|
Siyasi partilerimizin değerli başkan ve
yöneticileri,
Saygıdeğer milletvekilleri,
TÜRK-İŞ’in ve kardeş sendikaların saygıdeğer
genel başkanları ve yöneticileri,
Basınımızın ve televizyon kanallarının seçkin
çalışanları,
Sayın konuklar,
Sevgili delege arkadaşlarım,
Öncelikle hepinize Genel Kurulumuza
‘Hoşgeldiniz’ diyor ve BASIN-İŞ Sendikası’nın
yetkili organları adına hepinizi sevgi ve
saygıyla selamlıyorum. 17. Olağan Genel
Kurulumuza katıldığınız için teşekkür ediyorum.
Umuyorum ki, bu Genel Kurulumuz önümüzdeki
döneme dair yapıcı kararların alındığı,
örgütlenme azmimizi ve mücadele kararlılığımızı
daha da artıran bir hava içinde geçer.
Değerli Arkadaşlarım,
Kongremizin yapıldığı bugünler, bundan tam 85
yıl önce emperyalistlerin ülkemizden kovulduğu
günlerdir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 30
Ağustos Zaferi ile ilgili olarak:
“Arkadaşlarım, kutlamalarınızı 30 Ağustos
zaferinin gerçek yaratıcıları olan Türk
kumandan, subay ve erlerin ululaşmış adlarına
kabul ediyorum. Ne yazık ki o gün, orada sonsuz
vatan ve bağımsızlık aşkıyla arslan gibi
savaşıp, mukaddes yurdun geleceğini kanlarıyla
güçlü kılan mübarek gazi ve şehitlerimizi tek
tek belleyerek saptayamadık; lakin onların kül
halinde gelecek nesillerin hayranlığına hak
kazanmış ortak bir adı vardır: Türk Ordusu.
Bugün kutlamak kadirşinaslığında bulunduğumuz
büyük zafer sadece onundur. Türk Ordusu ve Türk
Milleti Varolsun”
Değerli Arkadaşlarım,
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere
yurdumuzun kurtarılmasında canını verenleri bir
kez daha rahmetle anıyor, önlerinde saygı ile
eğiliyorum.
Arkadaşlar,
Bundan önceki Genel Kurulumuzu 6-7 Eylül 2003
tarihlerinde yapmıştık. Geçtiğimiz 4 yıllık
dönemde ülkemizi, sendikaları ve işçi sınıfını
da doğrudan etkileyen olumlu ve olumsuz pek çok
gelişme yaşandı.
Alışılmış uygulamaların değiştiği, kazanılmış
hakların bazıların korunabildiği, bazılarının
ise verilen mücadeleye rağmen kaybedildiği bir
dönemi geride bıraktık. Kamu Yönetimi Reformu,
Sosyal Güvenlik Reformu, Yeni İş Kanunu, zorunlu
tasarruftaki birikimlerin tasfiyesi, Türk
Lirasından altı sıfır atılması, özelleştirmeler
geçtiğimiz dönemin en önemli gelişmeleriydi.
Hepimizin bildiği gibi, bu süreç işçi sınıfı ve
sendikalar açısından pek çok hak kaybının
yaşandığı, ülkemizin dışa bağımlılığının
arttığı, iç ve dış borçlarımızın Türkiye
Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş boyutlara
ulaştığı, özelleştirmelerin doğal kaynakların
yağmasına kadar vardırıldığı bir dönem olmuştur.
Bu süreçte kabul edilen ve 2003 yılı Haziran
ayında Resim Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe
giren 4857 sayılı İş Kanunu’nun işçi sınıfı
açısından yarattığı sakıncalar, bu 4 yıllık
sürede daha iyi anlaşılmıştır.
Gelinen noktada özellikle sendikasız işçilerin
çalışma koşulları kötüleşmiş, ücretleri düşmüş,
çalışma saatleri uzamıştır. Yeni İş Kanunu,
“işçiyi koruma ilkesi”nin yerine, işverenin kar
marjını artırma kaygısını getirerek, özellikle
örgütsüz işçilerin kölelik koşullarında çalışmak
zorunda kalmasına yol açmıştır.
Geçtiğimiz döneme damga vuran gelişmelerden biri
de ülkemizin uluslararası güç odaklarına
bağımlılığının artması, iç ve dış borçlarımızın,
tarihimizde görülmemiş boyutlara varması ve IMF
ve Dünya Bankası talimatlarıyla çıkartılan
kanunlar olmuştur.
Bunlardan biri, emekçileri temsil eden tüm
örgütlerin geniş kapsamlı muhalefetine rağmen
TBMM’den jet hızıyla geçirilen Sosyal Sigortalar
ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’dır. Anayasa
Mahkemesi’nin bazı maddelerini iptal etmesi
sonucunda, seçim sonrasına bırakılan yasanın,
önümüzdeki dönemde hızla yürürlüğe girmesi
beklenmektedir.
Yasa, sigortalıların mevcut haklarını
daraltmakta, emekliliği, ülkemiz koşulları
düşünüldüğünde bir hayal, kaliteli ve ücretsiz
sağlık hizmetine ulaşmayı ise imkansız hale
getirmektedir.
IMF ve Dünya Bankası talimatlarıyla çıkartılan
bu yasa ile amaçlanan, sosyal güvenlik ve sağlık
hizmetlerinin özelleştirilmesi, piyasa
koşullarına terk edilmesi ve devletin adım adım
bu alanlardan elini çekmesidir.
İşçi sınıfı ve sendikalar olarak önümüzdeki
tehditlerden biri de kıdem tazminatı
hakkındadır. İşçilerin yıllar boyunca biriken
emeklerinin karşılığı olan kıdem tazminatının
kaldırılması konusunda, gerek ulusal ve gerekse
uluslararası sermaye odakları sürekli bir
basınç uygulamaktadır. İşsizliğin, kaçak
çalıştırmanın sorumlusu ‘kıdem tazminatı’ olarak
gösterilmeye çalışılmaktadır.
Arkadaşlar,
Uygulanan ekonomik politikalar sonucunda
işsizliğin yüzde 20’lere vardığı ülkemizde,
bunun sorumluluğunun kıt kanaat geçinmeye
çalışan işçilerin, emekçilerin güvencelerinden
biri olan kıdem tazminatına yüklenmesi nasıl bir
anlayışın sonucudur?
Bu süreçte sendikalar olarak güçlü bir
mücadeleyi örmemiz gerekiyor. Kıdem
tazminatımıza dokunulması halinde Türk-İş Genel
Kurulu’nda alınan Genel Grev kararına hazır
olduğumuzu burada bir kez daha vurguluyorum.
Üzerinde mutlaka durulması gereken bir başka
başlık da özelleştirmeler. 2003 öncesi 20 yıllık
dönemde Türkiye’de yapılan özelleştirme 8 milyar
dolar civarında iken, son dört yılda bu rakam 18
milyar dolara yükseldi. Ülkemiz özelleştirmeler
konusunda dünyada lider konuma geldi.
Arkadaşlar, nedir özelleştirme? Kamunun
küçültülmesi girişimleri değil midir?
Taşeronlaştırma, emekli edilen işçilerin yerine
yenilerinin alınmaması, sosyal devlet olmanın
gereği olarak kamunun yapması gereken işlerin
özel sektöre devredilmesi de yine özelleştirme
kapsamında değerlendirilmesi gereken
politikalardır.
Kamuya ait işletmeler, ülkemizin en önemli
işletmeleri bu süreç içinde satılmıştır.
Kimindi o işletmeler?
Bu ülkenin halkının emekleriyle, vergileriyle
yapılmamış mıydı? Yani bizimdi…
Bizim olan, bu ülkenin halkının olan işletmeler,
bazıları ilgili alanda çalışmaları bile
bulunmayan yerli ve yabancı sermayedarlara
satıldı.
Bu süreç, o işletmelerde çalışan işçilerin işini
kaybetmesinden, sendikalar açısından
örgütlenmenin güçlenmesine; üretilen ürünlerin
fiyatlarının artmasından, ülkemizin gün be gün
daha bağımlı hale getirilmesine kadar varan bir
dizi soruna yol açmaktadır. Gelinen noktada,
doğal kaynaklarımızın, örneğin akarsularımızın
da özelleştirilmesi gündemdedir.
Geçtiğimiz 4 yıllık dönemde yaşanan hak
kayıpları bunlarla da sınırlı değildir. Bu
süreçte;
-
Vergi dilimleriyle oynanmış ve ücret
geliriyle geçinenlerin gelir vergisi yükü
artırılmıştır.
-
Vergi iadesi uygulaması kaldırılarak yerine
asgari geçim indirimi uygulaması
getirilmiştir.
-
SSK sağlık tesisleri Sağlık Bakanlığı’na
devredilmiş ve bu durum, SSK’nın sağlık
harcamaları artarken, hizmette bir ilerleme
olmamasına neden olmuştur.
Bu dönemde, IMF talimatlarıyla kamuya işçi alımı
kısıtlandı. Bu durum, kamuda yapılan pek çok
işin taşerona verilmesine yol açtı. İşçilerin
çalışma koşulları kötüleşti, kaçak işçilik
arttı.
Hükümet, kaçak işçiliğin bu kadar arttığı,
devlet kurumlarının yapması gereken işlerin
taşerona verildiği bu dönemde duruma müdahale
etmedi. İşçilerin son derece ilkel ve insanlık
dışı koşullarda, kanunların kapsayıcılığının
dışında kaçak olarak çalıştırılmalarına göz
yumdu.
Bunun nedenini hepimiz biliyoruz. Hiçbir zaman
işsizliği veya kaçak işçiliği bitirmeye yönelik
politikalar izlenmedi. Aksine, işsizler ve kaçak
çalıştırılanlar sistemin sigortası gibi
kullanıldı.
İşsizliği ya da kaçak çalıştırmayı bitirmeye
yönelik politikaları önüne hedef olarak koyan
bir Hükümet, kamuyu küçültür mü, kamuda
yapılması gereken işleri bile taşerona verir mi?
Bugün, kaçak
çalıştırılan işçiler her türlü sosyal korumadan
yoksun bir biçimde çalışmak ve yaşamlarını
sürdürmek zorundalar. Her an işten
çıkartılabiliyorlar, ücretleri son derece düşük.
Sermayedar kesimin sürekli ülkemize çekmek için
uğraştığı yabancı sermaye
ise,
‘nerde düşük maliyet, ucuz işgücü; orada üretim’
mantığıyla hareket etmekte; işçileri en yoğun
olarak sömürebildiği ülkeleri tercih etmektedir.
İşsizliğin azaltılması, kaçak çalıştırmanın
engellenmesi için ise, kamunun küçültülmesi
politikalarından vazgeçilmesi, günlük çalışma
süresinin 8 saatle sınırlandırılması, devletin
yatırım yapması, denetimlerin artırılması gibi
önlemler gerekmektedir.
Yani, işçinin gün geçtikçe daha fazla
sömürülmesi yönünde, sermayedar sınıf yanlısı
bir politika izlenmekten vazgeçilmesi
gerekmektedir. Oysa bugün, yönetenlerin böyle
bir bakış açısının olmadığı açıktır.
İşsizliğin ve kaçak çalıştırmanın varlığı,
yalnızca bu koşullarda olanları değil,
iş bulabilenleri de etkilemektedir. Öyle ki, en
ufak bir hak istemimizde (bu, yalnızca
kanunlarda yer alan haklarımızın uygulanması
bile olabilir) kapı önüne koyulmakla tehdit
ediliyoruz. Dışarıdaki işsizler ordusu,
sermayedar sınıfa, bizi işten atmanın kozunu
veriyor.
İşsizliğin ve kaçak işçiliğin bitirilmesi
yönünde politikalar uygulanmamasının bir nedeni
de, işçilerin emeklerinin karşılığını alma
mücadelesinde, işsizliğin ve kaçak işçiliğin
sermayedar sınıf tarafından önemli bir koz
olarak kullanılması.
Bu dönemde en çok sözü edilen başlıklardan biri
‘ekonominin büyümesi’ oldu. Ancak bu büyüme
işsizliğin azalmasını, halkın refah düzeyinin
artmasını sağlamadı. Tıpkı, enflasyonun
gerilemesinin, bu ülkenin emekçilerinin evine
daha fazla ekmek girmesini sağlamadığı gibi…
Ekonomide yaşandığı söylenen gelişim tablosu,
ülkemizin bir avuç mutlu azınlığının
koşullarında iyileşme yaratırken, geri kalan
çoğunluğun daha insanca yaşam koşullarına
kavuşmasını ne yazık ki sağlamadı.
Geçtiğimiz dönemde IMF’nin, ABD’nin, Avrupa
Birliği’nin dayatmalarıyla varlıklarımızı
satanlar, ülkemizin ve işçi sınıfımızın
çıkarlarına aykırı politikalar izleyenler,
haklarımızı gaspedenler; işçiler lehine birtakım
girişimlerde bulunmaktan ise daima kaçındılar.
Avrupa Birliği kapısında beklerken
‘demokratikleşme’, ‘özgürleşme’ yönünde ortaya
konan çabalar, sendikalar ve işçi sınıfı için
değil; yalnızca sermayedar sınıf için,
emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda gündeme
geldi.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Yasası, 4857 sayılı İş Kanunu gibi, kazanılmış
haklarımızı elimizden alan yasalar jet hızıyla
Meclis’ten geçerken; sendikal hak ve
özgürlükleri düzenleyen tasarılar beklemeye
alındı.
Örneğin, Avrupa Sosyal Şartı’nın işçi sınıfı
lehine olan hükümlerine çekince koyuldu.
Örneğin, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822
sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nda
yapılacak değişiklikler Meclis gündemine bile
giremedi.
Bilindiği gibi, 2821 ve 2822 sayılı kanunlar, 12
Eylül 1980 darbesi sonrasında, işçi sınıfının en
temel haklarını kısıtlama anlayışı ile
çıkartılmıştır. Örgütlenme, toplu sözleşme ve
grev ile ilgili ciddi engellemeler içermektedir.
Bugün dünyada küresel sendikalar birleşmekte,
sermaye kesiminin gün geçtikçe artan saldırıları
karşısında daha etkili bir güç ortaya koymaya
çalışmaktadır. Yapılması gereken küreselleşen
sermayenin karşısına, ilkeli birliktelikler
kurarak, işçi sınıfının örgütlü gücü ile
çıkmaktır.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’de de yaşanması
gereken budur. İşçi sınıfının tek bir çatı
altında birleşmesi, her işkolunda bir sendikanın
bulunması ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu
gibi işkolu sayısının azaltılması gerekmektedir.
Sendikaların toplumsal bir güç olma yetisini
hızla kaybettiği günümüzde, daha güçlü, hantal
yapıdan kurtulmuş, işçi sınıfının çıkarları
doğrultusunda siyaset üretip, bu doğrultuda
ortak hareket edebilecek yapılara ihtiyaç
vardır.
Bu sistem sürdüğü sürece, işçi sınıfının emek
gücü, üretim için ve sermayedar sınıf için
vazgeçilmezdir. İşçi sınıfının ve sendikaların,
var olan bu gücünün bilincinde olarak hareket
etmesi, bu gücün sınıfsal bir bakış açısıyla
yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu süreçte ise en
büyük görev ve sorumluluklardan biri sendikalara
düşmektedir.
Önümüzdeki dönemde, 2821 ve 2822 sayılı
kanunlarda bir an önce değişiklik yapılmasını ve
mücadeleye gazetecilik ve hatta kağıt işkolundan
arkadaşlarımızla birlikte, daha da güçlenmiş
olarak devam etmeyi umuyoruz.
Yasalarda yapılacak değişikliklerin, örgütlenme
önündeki engelleri ortadan kaldıran, toplu
sözleşme ve grev gibi işçi sınıfının en önemli
haklarını korumaya yönelik bir bakış açısıyla ve
en kısa sürede gündeme getirilmesi
gerekmektedir.
Geçtiğimiz 4 yıllık süreçte yaşanan tablo çok
özetle budur ve bu tablo, önümüzdeki dönemde
sendikalara büyük görevler düştüğünü
göstermektedir.
Seçimler yeni bitti, yeni Hükümet kuruldu.
Önümüzdeki dönemin işçi sınıfı ve sendikalar
açısından daha iyi gelişmelerin yaşandığı bir
dönem olacağını umuyoruz. Ancak bu konuda
birtakım kaygılar duymamak da mümkün değil.
Hükümetin uygulayacağı politikalarda bir
değişiklik yaşanacağına dair bir işaret yoktur.
IMF’ye, Dünya Bankası’na, ABD’ye bağımlılığımız,
özelleştirmeler ve işçi hak ve özgürlüklerine
yönelik saldırılar sürecektir.
Seçim sonrasında yapılan Meclis profili
çalışmalarından ortaya çıkan gerçek, Meclis’te
patronların ağırlıkta olduğu, işçilerin ise
Meclis toplamında etkili bir yere sahip olmadığı
yönündedir.
Patronlar, kazançlarını azaltmak pahasına
işçiler lehinde kararlar alırlar mı? “Biz çok
kazandık, biraz da işçiler kazansın” derler mi?
Demezler!
Demek ki, haklarımızı korumamız ve
ilerletmemizin bugün için tek yolu, ortak
mücadele ederek, tekrar bir basınç oluşturmak,
işçi sınıfının örgütlü sesinin Meclis’e
ulaşmasını sağlamaktır.
Sendikacılık hareketi, üyelerinin çıkarlarını
korumak gibi en temel görevini yerine getirmeye
çalışırken; sorunların çözümü siyasal alana
kaydığı noktada, mutlaka aktif siyaset içinde
olmak zorundadır. Sendikalar, sınıf bilinci
içinde yürütülecek siyasi bir mücadelenin aracı
olmalıdır.
Yukarıda sayılan sorunların hiçbiri yalnızca
işyerlerinde bağıtlanacak toplu iş sözleşmeleri
ile çözülemez. Bu sorunlarının çözülmesinin tek
yolu, sendikaların işçi sınıfı yararına siyasete
ağırlığını koyması ve gündemdeki konularla
ilgili işçi sınıfı perspektifinden basınç
uygulayabilmesidir.
Hepimizin bildiği, yakından izlediği gibi, son
yıllarda tüm dünyada sendikalar bir duraklama
dönemine girmiştir. Bu bunalımın aşılması,
sendikaların hantal yapılarından kurtulmaları
ile mümkündür. Bugün sermayedar sınıfın
saldırıları karşısında, yalnızca üyelerinin
gündelik ekonomik çıkarlarını savunmaya yönelik
politika yapan sendikaların ayakta kalması
mümkün değildir.
Özelleştirme saldırıları sonucunda kamunun
küçültülmesiyle birlikte, örgütlenmenin özel
sektöre kayması gerekmiştir. Sizin de bildiğiniz
gibi, özel sektör örgütlenmesi kamudakinden
farklıdır. Özel sektör işçisinin sendikal
bilinci de, toplu sözleşme bilinci de, kamu
işçisinden farklıdır. Özel sektörde ancak
mücadele gücü yüksek, örgütsel yapısı sağlam,
git gide yoğunlaşan neo-liberal saldırılar
karşısında sınıf siyasetini temel alan kapsamlı
bir politika üreten sendikalar örgütlenebilir.
Birer muhalefet aracı olan, temel işlevi
sömürüyü sınırlandırmak ve işçilerin daha iyi
yaşam ve çalışma koşullarına sahip olmasını
sağlamak olan sendikalar, yaşadığımız süreçte
tek tek bireylerden daha kapsamlı bir politik
bilince sahip olmalıdır.
Geçmişte bazı dönemlerde, sendikaların
üyelerinin yalnız gündelik ekonomik çıkarları
doğrultusunda mücadele vermesi yeterli
olabilmiş; o gün için üyelerinin somut gündelik
çıkarları bu mücadele ile korunabilmişti.
Neoliberal saldırıların yoğunlaştığı, sermayenin
küreselleştiği ve emperyalizmin çok sistemli bir
biçimde işçi sınıfının yaşam ve çalışma
koşullarını, kazanılmış haklarını tahrip ettiği
günümüzde ise, sendikaların yalnızca toplu iş
sözleşmeleri ile üyelerinin gündelik ekonomik
çıkarlarını koruyabilmesi imkansız hale
gelmiştir.
Sendikalar siyasi alanda ağırlıklarını
koyabilmeli, tekrar topyekün işçi sınıfının
çıkarlarını savunan bir “güç” olarak sahnede
yerini alacak girişimlerde bulunmalıdır.
Dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmeler, işçi
sınıfını ve sendikaları zor bir dönemin
beklediğini göstermektedir. İşçi sınıfına
yönelik saldırılar gün geçtikçe artmakta;
örgütlenme, toplu sözleşme ve grev hakkı gibi
işçi sınıfının en temel mücadele araçları
gayrimeşru ilan edilmeye çalışılmaktadır.
Sendikalar işlevsizleştirilmeye çalışılmakta,
örgütlenme önünde pek çok engel bulunmaktadır.
Bizlerin, önümüzdeki dönemde yapması gereken,
tüm bu saldırılar karşısında bütünlüklü bir
politika ortaya koyarak, işçi sınıfının
taleplerini tekrar duyulur kılmak yönünde
mücadele etmektir.
Bizler, bu ülkenin işçileri olarak, bağımsız ve
onurlu bir ülkede yaşamak istiyoruz.
Kaynaklarımızın yağmalanmadığı, ülkemizle ilgili
kararların uluslararası güç odakları tarafından
alınmadığı, dışa karşı daha onurlu bir
politikanın izlendiği bir ülkenin vatandaşları
olmak istiyoruz.
Bizler, emeklerimizle, vergilerimizle yapılan
işletmelerin yerli ve yabancı sermayedarlara
peşkeş çekilmesini istemiyoruz. Bu ülkenin
işçileri olarak, üretenleri olarak,
özelleştirmelerin durdurulmasını istiyoruz.
Bizler, bu ülkeyi sahiplenenler olarak, laik,
demokratik hukuk devleti ilkelerinden taviz
verilmemesini istiyoruz. Ülkemizin bütünlüğünü
ve bağımsızlığını savunuyoruz.
Ve bizler, işçiler, emekçiler, sendikalar
olarak, işçi sınıfının haklarının daha da geriye
götürülmesine izin vermemek zorundayız. Kıdem
tazminatımızı, örgütlenme, toplu sözleşme ve
grev hakkımızı tartışma konusu yapmayacağız.
Zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul hale
getiren politikaların karşısında duracağız.
Bizler, bizden öncekilerin büyük mücadelelerle
kazandığı hakları, daha ileriye götürmekle,
bizden sonraki işçi kuşaklarına daha gelişkin
haklar bırakmakla yükümlüyüz.
Bu süreçte sermayedar sınıf nasıl topyekün bir
mücadele ortaya koyuyorsa, TÜSİAD nasıl
çıkartılacak her kanunda sermaye kesiminin
görüşleri doğrultusunda bir basınç uyguluyorsa;
bizler de işçi sınıfı olarak, sendikalar olarak
basınç uygulayabilmek zorundayız.
Partilerüstü politika veya örgütsel bağımsızlık,
politikada tarafsızlık anlamına gelmemektedir.
Bugün siyasetle ilgilenmemek, emperyalizme,
ülkemizi uçuruma sürükleyenlere, kazanılmış
haklarımızı elimizden alanlara, yani mevcut
düzene ve işçi sınıfı aleyhine olan güç
ilişkilerinin sürmesinden yana olanlara destek
vermek demektir. Bizlerin de, Basın-İş Sendikası
olarak, tüm bu alanlardaki sorumluluklarımızın
bilinciyle hareket etmemiz gerekiyor.
Değerli Arkadaşlarım,
Bildiğiniz gibi, önümüzdeki aylarda
Konfederasyonumuz Türk-İş’in kongresi
yapılacaktır. Bu nedenle, yaşadığımız süreçte
nasıl bir Türk-İş’in sendikal mücadeleyi
yükseltebileceğine dair düşüncelerimi de
sizlerle paylaşmak isterim.
Sendikal mücadele, toplumdaki eşitsizlikleri,
haksızlıkları azaltmayı hedefler. Bu nedenle,
üst örgütümüz olan Türk-İş’in de haksızlıklara
karşı mücadele etmesini, haksızlığa uğrayanların
yanında yer almasını istiyoruz.
Özü, sözü belli, işçilerin, emekçilerin
çıkarları için savaşan bir Türk-İş istiyoruz.
Ülkemizin kaynaklarının emperyalist güçlerce
yağmalandığı günümüzde, işçi sınıfı eliyle
örülecek antiemperyalist mücadele içinde yer
alan bir Türk-İş istiyoruz.
Biz, demokratik refleksleri olan, yüzünü emeğe
ve emekçilere dönmüş bir Türk-İş istiyoruz.
Basın-İş Sendikası olarak bizler, böyle bir
Türk-İş’in yaratılması için geçmişte olduğu
gibi, bugün de üzerimize düşen görevi yapmaya,
sorumluluklarımızı yerine getirmeye hazırız.
Değerli Arkadaşlarım,
Bugün aynı zamanda Dünya Barış Günü… Atatürk’ün
“Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” söyleminden yola
çıkarak, dileğim o ki; terörden arınmış bir
dünyada, mutluluğa, huzura, sevgiye, hoşgörüye,
kardeşliğe ve evrensel barışa hep beraber kucak
açalım.
Genel Kurulumuzun, ülkemizin bağımsız ve daha
yaşanılabilir bir ülke haline gelmesi ve işçi
sınıfının daha insanca yaşam koşullarına
kavuşması için yürütülen mücadelede önemli bir
adım olmasını umuyorum. Genel Kurulumuza
başarılar diliyor, hepinizi sevgi ve saygıyla
selamlıyorum. |