınıfının tek bir çatı altında birleşmesi, her işkolunda bir sendikanın bulunması ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi işkolu sayısının azaltılması gerekmektedir.

Sendikaların toplumsal bir güç olma yetisini hızla kaybettiği günümüzde, daha güçlü, hantal yapıdan kurtulmuş, işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda siyaset üretip, bu doğrultuda ortak hareket edebilecek yapılara ihtiyaç vardır.

Bu sistem sürdüğü sürece, işçi sınıfının emek gücü, üretim için ve sermayedar sınıf için vazgeçilmezdir. İşçi sınıfının ve sendikaların, var olan bu gücünün bilincinde olarak hareket etmesi, bu gücün sınıfsal bir bakış açısıyla yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu süreçte ise en büyük görev ve sorumluluklardan biri sendikalara düşmektedir.

Önümüzdeki dönemde, 2821 ve 2822 sayılı kanunlarda bir an önce değişiklik yapılmasını ve mücadeleye gazetecilik ve hatta kağıt işkolundan arkadaşlarımızla birlikte, daha da güçlenmiş olarak devam etmeyi umuyoruz.

Yasalarda yapılacak değişikliklerin, örgütlenme önündeki engelleri ortadan kaldıran, toplu sözleşme ve grev gibi işçi sınıfının en önemli haklarını korumaya yönelik bir bakış açısıyla ve en kısa sürede gündeme getirilmesi gerekmektedir.

Geçtiğimiz 4 yıllık süreçte yaşanan tablo çok özetle budur ve bu tablo, önümüzdeki dönemde sendikalara büyük görevler düştüğünü göstermektedir.

Seçimler yeni bitti, yeni Hükümet kuruldu.                                                        

Önümüzdeki dönemin işçi sınıfı ve sendikalar açısından daha iyi gelişmelerin yaşandığı bir dönem olacağını umuyoruz. Ancak bu konuda birtakım kaygılar duymamak da mümkün değil. Hükümetin uygulayacağı politikalarda bir değişiklik yaşanacağına dair bir işaret yoktur. IMF’ye, Dünya Bankası’na, ABD’ye bağımlılığımız, özelleştirmeler ve işçi hak ve özgürlüklerine yönelik saldırılar sürecektir.

Seçim sonrasında yapılan Meclis profili çalışmalarından ortaya çıkan gerçek, Meclis’te patronların ağırlıkta olduğu, işçilerin ise Meclis toplamında etkili bir yere sahip olmadığı yönündedir.

Patronlar, kazançlarını azaltmak pahasına işçiler lehinde kararlar alırlar mı? “Biz çok kazandık, biraz da işçiler kazansın” derler mi? Demezler!

Demek ki, haklarımızı korumamız ve ilerletmemizin bugün için tek yolu, ortak mücadele ederek, tekrar bir basınç oluşturmak, işçi sınıfının örgütlü sesinin Meclis’e ulaşmasını sağlamaktır.

Sendikacılık hareketi, üyelerinin çıkarlarını korumak gibi en temel görevini yerine getirmeye çalışırken; sorunların çözümü siyasal alana kaydığı noktada, mutlaka aktif siyaset içinde olmak zorundadır. Sendikalar, sınıf bilinci içinde yürütülecek siyasi bir mücadelenin aracı olmalıdır.

Yukarıda sayılan sorunların hiçbiri yalnızca işyerlerinde bağıtlanacak toplu iş sözleşmeleri ile çözülemez. Bu sorunlarının çözülmesinin tek yolu, sendikaların işçi sınıfı yararına siyasete ağırlığını koyması ve gündemdeki konularla ilgili işçi sınıfı perspektifinden basınç uygulayabilmesidir.

Hepimizin bildiği, yakından izlediği gibi, son yıllarda tüm dünyada sendikalar bir duraklama dönemine girmiştir. Bu bunalımın aşılması, sendikaların hantal yapılarından kurtulmaları ile mümkündür. Bugün sermayedar sınıfın saldırıları karşısında, yalnızca üyelerinin gündelik ekonomik çıkarlarını savunmaya yönelik politika yapan sendikaların ayakta kalması mümkün değildir.

Özelleştirme saldırıları sonucunda kamunun küçültülmesiyle birlikte, örgütlenmenin özel sektöre kayması gerekmiştir. Sizin de bildiğiniz gibi, özel sektör örgütlenmesi kamudakinden farklıdır. Özel sektör işçisinin sendikal bilinci de, toplu sözleşme bilinci de, kamu işçisinden farklıdır. Özel sektörde ancak mücadele gücü yüksek, örgütsel yapısı sağlam, git gide yoğunlaşan neo-liberal saldırılar karşısında sınıf siyasetini temel alan kapsamlı bir politika üreten sendikalar örgütlenebilir.

Birer muhalefet aracı olan, temel işlevi sömürüyü sınırlandırmak ve işçilerin daha iyi yaşam ve çalışma koşullarına sahip olmasını sağlamak olan sendikalar, yaşadığımız süreçte tek tek bireylerden daha kapsamlı bir politik bilince sahip olmalıdır.

Geçmişte bazı dönemlerde, sendikaların üyelerinin yalnız gündelik ekonomik çıkarları doğrultusunda mücadele vermesi yeterli olabilmiş; o gün için üyelerinin somut gündelik çıkarları bu mücadele ile korunabilmişti.

Neoliberal saldırıların yoğunlaştığı, sermayenin küreselleştiği ve emperyalizmin çok sistemli bir biçimde işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarını, kazanılmış haklarını tahrip ettiği günümüzde ise, sendikaların yalnızca toplu iş sözleşmeleri ile üyelerinin gündelik ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi imkansız hale gelmiştir.

Sendikalar siyasi alanda ağırlıklarını koyabilmeli, tekrar topyekün işçi sınıfının çıkarlarını savunan bir “güç” olarak sahnede yerini alacak girişimlerde bulunmalıdır.

Dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmeler, işçi sınıfını ve sendikaları zor bir dönemin beklediğini göstermektedir. İşçi sınıfına yönelik saldırılar gün geçtikçe artmakta; örgütlenme, toplu sözleşme ve grev hakkı gibi işçi sınıfının en temel mücadele araçları gayrimeşru ilan edilmeye çalışılmaktadır. Sendikalar işlevsizleştirilmeye çalışılmakta, örgütlenme önünde pek çok engel bulunmaktadır.

Bizlerin, önümüzdeki dönemde yapması gereken, tüm bu saldırılar karşısında bütünlüklü bir politika ortaya koyarak, işçi sınıfının taleplerini tekrar duyulur kılmak yönünde mücadele etmektir.

Bizler, bu ülkenin işçileri olarak, bağımsız ve onurlu bir ülkede yaşamak istiyoruz. Kaynaklarımızın yağmalanmadığı, ülkemizle ilgili kararların uluslararası güç odakları tarafından alınmadığı, dışa karşı daha onurlu bir politikanın izlendiği bir ülkenin vatandaşları olmak istiyoruz.

Bizler, emeklerimizle, vergilerimizle yapılan işletmelerin yerli ve yabancı sermayedarlara peşkeş çekilmesini istemiyoruz. Bu ülkenin işçileri olarak, üretenleri olarak, özelleştirmelerin durdurulmasını istiyoruz.

Bizler, bu ülkeyi sahiplenenler olarak, laik, demokratik hukuk devleti ilkelerinden taviz verilmemesini istiyoruz. Ülkemizin bütünlüğünü ve bağımsızlığını savunuyoruz.

Ve bizler, işçiler, emekçiler, sendikalar olarak, işçi sınıfının haklarının daha da geriye götürülmesine izin vermemek zorundayız. Kıdem tazminatımızı, örgütlenme, toplu sözleşme ve grev hakkımızı tartışma konusu yapmayacağız. Zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul hale getiren politikaların karşısında duracağız.

Bizler, bizden öncekilerin büyük mücadelelerle kazandığı hakları, daha ileriye götürmekle, bizden sonraki işçi kuşaklarına daha gelişkin haklar bırakmakla yükümlüyüz.

Bu süreçte sermayedar sınıf nasıl topyekün bir mücadele ortaya koyuyorsa, TÜSİAD nasıl çıkartılacak her kanunda sermaye kesiminin görüşleri doğrultusunda bir basınç uyguluyorsa; bizler de işçi sınıfı olarak, sendikalar olarak basınç uygulayabilmek zorundayız.

Partilerüstü politika veya örgütsel bağımsızlık, politikada tarafsızlık anlamına gelmemektedir. Bugün siyasetle ilgilenmemek, emperyalizme, ülkemizi uçuruma sürükleyenlere, kazanılmış haklarımızı elimizden alanlara, yani mevcut düzene ve işçi sınıfı aleyhine olan güç ilişkilerinin sürmesinden yana olanlara destek vermek demektir. Bizlerin de, Basın-İş Sendikası olarak, tüm bu alanlardaki sorumluluklarımızın bilinciyle hareket etmemiz gerekiyor.

Değerli Arkadaşlarım,

Bildiğiniz gibi, önümüzdeki aylarda Konfederasyonumuz Türk-İş’in kongresi yapılacaktır. Bu nedenle, yaşadığımız süreçte nasıl bir Türk-İş’in sendikal mücadeleyi yükseltebileceğine dair düşüncelerimi de sizlerle paylaşmak isterim.

Sendikal mücadele, toplumdaki eşitsizlikleri, haksızlıkları azaltmayı hedefler. Bu nedenle, üst örgütümüz olan Türk-İş’in de haksızlıklara karşı mücadele etmesini, haksızlığa uğrayanların yanında yer almasını istiyoruz.

Özü, sözü belli, işçilerin, emekçilerin çıkarları için savaşan bir Türk-İş istiyoruz.

Ülkemizin kaynaklarının emperyalist güçlerce yağmalandığı günümüzde, işçi sınıfı eliyle örülecek antiemperyalist mücadele içinde yer alan bir Türk-İş istiyoruz.

Biz, demokratik refleksleri olan, yüzünü emeğe ve emekçilere dönmüş bir Türk-İş istiyoruz.

Basın-İş Sendikası olarak bizler, böyle bir Türk-İş’in yaratılması için geçmişte olduğu gibi, bugün de üzerimize düşen görevi yapmaya, sorumluluklarımızı yerine getirmeye hazırız.

Değerli Arkadaşlarım,

Bugün aynı zamanda Dünya Barış Günü… Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” söyleminden yola çıkarak, dileğim o ki; terörden arınmış bir dünyada, mutluluğa, huzura, sevgiye, hoşgörüye, kardeşliğe ve evrensel barışa hep beraber kucak açalım.

Genel Kurulumuzun, ülkemizin bağımsız ve daha yaşanılabilir bir ülke haline gelmesi ve işçi sınıfının daha insanca yaşam koşullarına kavuşması için yürütülen mücadelede önemli bir adım olmasını umuyorum. Genel Kurulumuza başarılar diliyor, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

 

GENEL KURUL'DAN NOTLAR

Sendikamızın 17. Olağan Genel Kurulu 1-2 Eylül 2007 tarihlerinde Türk-İş Konferans Salonu’nda toplandı.

Gelecek döneme ilişkin önemli kararların alındığı, Anatüzüğümüzde ve Seçim Yönetmeliğimizde değişikliklerin yapıldığı ve sendikal işleyişimize verimlilik kazandırmasını umduğumuz bir dizi yönetmeliğin kabul edildiği Genel Kurulumuz, bu anlamda sendikamızın geleceği açısından oldukça önemliydi. Geçmiş dönemde yapılan örgütlenme atılımının devamı ve sendikamızın bu yöndeki çabalarının tüm üyelerimizin de katkılarıyla yoğunlaştırılması kararlılığının damga vurduğu Genel Kurulumuz, Sendikamız Genel Sekreteri İsmail Hakkı Kütükcü’nün yaptığı açılışla başladı.

İ. Hakkı Kütükcü’nün, Genel Kurulumuzun işçi hareketine ve Basın-İş Sendikası’na hayırlı olmasını dileyen konuşmasının ardından genel kurul çalışmalarını yönetmek üzere, Divan Heyeti seçimine geçildi. Divan Heyeti ile ilgili verilen ve oybirliği ile kabul edilen önerge sonucunda divan şu şekilde oluştu:

Divan Başkanı: Türk-İş Teşkilat. Sekreteri Çetin Altun

Divan Bşk. Yrd.: Yol-İş Genel Sekreteri Tevfik Özçelik

Divan Bşk. Yrd.: Türk-İş Ankara İl Temsilcisi Fahri Yıldırım

Üye: Genel Kurul Delegemiz Naciye Karahan

Üye: Genel Kurul Delegemiz Selçuk Günönü

Divan’ın oluşturulmasının ardından bir konuşma yapan Türk-İş Teşkilatlandırma Sekreteri Çetin Altun; Genel Kurul’un kendilerine duyduğu güven için teşekkür etti ve ülke olarak çok zor günlerden geçtiğimiz bu dönemde, bulunduğumuz coğrafyada yaşanan olayların ülkemize de son derece vahim bir biçimde yansıdığını söyledi. Genel seçimlerden yeni çıktığımız bu dönemde, AKP iktidarının aldığı oyu hak etmediğini belirten Altun, “AKP’nin, 4,5 yıllık iktidarları döneminde çalışma hayatıyla ilgili ülke adına iyi şeyler yaptığını söylemek pek mümkün değil. Ülkemizin iç ve dış borçları göreve geldiklerinde 200 milyar dolarken, şu anda 400 milyar dolara yaklaştı. İşsizlik arttı, özelleştirmeler hızlandı. Üretim ekonomisinden vazgeçildi” diyerek, AKP iktidarı ile ilgili sıkıntıları dile getirdi.

Bu dönem Meclis’in daha fazla partiden oluşması dolayısıyla, toplumu temsil gücünün arttığını kaydeden Altun, bu nedenle 60. Hükümet’ten beklentilerinin yüksek olduğunu açıklayarak, “Hükümet’in icraatlarının 72 milyonun beklentileri doğrultusunda olacağı inancını taşıyoruz ve bunun takipçisi olacağız” dedi ve Genel Kurulumuza başarılar dileyerek sözlerini tamamladı.

Çetin Altun daha sonra gündemi okuyarak delegelerin oylarına sundu. Gündem oybirliği ile kabul edildi.

Buna göre Genel Kurul Gündemi:

1-  Yoklama ve Açılış,

2-  Divan Başkanlığı ve Üyelerinin Seçimi

3-  Saygı Duruşu

4-  Genel Başkanın Açılış Konuşması,

5-  Konukların Konuşmaları,

6-  Anatüzük Değişiklik Önerilerinin Görüşülmesi,

7-  Zorunlu Organlara Adaylık Başvurusu,

8-  Faaliyet Raporlarının Görüşülmesi ve Yönetim

Kurulunun Cevap Hakkı,

9-  Kurulların İbrası,

10-  Tahmini Bütçenin Görüşülmesi,

11-  Gayrimenkul Satış ve Alımlarının Görüşülmesi,

12-  Yönetmelik Önerilerinin (Delege Seçim, Temsilci,

Sarf, Grev, Bölge Temsilcilikleri) Görüşülmesi

13-  Seçimler,

a) Genel Yönetim Kurulu Asil ve Yedek,

b) Genel Denetim Kurulu Asil ve Yedek,

c) Genel Disiplin Kurulu Asil ve Yedek,

d) Üst Kurul (Türk-İş) Delegeliği,

14-   KAPANIŞ

Gündemin okunmasını, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, sendikal mücadeleye ve Basın-İş’e emeği geçen ve şu an aramızda bulunmayanlar anısına bir dakikalık saygı duruşu ve ardından İstiklal Marşı’nın okunması takip etti. Daha sonra kürsüye gelen Genel Başkanımız Yakup Akkaya Genel Kurul açılış konuşmasını yaptı.

Genel Başkanımızın konuşmasının ardından Genel Kurulumuz, konukların konuşmaları ile devam etti. İlk olarak söz alan DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, Genel Kurulumuza başarılar diledikten sonra, dünyanın hızla geliştiği günümüzde, Türkiye’de yeterli adımların atılamadığını ifade ederek şöyle konuştu:

“Ülkede sosyal barışı sağlayacak adımların atılması, eşitlik, adalet ve dayanışma içinde demokrasiyi geliştirecek adımların atılması gerekiyor. Ekonomik, sosyal ve diğer sorunları çözmek üzere hızla kalkınacak bir programı, bir dayanışmayı hayata geçirmemiz gerekiyor. Ancak bugün Türkiye olarak hedeflerimizin çok gerisindeyiz. Anayasa’ya göre, insan haklarına saygılı, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olmamız gerekiyor, ama demokrasi konusunda da, diğer konularda da sorunlarımız var. Özellikle bir işçi sendikasının genel kurulunda konuştuğumuza göre, demokrasi ile ilgili olarak, örgütlenmenin önündeki engelleri mutlaka gündeme getirmemiz gerekir. Temel haklar, özgürlükler alanında, örgütlenme, siyasi katılım alanlarında pek çok eksiğimiz olduğu, Sayın Başkan’ın da az önce dile getirdiği gibi ortada. Sendikacılığın karşı karşıya olduğu sorunlar çok yoğun; sendikal haklarda geriye gidiş var, sendikalaşmayla ilgili, örgütlenmeyle ilgili ciddi sorunlar var.”

Özellikle 1980’den sonra kısıtlanan hakların değiştirilmesi için, hep birlikte mücadele edilerek adımlar atılması gerektiğini kaydeden Zeki Sezer, grevli ve toplu sözleşmeli sendika yasalarının çıkartıldığı 1963 yılından bu güne 44 yıl geçtiğini; ancak bu süreçte haklarda ilerleme değil, gerileme yaşandığını belirtti.

Ülkemizde sendikaların siyasete katılımının önünde ciddi engeller olduğu ifade eden Sezer, “Türk-İş’in eski Genel Başkanı bugün burada milletvekili sıfatıyla aramızda, ama hem milletvekili, hem sendika başkanı sıfatıyla aramızda olsaydı, yani işçilerin siyasi temsilde ağırlığı gerektiği gibi konabilmiş olsaydı, herhalde Türkiye bugün içine düştüğü sıkıntıları yaşamıyor olurdu” dedi.

Anayasamızda yer alan sosyal devlet ilkesinin de tahrip edildiğini belirten DSP Genel Başkanı şunları söyledi:

“Çağımızda, devlet, vatandaşlarının tüm sosyal ihtiyaçlarından sorumlu olmak durumundadır. Gereksinim içindeki her yurttaşın asgari yaşam düzeyinde ihtiyaçlarını karşılamak, devletin başta gelen görevidir. Tarafı olduğumuz Avrupa Sosyal Şartı’nın 30. maddesi, çalışamayan, iş bulamayan, gelirden yoksun kişilere asgari gelir desteği uygulanmasını öngörüyor. Ülkemizde bu konudaki uygulama ise son derece farklı. Vatandaşlara yapılan bazı yardımlar, sanki bu ülkenin vatandaşlarının sırtından değil de, yerelde ve genelde yönetimi elinde bulunduranlar tarafından yapılıyormuş gibi bir hava estiriliyor. Geçtiğimiz dönemde çıkartılan iş güvencesi ve işsizlik sigortasına ilişkin yasalar, bugün çalışamayanların yararına yeterince uygulanabilir düzeyde değil. İşsizlik sigortasında biriken 27 katrilyona varan birikim sosyal amaçlarla kullanılamıyor.”

12 Eylül sonrası içtihatlarla getirilen kısıtlamaların kaldırılması ve güçsüzleştirilmeye çalışılan sendikalaştırmaya yeni bir ivme kazandırılması gerektiğini belirten Sezer; siyasete işçilerin ağırlığını koyduğu gün, siyasetteki kirlenmişliğin, yozlaşmışlığın sona ereceğini ifade ederek, işçilerin, kadınların ve gençlerin siyasete ağırlığını koymasını beklediğini belirtti ve Genel Kurulumuza başarılar dileyerek sözlerini tamamladı.

DSP Genel Başkanı Zeki Sezer’in ardından söz alan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Petrol-İş Sendikası eski Genel Başkanı Cevdet Selvi de Genel Kurulumuza hitaben bir konuşma yaptı.

Selvi konuşmasında, Basın-İş Sendikası’nın her dönemde Türkiye’de ağırlığını koymuş, tutarlı, sendikal hareket içinde saygın ve güvenilir bir sendika olduğunu belirterek; “sendikayı kurup bu noktaya getirenler ve bugün bu saygınlığını koruyup sendikal hareket içerisinde, işçi sınıfı içerisinde demokrasi ve özgürlük adına, global sömürüye karşı bilinçle karşı çıkma aktivitesi adına huzurunuzda teşekkür etmek istiyorum” dedi. Selvi, temel hak ve özgürlükler alanında büyük eksiklikler olduğunu, örgütlenmenin önüne sürekli engeller çıkartıldığını belirterek, şunları söyledi:

“Örgütlenmenin önünde hukuki, yasal, anayasal, uluslararası sözleşmelere bağlı hiçbir engel yoktur. Tek engel, ikinci 5 yılına başlayan iktidarın tutum ve davranışlarıdır. Şu geçen 5 yılda sadece Türk-İş’e bağlı 25 bin aile, yasalardan doğan haklarını kullanmak istedikleri, örgütlenmek, sendikalı olmak istedikleri için aç, susuz bırakılmış, ekmeğinden, aşından, işinden olmuştur. Hani nerede demokrasi, hani nerede özgürlükler?”

Yönetenlerin yanlış ve teslimiyetçi politikaları sonucunda yaşanan krizlerde, krizlerin yaratılmasında hiçbir sorumluluğu bulunmayan sendikalar, işçiler ve emekçilerden fedakarlık istendiğini kaydeden Selvi, şöyle konuştu:

“O krizleri yaratırken de, yaratılan krizi düzeltmeye çalışırken de emeğiyle geçinenleri perişan ettiler. Sendikacılar bu konuda ciddi bir sınav verdiler. Sendikalar, bu konuda hiçbir sorumlulukları olmamasına rağmen en büyük özveriyi gösterdiler. Peki, karşılığı ne oldu? Sendikaları bitirme politikaları…

“Ülkemizde bugün 3 büyük konfederasyon var. Dileğim bunların birleşmesidir. İşçi sınıfının çıkarları, demokratik haklar ve gerçek özgürlükler boyutunda bu konfederasyonların birleşmesini temenni ediyorum. Ülkemizde 96 tane de sendika vardır ve sendikalı olma hakkına sahip 20 milyonun üzerinde işçi varken, 600 bin kişi sendikalıdır. Oysa, eğer sendikalar, sivil toplum örgütleri sağlıklı biçimde gelişmezlerse, geliştirilmezlerse, baskı altına alınırlarsa, toplumda anarşi egemen olur. Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn bile Türkiye’de sendikal hakların AB normlarının, ILO sözleşmelerinin çok çok altında olduğunu ve bunun düzeltilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Gözden geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı bu Hükümet’in önüne geliyor, işçiden yana, emekten yana en önemli konulara çekince koyuyorlar. Anayasa’nın 90. maddesi bellidir, niye uygulanmıyor?”

Özellikle bu günlerde mücadelenin ve birlikte hareket etmenin daha fazla önem taşıdığını belirten Cevdet Selvi, Türk-İş’in eski aktifliğine ihtiyaç olduğunu, bugün boyun eğildiği takdirde sendikaların biteceğini söyledi.

Sendikaların ve işçi sınıfının ülke sorunlarına duyarlı olmasının önemine işaret eden Selvi,

“Emperyalist kuşatmadan kurtulmamız lazım. Birbirimize sahip çıkmamız; ülkemize, insanımıza, milletimize sahip çıkmamız lazım. Yoksa başkası bize demokrasi, özgürlük getirmez. İşçi sınıfı ve sendikalar elbette bilinçlidir. Sorumluluklarının gereğini yerine getireceğine inanıyor, aydınlık günlerde tekrar beraber olmayı diliyorum” diyerek sözlerini bitirdi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Selvi’nin konuşmasının ardından sendikamızda geçmişte görev yapmış ve sendikamıza büyük emekleri geçmiş olan, Basın-İş eski Genel Başkanı Ali Ekber Güvenç, sendikal görevlerini yeniden aday olmayarak tamamlayan bir önceki dönem Genel Başkan Yardımcımız Davut Bilirer ve Ali Güler, Genel Sekreter Yardımcımız Veysi Kızılyaprak, Genel Eğitim Sekreterimiz Bülent Diken, Denetim Kurulu Başkanımız Metin Aktaş, Ankara Şube eski Başkanımız Ahmet Şimşek ve Ankara Şube eski Mali Sekreterimiz Selçuk Günönü’ye hizmetlerinden dolayı birer plaket verildi.  

Plaket töreninin ardından söz alan CHP İstanbul milletvekili ve Türk-İş eski Genel Başkanı Bayram Meral, Genel Kurulumuzu selamladıktan sonra şunları söyledi:

“Mecliste sizleri temsil ettik. Gücümüz oranında mücadele ettik. Ancak pek çok sorunu aşamadık. İşçi, işsiz, esnaf, çiftçi uygulanan politikalardan şikayetçi, ama seçim sonuçlarına bakıyorsunuz, ‘bunları çözeceğim’ diyen partilerin sandığında oy yok. Özelleştirmeden gelen arkadaşlarımıza ‘657 sayılı yasanın 4/B – 4/C maddelerine göre çalışırsan çalış, çalışmazsan güle güle’ diyorlar. Bu maddeye göre, sendika yok, ikramiye yok, kıdem tazminatı yok, yıllık izin yok, eski işinde 1 milyar ücret alıyorsan, burada 480 milyon alacaksın. 70 bin kişi, geçmiş Hükümet döneminde mağdur edildi.”

Önümüzdeki dönemde ülkemizin işçilerini, emekçilerini çok sıkıntılı günlerin beklediğini söyleyen Bayram Meral, şöyle konuştu:

“Sosyal güvenlikte, prim ödeme gün sayısı 7000’den, 9000’e çıktı. 4 ay çalışan bir işçinin, tarım işçisinin, orman işçisinin, kısa süreli çalışan tüm işçilerin, bu günü doldurmak için 86 yıl çalışması gerekiyor. Hangi emeklilikten bahsediliyor arkadaşlar? Artık işçi gidiyor, ‘nasıl olsa emekli olamayacağım, sen sigortaya yatıracağın parayı bana ver’ diye işverenle anlaşıyor. Böyle bir sistem ortaya konmaya başladı. Öte yandan kıdem tazminatlarının 15 güne inmesi için uzun süredir ısrar eden Ankara Sanayi Odası Başkanı, yeni Hükümet’te Sanayi Bakanı oldu. Kaçak işçilik önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Örneğin Meclis’te bile taşeron olarak kaçak işçi çalıştırılıyor.”

Sendikaların ve işçi sınıfının, emeğin çıkarlarını savunması gerektiğini belirten Bayram Meral, işçilerin sendikalarına sahip çıkmaları gerektiğini, sendikacılıkla particiliğin ayrı şeyler olduğunu hatırlattı. Ülkemizde bugün pek çok sorun yaşandığını ve yaşanan krizlerin yükünün emekçilerin sırtına bindirildiğini kaydeden Meral, şunları söyledi:

“Pek çok banka battı. O bankaların bedelini, sizler ödüyorsunuz. Günümüzde Türkiye’de içte ve dışta çok ciddi sorunlar var. Üretim diye bir şey yok, yatırım diye bir şey yok. Peki, işsizlik nasıl önlenecek? Ülkemizdeki en büyük sorunlardan biri budur. Son dönemde iki sektör oluştu. Biri güvenlik görevlileri, diğeri temizlik şirketleri. Onun dışında işçi alımı yapan bir müessese görebiliyor musunuz? Eğer böyle giderse yarın teker teker sizlerin işyerlerini de özelleştirecekler ve sizleri 4C’ye göre çalıştıracaklar. Son 5 yıl içinde borcumuz iki katına çıktı. Ekonomik yönden ayakta duramadığın sürece, bağımsızlık da olmuyor. Elini kaptırmışsın bir kere, istediği yere çekiyor. Halen Gümrük Birliği’nin faturasını ödüyoruz arkadaşlar. Kendimizi kandırmayalım. Kendi gücümüzle, kendi özümüzle ülkemiz için ne yapabileceksek, halkımıza açık açık onu anlatalım. Hükümet, sürekli işçilerden fedakarlık istemektedir. Biraz da işverenden fedakarlık istemesi gerekmektedir.”

Yaşadığımız günlerde birlik ve beraberliğin daha da önemli olduğunu kaydeden Meral, “Sendikanıza yapıcı eleştiri yapın. Aman sendikanızın yanından ayrılmayın. Konfederasyona eleştiri yapın, ama onun saflarından ayrılmayın, ona destek verin. Ülkemiz üzerindeki tehlikelerin aşabilmenizin yolu birlikteliğiniz, sendikanıza güç vermeniz, sendikanızın da konfederasyona güç vermesi ve konfederasyonun da olaylara seyirci kalmaması. Sendika – konfederasyon birliğini sağlamak çok önemli arkadaşlar.” dedi ve Genel Kurulumuzun ülkemiz, sendikamız ve Türk-İş için başarılı olması dilekleriyle konuşmasını tamamladı.

Meral’in konuşmasının ardından, konuklarımıza, Genel Kurul hatırası olarak, sendikamız tarafından saat hediye edildi. Ardından söz alan sendikamız eski Genel Başkanı ve Kent Koop Başkanı Muammer Niksarlı şöyle konuştu:

“Bundan 24 yıl önce, bu salonda sendika başkanlığını Ali Ekber arkadaşıma gönül rızasıyla devrettim. Ali Ekber’e ve Yakup’a benden sonra sendikayı benim bulunduğum noktadan ileri götürdükleri için çok teşekkür ediyorum.

“Dünyada sendikaların ve kooperatiflerin çıkış gerekçesi aynıdır. Sendikalar emeğin sömürüsüne, kooperatifler ise tüketicinin sömürüsüne karşı mücadele vermek üzere doğdular ilk olarak. Bugün yeni dünya düzeni denilen bu berbat düzende, kapitalizm eski, vahşi dönemine geri dönmüştür ve artık herşey mübah görülmektedir. Ancak Türkiye’de de, dünyada da sendikalar ve kooperatifler bu yeni değişim karşısında yeni bir tavır takınamamıştır. Ülkemizde ve dünyada, kooperatiflerin ve sendikaların hangi alanlarda, hangi projelerde işbirliği yapması gerektiği konusunda çalışmalar yapıyoruz. Sendikaların ve kooperatiflerin, sömürüye ve emeğe saldırılara karşı birlikte tavır almalarının zorunluluk olduğunu söylüyoruz.”

Ortak hareket etmenin özellikle bu süreçte bir zorunluluk olduğunu vurgulayan Muammer Niksarlı, “Hangi siyasetten olursak olalım, bir ulusal konuda hemfikir olabiliyorsak, bir problem etrafında buluşup tavır koyabiliyorsak, öbürlerinden hesap sormaya hakkımız var” diyerek, bugün kapsamlı bir mücadelenin örülmesi gerekliliğinden bahsetti. Niksarlı, 24 yıl aradan sonra Basın-İş camiasıyla tekrar birlikte olmanın kendisi için büyük bir onur ve mutluluk olduğunu belirterek, Genel Kurulumuza başarılar diledi.

Genel Kurulumuza katılan konukların ve gönderilen telgrafların okunmasının ardından söz alan sendikamız eski Genel Başkanı Ali Ekber Güvenç, kendisine verilen plaketle ilgili bir teşekkür konuşması yaptı. Ali Ekber Başkan şunları söyledi:

“Hayatımın en güzel, en anlamlı ödülünü bugün aldım. 1966 yılında bu sendikaya üye oldum, 1976’da işyeri temsilcisi, 1979’da işyeri baştemsilcisi, 1982 şube yöneticisi, 1983’te genel sekreter ve yine 1983’de genel başkan oldum. O günden bugüne görevimi yapmaya, sizlere layık olmaya çalıştım ve bugün bu sürelere ait en anlamlı hediyeyi aldım. Hepinize çok teşekkür ediyorum.

“2 yıl önce, görevimi sendikamızın o zamanki Genel Sekreteri, şimdiki Genel Başkanımız Yakup Akkaya’ya gönül rahatlığıyla devrettim. Bugün geldiğimiz noktada, dönüp arkama baktığımda Basın-İş Sendikası’nın bayrağının daha yükseklere çıkartıldığını, daha ilerilere götürüldüğünü, sendikamızın gelişip, büyüdüğünü ve dayanışmamızın arttığını büyük bir mutlulukla izliyorum. Bugün bana bu onurlu töreni düzenleyen arkadaşlarıma, sizlere, sayın konuklara saygılar sunuyorum.”

Ali Ekber Güvenç’in konuşmasının ardından konuklarımız ayrıldı.

Konuşmaların ardından, gündemin 6. maddesi gereği, Anatüzük değişiklik önergesinin görüşülmesine geçildi. Değişiklik önergesi delegelerin onayına sunuldu ve önerge delegelerin oyları ile kabul edildi.

Sendikamız Genel Başkanı Yakup Akkaya tüzük değişiklik önerilerinin kabulünün ardından yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“İnanın bu Genel Kurul’da bulunan delege arkadaşlarımız 44 yıllık sendika tarihimizin bundan sonraki sürecine altın harflerle yazılacaktır. Sendikamızı güçlendirecek, çağı yakalayan, bundan sonraki süreçte sendika yönetimlerine gelecek arkadaşlarımızın önünü açacak olan bu tüzük değişikliklerini büyük bir olgunlukla desteklediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.”

Daha sonra gündemin 7. maddesi gereğince, zorunlu organların seçimi için adaylık başvurularına geçildi. Divan Başkanı aday olacak delegelere duyuruda bulunarak ve tüzük uyarınca aday olunacak organları hazırlatarak, yazılı başvuruların saat: 14.00’e kadar divana yapılabileceğini belirtti.

Sonrasında faaliyet raporlarının görüşülmesine geçildi. Çalışma Raporu’nun yasal süresi içerisinde delegelerin eline ulaştırıldığı, bu nedenle okunmasına gerek olmadığı ve doğrudan görüşmelere geçilmesi yönündeki önergeler oyçokluğu ile kabul edildi.

Faaliyet raporu hakkında lehte konuşma yapmak üzere kürsüye gelen Ankara Şube Başkanımız Savaş Nigar şunları söyledi:

“Geçtiğimiz dönem içerisinde sendikamızın üzerinde en fazla durduğu konu, örgütlenme çalışmaları oldu. Örgütlenme konusundaki girişimlerimiz oldukça başarılı sonuçlar verdi. Sendikamızın örgütlenme projesi kapsamında küresel sendikamız UNI-Grafik ve Türk-İş’imizden sağladığımız maddi ve manevi destek ile ve sendika yönetimimizin son derece özverili çalışmaları neticesinde bizim açımızdan ciddi bir başarı elde edildi. Sendikaların pek çoğunun özel sektör işyerlerinde örgütlenme konusunda büyük güçlük çektiği günümüzde, sendikamızın bu başarısı gerçekten büyük önem taşımaktadır.

“Önümüzdeki dönemde, sendikamız anatüzüğündeki, bu radikal sayılabilecek değişikliklerle daha güçlü, daha dinamik; hem üye, hem de üye ailelerini kapsayacak şekilde daha sosyal etkinlikçi, daha eğitsel çalışmalara ağırlık veren bir sendika haline geleceğimizi düşünüyoruz. 17. Olağan Genel Kurulumuzun Basın-İş Sendikası ailesine hayırlı, uğurlu olmasını diliyor, saygılar sunuyorum.”

Şube Başkanımızın konuşmasından sonra, Gündemin 9. maddesi uyarınca kurulların ibrasına (aklanmaya) geçildi ve mevcut yönetim oy birliği ile ibra edildi. Faaliyet raporunun kabulü ve kurulların aklanmasının ardından bir konuşma yapan Sendikamız Genel Başkanı Yakup Akkaya; “2003-2007 tarihleri arasında sendikal faaliyetlerimizle ilgili yapmış olduğumuz çalışmaları onay ve ibra ettiğiniz için size çok teşekkür ediyoruz. Yaptığımız toplu iş sözleşmeleri ve örgütlenme çalışmaları açısından biz bu dönemi sendikamızın en başarılı dönemi olarak değerlendiriyorduk. Bunu siz de oylarınızla, alkışlarınızla onaylamış oldunuz. Sizden aldığımız güçle, bundan sonra bu gelişmeleri daha da üst sıralara tırmandıracağımızdan eminiz. Hepinize tekrar teşekkür ediyoruz.” dedi.

Verilen öğle yemeğinin ardından tekrar toplanan Genel Kurul’da adaylık için tanınan sürenin dolmasının ardından, Divan Başkanlığı’na sunulan adaylık başvuruları Divan Başkanlığınca tasnif edilerek delegelerin bilgisine sunuldu. Bir itiraz olmadığı anlaşıldıktan sonra aday listelerinin kesinleştiği ve oy pusulası halinde hazırlanarak ilçe seçim kuruluna bir üst yazı ile gönderildiği Genel Kurul’a bildirildi.

Tahmini Bütçe ile ilgili görüşmelere geçildi ve Divan Başkanlığı’na sunulan ve tüzük değişiklikleri paralelinde, Mali Rapor’da delegelerin bilgisine sunulan ve Tahmini Bütçede değişiklik yapılması ve Tahmini Bütçenin bu değişikliklerle kabul edilmesine ilişkin  önerge, delegelerin onayına sunuldu ve kabul edilen önerge paralelinde Tahmini Bütçe oy çokluğu ile kabul edildi.

Bundan sonra, gündemin 12. maddesi uyarınca, Yönetmelik önerilerinin görüşülmesine geçildi. Anatüzük değişiklikleri öncesinde verilen önerge kapsamında daha önce üzerinde mutabakata varılan yeni yönetmelikler (İşyeri Sendika Temsilciliği Ve Toplu Sözleşme Yürütüm Esasları Yönetmeliği, Sarf Yönetmeliği, Grev Yönetmeliği ve Bölge Temsilcilikleri Yönetmeliği) ve Sendika Genel Kurul ve Delege Seçim Yönetmeliği’ne ilişkin değişiklikler madde başlıkları okunarak Genel Kurul’un onayına sunuldu ve oy çokluğu ile kabul edildi.Yönetmelik değişiklikleri ile ilgili lehte söz alan Darphane ve Damga Matbaası baştemsilcimiz Hüseyin İpek; sendika işyeri temsilcisi yönetmeliğinin iyi hazırlanmış bir yönetmelik olduğunu belirttikten sonra, temsilcilik müessesinin güçlendirilmesi gerektiğini belirterek, “Temsilciliği özendirmemiz gerekiyor. Örneğin Basın-İş Sendikası DMO İşyeri Baştemsilcisi diye bir kimlik kartımız olsa, belki işlerimiz daha kolaylaşır diye düşündük. Sağolsun, Genel Başkanımız kabul etti ve yönetmeliğe girdi. Bunun gibi, temsilcilik mekanizmasını özendirici girişimlerde bulunmamız gerektiğini düşünüyorum” dedi.

Yönetmeliklerin kabulünden sonra, Genel Kurul Sonuç Bildirisi okundu ve kabul edildi.

 

SONUÇ BİLDİRGESİ

Basın-İş Sendikası’nın 17. Olağan Genel Kurulu, 1-2 Eylül 2007’de, Türk-İş Konferans Salonu’nda toplandı. Sendikamız Genel Kurulu, ülkemizin ve dünyamızın, neo-liberal politikalar ekseninde yol alan küreselleşmenin ve emperyalist yayılmacılığın tüm emekçiler üzerinde yarattığı açlık ve yoksulluk baskısının tahammül sınırlarını aştığı, savaş ve çatışmaların yaygınlaştığı, terör ve korkunun dünya genelinde yaygınlaşarak kol gezdiği bir dönemde toplanması nedeniyle, emek ekseninden görüşlerini kamuoyuyla paylaşma gereği duymuştur.

Yaklaşık 30 yıldır, hükümetler değişse de, Türkiye’nin küresel kapitalizmle bütünleşmesi yönünde ardı ardına adımlar atılıyor, piyasalaştırma sürecinde ve iktidar kavgasında ülkemizin bütün siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yapıları sallanıyor. Ancak değişmeyen bir şey var. O da, etnik, dini, mezhepsel kimlikleri farklı olsa da tüm emekçilerin, bu kavgaya alet edilmeleri; buna karşılık yaşanan süreçte her geçen gün yoksullaşmaları, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik haklarından her geçen gün biraz daha mahrum kalmaları,  işsiz ve aç kalmaları, çocuklarını çalıştırmak ve sokaklara terk etmek, göç etmek, sosyal yaşamdan dışlanmak, varoşlara hapsolmak zorunda kalmalarıdır. Güvencesiz bir gelecekle baş başa bırakılmalarıdır.

Dünya genelinde, küreselleşmeyle birlikte sürdürülen, başta ABD olmak üzere egemen devletlerin emperyalist yayılmacı politikaları, aynı zamanda ırkçı, gerici hareketleri, terörü, savaş ve çatışmaları körüklüyor, barış ve huzur ortamına, kardeşliğe, dayanışmaya darbe üstüne darbe indiriyor.

Sendikal hareket, bu süreçten alabildiğine etkilendi, etkilenmeye devam ediyor. Dayanışma ağları parçalanıyor. Ülkemizin en örgütlü kesimi olan işçi ve memuruyla kamu emekçilerinin gücü, özelleştirmeler, peşkeş çekmeler, personel reformları, işyeri kapanmaları, kamu istihdamını daraltma politikaları, taşeron uygulamaları sonucunda zayıfladı, yok oluyor.

Yaşanan gelişmeler karşısında, emeğin çıkarlarını koruyan yanıtlar üretilemediği, dayanışma ağları genişletilemediği taktirde, örgütlenme ve başta 12 Eylül yasaları olmak üzere örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması için mücadele edilmediği taktirde, emekçilerin en büyük örgütlü gücü olan sendikaların, gücünü yitirmesi ve dolayısıyla yoksulluğun, açlığın, işsizliğin, dışlanmanın, eşitsizliğin, sağlıksız ve güvencesiz yaşamın, kısaca sömürünün kalıcı bir hal alması kaçınılmaz gözüküyor.

Sendikamız bu nedenle, yukarıda ifade ettiğimiz sorunlara ve bu sorunların kaynağı olan emperyalizme, emperyalist güç odaklarına bağımlılığa, küreselleşme ve neo-liberal politikalara  karşı en temel mücadele aracı olarak eğitim, örgütlenme ve dayanışma çalışmalarına yaşamsal önem verecektir. Bunun yanı sıra özetle;

- Kıdem tazminatımızın, sosyal güvenlik ve sağlık hakkımızın, parasız, fırsat eşitliğine dayalı örgün eğitim hakkımızın korunması,

- Sosyal devleti yok eden, kamu hizmetlerinde piyasalaştırma sürecinin ve özelleştirmelerin durdurulması,

- Her türlü ayrımcılığa karşı çıkılması, toplumsal barışın, adalet ve eşitliğin sağlanması,

- 2821 ve 2822 sayılı yasalarda, örgütlenmenin, toplu pazarlık ve grev hakkının önündeki engellerin sendikaların talepleri doğrultusunda kaldırılması,

- Kayıtdışı ve kaçak işçilikle mücadele edilmesi ve istihdamın teşvik edilmesi, istihdam üzerindeki yüklerin azaltılması,

- Vergi adaletinin sağlanması, asgari ücretin insanca yaşanacak seviyeye çekilmesi ve üzerindeki vergi yükünün kaldırılması,

taleplerimizin karşılanması için ve elbette demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti için mücadele edilmesi sendikal amacımızı ve çalışmalarımızın temelini oluşturacaktır.

Basın-İş Sendikası’nın tüm siyasilerden, hükümet ve iktidar sahiplerinden, sermaye kesiminden temel beklentisi ve talebi, yukarıda belirlediğimiz ilkeler doğrultusunda hareket etmeleridir.

Basın-İş 17. Olağan Genel Kurulu