|
Dünyanın gelişmekte olan ülkeler kümesi içinde
sayılan Türkiye, Yeni Dünya Düzeni’nin
etkilerini her geçen gün görülür bir biçimde
yaşamaktadır. Bir yandan, ABD’nin başlattığı
emperyalist savaş, diğer yandan AB ve Kıbrıs
konuları uluslararası alanda Türkiye’yi ve
bizleri derinden etkilerken; diğer yandan
serbest piyasa ekonomisi söylemiyle birlikte
ortaya çıkan krizler de yaşadığımız diğer bir
gerçekliktir. Artık Türkiye’de üretim ekonomisi
yerini hizmet ve rant ekonomisine terketmiştir.
KİT’lerin özelleştirilmesiyle, kamu sektörünün
üretim alanından tamamen çekilmesine ve kamu
kuruluşlarının piyasa koşullarına daha kolay
terkedilmesi için, bu kuruluşların işlevlerinin
en alt düzeye indirgenmesine devam edilmektedir.
Öte yandan ormanların, kıyı alanlarının talanı
da bu sürecin bir parçasını oluşturmaktadır.
Aynı şekilde, devlet yapısını doğrudan
değiştiren ve dönüştüren birçok düzenlemenin
hayata geçirilme çabalarıyla karşı karşıya
bulunmaktayız. Kamu Yönetimi Reformu olarak
lanse edilen devletin yapısını değiştirmeye
yönelik yasal düzenlemelerin yanı sıra çalışma
yaşamının ana düzenlemeleri olan İş Kanunu,
Sendikalar Kanunu, Toplu Sözleşme, Grev Ve
Lokavt Kanunu, Sosyal Sigortalar Kanunu gibi bir
dizi kanun sermayenin istekleri doğrultusunda
değiştirilmekte ve emek korumasız, güvencesiz
hale getirilirken, emeğin örgütleri de işlevsiz
hale getirilmeye çalışılmaktadır.
A)
DÜNYADA
NELER OLDU?
Dünya, çatışma ve terör ortamı yaratılarak
militarist bir çağa doğru çekilirken, 30 yılı
aşkın bir süredir uygulanan neo-liberal
politikalar zenginin daha zengin, yoksulun daha
yoksul olduğu bir toplum yaratmakta; eşitsiz
gelişim yasasına göre büyüyen ekonomik sistem,
zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki
makasın gün geçtikçe daha da açılmasına yol
açmaktadır. Bunun sonucu olarak,
2005 yılında, dünyada üretilen zenginliğin yüzde
75,5’i dünya nüfusunun yüzde 15’inin yaşadığı
gelişmiş kapitalist ülkelerde yoğunlaşmıştır.
Geriye kalan yüzde 24,5’lik gelirin yüzde 21,5’i
dünya nüfusunun yüzde 48’ini temsil eden orta
düzeyde gelişmiş ülkeler arasında
paylaşılırken, yüzde 3 ise geriye kalan yüzde
37’lik yoksul ülkeler arasında
bölüşülmektedir. Dolayısıyla dünya
ekonomisindeki büyüme Kuzey
Amerika, Batı
Avrupa, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi
ülkelerin
ekonomik performansları tarafından
belirlenmektedir. 30 yıldır sağladığı
performansıyla herkesi etkileyen Çin ve diğer
gelişmekte olan ülkelerin büyümelerini
sürdürmeleri zengin ülkelerin tüketim ve
taleplerine bağlıdır. 2004’te Çin’de kişi
başına düşen gelir 1.500 dolar iken, ABD’de
41.440,
Luksemburg’ta ise 56.380 dolardır. Dolayısıyla,
zengin ülkelerdeki talep genişlemesiyle
dünya ekonomisindeki büyüme arasında doğru bir
orantı vardır.
1. Büyüme ve Enflasyon
2006 yıl sonu enflasyon beklentisi gelişmiş
ekonomilerde yüzde
2,6’dır. Bu
oranın petrol fiyatlarındaki artışın
zayıflamasıyla birlikte 2007
yılında bir
miktar düşmesi, gelişmiş ekonomiler için yüzde
2,3, yükselen piyasalar ve gelişmekte
olan ülkeler için ise yüzde 5 olması
beklenmektedir.
Mayıs-Haziran 2006 döneminde küresel piyasalarda
oluşan sert dalgalanma
ise uluslararası piyasalarda öngörülebilirliğin
azalmasına, risk primlerinin yüksek seviyelere
çıkmasına ve dünya genelinde borsa endekslerinin
gerilemesine neden olmuştur. Fiyatlardaki en
büyük değişim
2005
genelinde ve 2006 başında aşırı değerlenen;
ancak mali piyasalardaki dalgalanma sonucu
yabancı yatırımcılar tarafından büyük miktarda
sermaye çıkışlarının yaşandığı
piyasalarda görülmüştür. Sermaye çıkışları,
Mayıs ortası ve Haziran sonunda, Güney Afrika,
Kolombiya ve Türkiye
gibi
ülkelerin ulusal paralarında yüzde 10’u aşan
değer kayıplarına neden olmuştur.
2005 yılında kısmen artan kamu gelirlerinin
etkisiyle, bütçe açıklarının
GSYİH’ye oranı, yükselen piyasalar ve gelişmekte
olan ülkelerde yüzde 1,7’den yüzde 0,9’a
gerilemiştir. Gelişmiş ekonomilerde ise bu oran
yüzde 3,3’ten yüzde 2,7’ye düşmüştür.
2005 yılında yükselen piyasalar ve gelişmekte
olan ülkelerdeki dış borç miktarının arttığı;
ancak dış borcun GSYİH’ye oranının azaldığı ve
yüzde 28,9
seviyesinde olduğu görülmektedir. Ayrıca, cari
işlemler dengesi fazla veren ve döviz rezervleri artan Rusya, Arjantin, Brezilya ve
Nijerya gibi bazı ülkelerin dış borç
geri ödemeleri artmıştır.
2. Küreselleşme: Eşitsizlik, İşsizlik ve Sömürü
Dünya ekonomisindeki bu gelişmelere rağmen bu
yeniden yapılanma süreci dünyadaki
eşitsizlikleri giderek arttırmaktadır. Bütün bu
sürecin arkasında uygulanan neo-liberal
politikalar bulunmaktadır. 1980’lerin
başlarından bu yana, kapitalist devletler yeni
liberal politikaları ve kurumsal değişimleri
sürdürüyorlar. Latin Amerika, Afrika, Asya ve
Doğu Avrupa’daki çevre ve yarı-çevre ülkeler
de, önde gelen kapitalist devletlerin
ve
uluslararası para kurumlarının (IMF ve
Dünya Bankası) baskısı altında, ekonomilerini
yeniden
liberal iktisadın istemleriyle uyumlu biçimde
yeniden yapılandırmak üzere “yapısal
uyumlar”, “şok tedaviler” ya da “ekonomik
reformlar”
uygulamaktalar.
Yeni liberal
kapitalizm koşulları altında, onlarca yıllık
toplumsal ilerleme
ve kalkınma çabaları geriletilmiş, küresel
gelirdeki ve zenginlikteki adaletsizlik
önceden görülmemiş düzeylere ulaşmıştır.
Dünyanın büyük
bir çoğunluğunda, çalışan sınıflar yoksullaşmaya maruz kalırken, ülkeler
bütünüyle sefalete sürüklenmişlerdir.
• 1981-2001 yılları arasında yoksul sayısı 2,5
milyardan yaklaşık 2,7
milyara çıkmıştır.
• Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki gelir
farkı büyüktür.
Örneğin 2004 yılında Kuzey Amerika, Batı Avrupa
ve Japonya’da kişi
başına yıllık gelir 25.000 $’ın üzerindeyken,
düşük gelirli 61 ülkede bu
rakam 765 $ ve altındadır. 1990 yılında ortalama
bir ABD vatandaşı ortalama
bir Tanzanyalıdan 38 kat daha zengindi; bugün bu
fark 61 kattır. Forbes dergisinin yayınladığı
dünyanın en zengin 500 kişisinin toplam geliri,
en yoksul 416 milyon kişinin gelirinden daha
fazladır.
• Ülke içi gelir eşitsizliğinde artış vardır.
Ülkelerin büyük bir çoğunluğunda
gelir dağılımı daha da bozulmuştur. Dünya
nüfusunun yüzde 80’inin yaşadığı 53 ülkede gelir
eşitsizliğinde son 20 yıl
içinde artış
vardır. Gelir dağılımının biraz düzeldiği 9 ülke
ise dünya nüfusunun yalnızca yüzde 4’ünü
barındırmaktadır.
• Brezilya’da nüfusun en yoksul yüzde l0’luk
bölümü ulusal gelirin yalnızca yüzde 0,7’sini,
en zengin yüzde l0’luk bölüm ise gelirin yüzde
47’sini almaktadır. Örneğin Zambiya’da en
zengin yüzde l0’luk kesimin geliri, en yoksul
yüzde l0’luk kesimin gelirinin 42 katıdır.
• 1995-2005 yılları arasında dünyada çalışma
çağındaki nüfus 3,9 milyardan 4,64 milyara yükselmiş, bu artışın büyük bölümü gelişmekte olan
ülkelerde gerçekleşmiştir. Gelişmekte
olan ülkelerde çalışma çağındaki nüfus yılda
ortalama yüzde 2 artışla 3,16 milyardan 3,85
milyara çıkmıştır. Sanayileşmiş ülkelerde ise
çalışma çağındaki nüfus 1995-2005 arasında yılda
ortalama yüzde 0,8 artmıştır.
• 15-24 yaş grubundaki gençler işgücü
piyasasına girmektedir. Gelişmekte
olan ülkelerin çoğunda genç işsiz oranı yetişkin
işsiz oranının 2-3 katı düzeydedir. Bu
durumdan en fazla etkilenenler de genç
kadınlardır.
• 1980’lerin başlarından itibaren gelişmekte
olan ülkelerin çoğunun ithal
ikameci politikalardan ihracata dayalı
politikalara zorlanması sonucunda, 1994-2004
arasında gelişmekte olan ülkelerin ihracatı
dünyadaki toplam
ihracatın
yüzde 28’inden yüzde 33’üne
yükseldi. Bununla birlikte yalnızca 22
gelişmekte olan ülke, ihracatını mamul mallara
kaydırabildi. Bunu yapamayan ülkelerin
ihracatı ya mevcut düzeyinde kaldı ya da azaldı.
Böylece çok sayıda gelişmekte olan ülke küresel
ekonominin kıyısına itildi.
İhracat alanında gelişmekte olan ülkelerin
birbirinden farklı bir seyir izlemesi istihdama
da yansıdı. Pek çok ülkede bu niteliksiz işçi
birikimi
ücretlerin, işçi sağlığı ve iş güvenliği de
dahil çalışma koşullarının iyileşmesini
frenledi. Öte yandan kolay bulunmayan nitelikli
işçilerin ücretleri yükseldi. Bazı
ülkelerde bu yeni imalat sanayii işyerlerinde
çalışan işçiler,
gerek yasaların ya da bu yasaların uygulanmasını
sağlama mekanizmalarının
yetersizliği; gerekse işlerini kaybetme riski
nedeniyle sendikalaşma hakkını kullanmada
zorluklarla karşılaştı.
Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunun
ihracatı artarken, niteliksiz
işçilerin gerçek ücretlerinde düşüşler yaşandı,
nitelikli ve niteliksiz işçilerin ücret farkı
açıldı. Benzer bir durum kadınların ve
erkeklerin
ücretleri arasında da geçerlidir.
Ticarette serbestleşme sanayileşmiş ülkelerdeki
işgücü piyasasını
zayıflatmaktadır. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma
Örgütü (OECD) üyesi
ülkelerde 1990-2002 döneminde ticaretin gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı
yılda yüzde 2,5 oranında artış göstermiş,
1990 yılında OECD ülkelerinde yüzde 6,1 olan
işsizlik oranı, 2004 yılında yüzde 6,9’a
çıkmıştır.
1990 sonrası dönemin önemli bir bölümünde
doğrudan yabancı yatırımlardaki
artış, ticaretteki artıştan daha hızlıdır.
Ticaretteki yapı değişikliği doğrudan
yabancı sermaye yatırımlarının da
farklılaşmasına yol açmıştır.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımları önceleri
gelişmiş ülkelerin büyük piyasalarına
yönelmekteyken, 1990’lardan itibaren ihracata
odaklanan gelişmekte olan ülkelere
yönelmiştir.
Bazı ülkeler yabancı sermayeyi ülkeye çekebilmek
için sermaye girişini
ve kâr transferini kolaylaştırmış, serbest
bölgeler kurmuştur. Mevcut
şirketlerin
birleşmesi ya da birbirini satın alması, yeni
alanlara yatırım yapılmasından daha hızlı bir
gelişim kaydetmiştir. Bu durum özellikle kamu
işletmelerini yaygın bir biçimde
özelleştiren ülkelerde yaşanmıştır.
Son 15 yıl içinde doğrudan yabancı sermaye
girişlerinin yaklaşık üçte ikisi gelişmiş
ülkelerden gelişmiş ülkelere olmuştur.
Gelişmekte olan ülkeler
yalnızca üçte birlik bir pay almıştır.
2004 yılı itibariyle 70.000 çokuluslu şirketin
690.000 yabancı iştiraki bulunmaktaydı ve bu
şirketler dünya üretiminin
yüzde
10’unu, dünya ticaretinin üçte birini ve
yatırımların yüzde 10’unu temsil etmekteydi.
Hükümetler ülkeye yabancı sermaye çekmek için
benimsedikleri politikaları savunurken öne
sürdükleri gerekçelerden biri, bu yabancı
sermayenin iş olanağı yaratma potansiyelidir.
Ancak hükümetler bunu yapmaya çalışırken
yabancı sermayeye teşvik sağlamak amacıyla
işçileri koruyucu
mevzuatı da zayıflatmaktadır.
OECD’nin doğrudan yabancı sermaye için rekabete
ilişkin bir çalışmasında,
bu rekabetin çalışma standartlarını geriletme
tehlikesinin her zaman var olduğu belirtilmekte,
ancak çalışma standartlarının geri olduğu bütün
ülkelerin yabancı sermaye çekemediği de
vurgulanmaktadır.
Görüldüğü gibi “serbest piyasa ekonomisi”
denilen süreç ulusal ve uluslararası düzeyde her
an eşitsizlikler üretmektedir. Bu koşullarda
ulusal üretimin dış piyasa koşullarına ve
taleplerine göre belirlenmesi, tekelleşmeye,
tarımsal üretimde ve hayvancılıkta,
ormancılıkta, madencilikte gerilemeye, kentler
ve bölgeler arası eşitsiz gelişmeye neden
olmaktadır. Yeni dünya düzenine ayak uyduramayan
kent ve bölgelerin geri kalmasına, hizmet
sektörünün ve rant ekonomisinin merkezi durumuna
gelen kentlerin mega ölçeklere ulaşmasına,
nüfusun ve sermayenin bu merkezlerde
yoğunlaşmasına yol açmaktadır. Buna koşut olarak
yaşadığımız üretim sürecindeki değişim de emek
gücünü yeniden biçimlendirmekte teknolojileri ve
meslekleri değiştirmektedir. Bu yeni durum,
istihdamı daraltmakta, sendikalaşmayı
dağıtmakta, ücretleri düşürmektedir.
Yeni dünya düzeninin oluşturulması için tam
istihdamı bozarak kuralsızlaştırmayı amaçlayan
ve post-fordist üretim tekniklerini egemen
kılmaya yönelen neo-liberalizm ya da yeni
sağcılık, Dünya Bankası ve IMF’nin yapısal uyum
programları ile tüm dünyada egemenliğini
pekiştirmeyi başardı. Yapısal uyum
programlarıyla özellikle Güneydoğu Asya, Afrika
ve Latin Amerika’da geri kalmış ülkeler büyük
borç yükü altına sokuldu ve sistem, kamu sektörü
etkisizleştirilerek uygulanmaya başlandı. Bu
yeni yapılanma sürecinde “sosyal devlet” ve
sendikal örgütlülük parçalanarak toplumsal
sorumluluğu olmayan birey öne çıkarıldı. Emek
sermaye çelişkisinin üzeri örtülmeye çalışılarak
yeni çelişkiler ön plana çıkarıldı. Örneğin
etnik çelişkiler derinleştirildi. Yugoslavya’da
yaşanan durum bunun en güzel örneklerinden
birisidir. Böylece serbest piyasa ekonomisinin
egemenliğinin sürekliliğini sağlamak için işçi
sınıfının büyük mücadeleler sonucunda elde
ettiği haklar yok edilmeye başlandı. İşgücü
piyasaları bozulmaya çalışıldı ve böylece ucuz
işgücüne ulaşılması amaçlandı.
3.
Emperyalizm, Savaş ve Çatışma
Dünyanın yeni zenginleri bununla da yetinmiyor.
Kapitalizmin bu aşamasında yeni arayışlarla,
yeni savaşlarla, yeni keşiflerle servetini daha
da büyütmek istiyor. Bunlardan birisi İsrail’in
Filistin’e karşı sürdüğü insanlık dışı
uygulamalardır. Filistin topraklarını işgal
eden, insanların evlerini, yurtlarını yıkarak
onları göçe zorlayan, kadın, çocuk demeden
öldüren İsrail, kendi emperyalist çıkarları için
Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmektedir.
Bir diğer olay da kuşkusuz 11 Eylül ve
sonrasında yaşananlardır. Amerikan Havayollarına
ait dört uçağı kaçıran teröristlerin New
York’taki ikiz kulelere ve Amerikan Savunma
Bakanlığı’nın bulunduğu Pentagon’a yaptıkları
intihar saldırıları yaklaşık 5000 kişinin
ölümüne ve binlerce insanın yaralanmasına neden
olurken, bu saldırılardan sonra Amerika’nın
uluslararası politikasında keskin bir dönüş
yaşanmış ve özellikle bu saldırıların arkasında
olduğu iddia edilen ABD’nin soğuk savaş
döneminde CIA aracılığıyla eğittiği ve SSCB’ye
karşı Afganistan’a gönderdiği Usame Bin Ladin ve
örgütü El Kaide için dünya genelinde bir sürek
avı başlatmasına neden olmuştur.
Özellikle Clinton’un başkanlığı döneminin
sonunda yapılan bazı reformlar ve ABD
şirketlerinin içerisinde bulunduğu ekonomik
durgunluk ABD ekonomisini özellikle AB ve
Japonya öncülüğündeki bölgelere karşı göreceli
olarak dezavantajlı bir konuma iterken, ABD’nin
yurtiçi piyasalardaki ELRON gibi skandallarla
ortaya çıkan mali dengesizlikler ve serbest
piyasa ekonomisinin yarattığı işsizliğin yol
açtığı tüketimdeki gerileme, ABD kapitalizmi
açısından tehlike sinyallerinin çaldığını
göstermekteydi. İşte, 11 Eylül ile başlayan yeni
dönem bir yandan ABD’nin özellikle 1960’lı
yıllarda yaşadığı Vietnam deneyi ve ardından
1991 yılındaki Körfez Savaşı deneyimlerini
unutturmakta ve ABD kapitalizmi için ihracatın
arttırılması tek çıkış noktası olarak
görülmekteydi. Özellikle diğer batı
ekonomilerinin sahip olamadığı Ortadoğu pazarı
ve Türki Cumhuriyetlerin oluşturdukları pazar,
bu açıdan ABD için krizden çıkış noktası
oluşturmaktaydı.
George W.Bush’un 11 Eylül’ün hemen sonrasında
yaptığı açıklama da bu politik dönüşümü
simgelemekteydi. Artık, ABD kendi çıkarları için
teröristlere yardım eden ülkelerin hepsine karşı
savaş açıyordu ve bu savaşın kesin bir tarihi
yoktu. ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına
karşı hareket eden bütün ülkeler tehdit
edilmekteydi. Bu politik dönüşümün izleri
içeride özellikle Müslümanlara yönelik şiddet
hareketini başlatırken diğer yandan ülke
genelindeki muhalifler de sindirilmek
istenmekteydi. Nitekim, 1945 sonrası dönemde
özellikle McCarty tarafından başlatılan soğuk
savaş benzeri bir örgütlenmeye giren ve rejime
muhalif olanlara yönelik medya ve devlet
aracılığıyla bir dizi yıldırma ve baskı
politikası devreye sokulurken, diğer yandan da
bu stratejinin uluslararası alandaki ilk adımı
atılıyordu: Afganistan deneyi. Özellikle ABD
basını tarafından da dile getirildiği üzere Irak
savaşının bir provası niteliğinde olan
Afganistan’a yönelik operasyon gerçekten de
insanlık adına bir yüz karası oluşturmaktaydı.
SSCB işgaliyle karşılaştıktan sonra ülke
içindeki köktendinci grupların iç çatışmalarını
yaşamış ve bu süreçte oldukça yoksullaşmış bir
halk vardı ABD’nin karşısında. Özellikle yeni
teknolojilerin ve savaş stratejilerinin
denendiği bu savaşta Birleşmiş Milletler
tarafından yasaklanan Halı Bombaları ve
seyreltilmiş Uranyum içeren bombaları da
kullanan ABD, bir anlamda gövde gösterisinde
bulunuyordu. Sonuç, onbinlerce masum insan öldü,
ancak ABD’nin Afganistan’a saldırı sebebi olarak
dile getirdiği Usame Bin Ladin ve El Kaide
örgütü yakalanamadı.
4.
IRAK: 21.Yüzyıl Emperyalizminin Kanlı Deney
Alanı
Bunun ardından bütün dünya ABD’nin sonraki
açıklamalarının hedefinin ne olduğunu gördü:
Irak. El Kaide ile bağlantısının olduğu ve
elinde nükleer ve biyolojik silahların bulunduğu
iddia edilerek Irak’a yönelik bir savaş
kampanyası başlatılırken, İngiltere Hükümeti de
halkına rağmen bu koroda yerini almakta
gecikmedi. Asıl amaç, Ortadoğu petrolleri ve
pazarıydı. Pastadan pay alma savaşıydı bu savaş.
Bütün dünyada milyonlarca kişi istilaya karşı
çıkarken ABD ve ABD şirketleri savaş başlamadan
savaş sonrası programlarını yapmışlardı bile.
İngiltere’de, Fransa’da, ABD’de milyonlarca
kişinin sokaklara çıkarak istilayı önlemek için
hükümetlerine yaptığı çağrılar yanıtsız kalırken
ABD 20 Mart 2003 günü emperyalist emellerini
hayata geçirmeye başladı.
4 yıl önce başlayan işgalin Irak’ı bu hale
getireceğini aşağı yukarı tahmin ediyor ancak
böylesine korkunç manzaraya yol açabileceğini
kimse düşünmüyordu. 20 Mart 2003 tarihinde
başlayan bombardımanı, Amerikan
yönetimiyle birlikte işgalin dünya ve
Türkiye’deki yandaşları hem küstah hem de vahşi
bir açgözlülükle alkışlamışlardı. Gözlerini
sadece “her türden çıkar” bürümüş, insanlıktan
nasibini almamış işgal yandaşları artık
eserleriyle “övünebilirler”. 4 yıl sonra Irak’ın
durumuna bakıp hâlâ “demokrasi” nutukları
atabiliyorlar mı, merak ediyoruz.
4 yılın sonunda Irak konusunda çoğu kez “sözün
bittiği yer” noktasına geldik. İnsanlığın,
vicdanların sorgulandığı olaylarla karşılaştık.
Bir işgalin
nelere yol açtığını; bölgedeki zemini kaydırarak
yaşananların sadece Irak’la sınırlı
kalmayacağını da biliyoruz.
Irak’ta bugün hâlâ kimse geleceği göremiyor. 4
yılda öldürülen insan
sayısı
belirsiz; ancak yarım milyon insanın hayatını
kaybettiği tahmin ediliyor.
Ülkenin sadece alt yapısı değil, tüm yetişmiş
insan malzemesi yok olmuş durumda.
İşgalin körüklediği mezhep savaşları yüzyıllar
sonra yeniden hortladı.
Irak içinde 2 milyon kişi sadece Sünni ve Şii
oldukları için yaşadıkları yerleri terk etti. 2
milyon kişi ise Suriye, Ürdün, Türkiye gibi
ülkelere kaçtı. 4 milyonluk bu sayı 1948’deki
büyük Filistin sürgününden daha
fazla.
Kentler, mahalleler hatta sokaklar bölündü.
Sünniler hem Amerikan işgaline karşı
savaşıyor hem de bombalı saldırılarla birçok
masum Şii’yi
öldürüyor. Şiiler ise, iktidarda olmanın gücü ve
Irak ordusu ve polisiyle Sünnileri
kesiyor, işkence yapıyor. Osman, Ömer, Ali’lerin
bu isimlerle yaşama şansı yok. Öyle ki artık
Bağdat’ta herkes çifte kimlikle dolaşıyor.
Önünüzü kimin kestiğine bağlı olarak kimlik
gösteriliyor.
Orta Irak’ta Ramadi, Bakuba gibi kentlerin bazı
bölgelerine El Kaideciler hâkim; şeriat
kuralları uygulanıyor. Irak’ın yerli
direnişçileri ise El Kaide’nin bu
uygulamalarından rahatsızlar. Üniversitelerde
öğretim üyesi kalmamış durumda, öldürülmeyenler
ülkeyi terk ediyor. Özellikle kız öğrencilere
yönelik saldırılar düzenleniyor; bunların
arkasında Şiilerin
“ölüm
mangaları” var. Her ay en az 3 bin Iraklı farklı
saldırılarda hayatını kaybediyor. Yani ülkede
işgalin zemin oluşturduğu bir katliam yaşanıyor.
Ülke fiilen üçe, Bağdat ikiye bölünmüş durumda.
Peki tüm bu manzara karşısında işgalciler ne
yapıyor? Sorunun yanıtı
kocaman bir hiç. Sanki sorunun kaynağı kendileri
değilmişçesine Irak’a
komşu ülkelerden çözüm bulmalan için yardım isteniyor. Atılan her adım
Irak’ı kurtarmaktan çok işgali
“kurtarmayı” amaçlıyor.
Çöken sadece plan değil. İşgal ABD ordusunu da
çürütüyor. Amerikan yönetiminin ipliğini pazara
çıkaran gazetecilerden Seymour Hersh, “ABD
ordusunun tarihin hiçbir döneminde bu kadar
vahşi olmadığını” söylüyor.
Aralarında 6 çocuğun da bulunduğu 24 kişinin
öldürüldüğü Hadisa katliamının
sorumlularından biri olan Çavuş Frank Wuterich,
“evlere önce el bombası attık. Sonra gidip arama
yaptık. Çocuklar can çekişiyordu” diye ifade
verirken askerlerin ne kadar vahşileştiğini
ortaya koyuyor. Çavuş Wuterich “Biz ne
gerekiyorsa onu yaptık. Bugün olsa yine tetiği
düşünmeden çekerim” diye bitiriyor ifadesini.
İşgal giderek herkesi, hepimizi kirletiyor.
ABD, bir yandan Irak’taki çıkarları için savaş
suçu işlemeye devam ederken diğer yandan da
Suriye ve İran’a dönük faaliyetler içerisinde
yer alarak 20. Yüzyılın başından itibaren Büyük
Ortadoğu Projesi adı altında yürüttüğü petrol
sahalarını ele geçirmek için Ortadoğu’nun tek
hakimi olma düşünü adım adım hayata
geçirmektedir. Bu amaçla İsrail ile işbirliği
içerisinde Suriye’de suikastlar düzenlemeden
Lübnan’ın İsrail tarafından işgal edilmesi ve
sivil halka yönelik kamuoyuna da yansıyan
saldırılar ve vahşete varan davranışları
karşısında BM’den karar çıkmasını engellemeye
kadar varan bir dizi faaliyeti yürütmektedir.
Özellikle Filistin’e yönelik İsrail’in yürüttüğü
insanlık dışı ve uluslararası alanda bile hoş
karşılanmayan saldırılar ve ambargo hususunda da
aynı suskunluğu göstermekte sakınca
görmemektedir.
Petrol rezervlerini ele geçiren ABD, şimdi de
Ortadoğu pazarını ele geçirmek ve İsrail ile
olan işbirliği çerçevesinde bölgedeki
hâkimiyetini perçinlemek istemektedir. Ancak,
istila sonrasında karşısında kaybedecek bir şeyi
olmayan ve gerilla mücadelesi verenleri görmüş
ve ordusunun bu konuda deneyimi olmadığı için
de, istila sırasında verdiği kaybın çok çok
ötesinde kayıplar vermeyi göze almak zorunda
kalmıştır. 1 Mart 2003 tarihinde Ankara’dan AKP
Hükümeti’ne seslenen yüz binler Türkiye’nin
emekçi çocuklarının açık emperyalist
politikaların jandarmalığını yapmak için, bile
bile ölüme gönderilmesine karşı, bu vahşi
saldırıya karşı bir duruşu sergilerken bütün
dünya halkları da bu karşı duruşu saygıyla
karşılıyordu. Tezkerenin reddedilmesinin
ardından bugün ABD, saplandığı bu bataktan
kurtulmak için yine bizim çocuklarımızı
istemektedir. Ortadoğu’da yıllarca sürecek kanlı
bir süreçte ülkemizle, kendi vatanını korumaya
çalışan Irak halkını karşı karşıya getirerek
bölgeyi istikrarsızlaştırmayı hedeflemektedir.
Bizler, TBMM’ye ve yetkililere bu kirli savaşa
ortak olunmaması ve çocuklarımızın ölüme
gönderilmemesi için bütün işçi sınıfı adına bir
kez daha seslenmeyi bir görev ve sorumluluk
addediyoruz. Tarih, bunun hesabını bu kararı
verenlerden mutlaka sorar.
Dünyanın tamamını ilgilendiren böyle bir süreç
yaşanırken uluslararası alanda yapay gündemler
de oluşturulmaktadır. Özellikle seçim
süreçleriyle bağlantılı olarak bazı ülkelerde
sürekli olarak Ermeni soykırımı tartışmaları
sürekli gündeme getirilmektedir. Nitekim,
Fransa’da “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi
yasaklayan ve hapis cezası getiren yasanın
Fransa Meclisi’nden geçmesi de bu gelişmelerden
bir tanesidir. Siyaseti de seçimlere yönelik
çıkar çatışmalarına alet eden bu yaklaşım tarihe
yüz karası olarak geçmiştir. Birçok Fransız
aydın bunu açıkça kınamıştır.
5.
IMF- Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü:
Dünyanın Ekonomik İşgali
ABD bir yandan savaş aracılığıyla petrol
kaynaklarına ve Ortadoğu ve Türki Cumhuriyetleri
pazarlarına hakim olmak için vahşi saldırılarına
devam ederken öte yandan da IMF ve Dünya
Bankası, Dünya Ticaret Örgütü aracılığıyla dünya
pazarlarını da kendi tekeline alma
gayretindedir. Özellikle MAI’yle birlikte ulusal
hükümetleri ve ekonomik bağımsızlığı yok etmeye
çalışan zenginler, yapısal uyum programları
aracılığıyla da devletleri ve örgütleri
çökertmektedirler.
IMF ve Dünya Bankası’nın uluslararası düzeyde
yürüttüğü bu yapısal uyum programları, hemen
hemen tüm ülkelerde üretimin yapısıyla istihdamı
çok önemli ölçüde etkilemiştir. Sendikal
hareketin olumsuz etkilenmesine yol açan bu
etmenler çok yönlüdür. Bir yandan hizmet sektörü
genişlerken sanayi ve tarım sektörü
daralmaktadır. Teknolojik gelişmeler sonucu emek
yoğun teknolojilerin yerini sermaye yoğun
teknolojiler almakta, kaçak ve güvencesiz
emeğin, göçmen işçilerin egemen olduğu kayıt
dışı sektör büyümekte, özelleştirme ve devleti
küçültme politikaları devreye girmekte, esneklik
genişlemekte ve yaygınlaşmakta, işsizlik hızla
artmakta, kısacası devletin sosyal devlet olma
özelliği terk edilmektedir.
Aynı şekilde neo-liberal politikalara karşı işçi
kesiminin tepkileri de değişmektedir. Her şeyden
önce Türkiye’de bu güne kadar başarılamamışsa
da, dünyada uluslararası işçi konfederasyonları
ve federasyonları tek çatı altında toplanmıştır.
ICFTU ve diğer federasyonlar birleşmiştir. Bu
birleşmenin, git gide yoğunlaşan neo-liberal
saldırılar karşısında, işçi sınıfının
çıkarlarını koruyan bir mücadele çizgisini
yükseltmede etkili olmasını umuyoruz. Bizler de
aynı şeyi Türkiye’de yaşama geçirmeli ve bütün
sendikal hareketin tek çatı altında toplanması
için çaba göstermeliyiz.
Diğer taraftan geride bıraktığımız dönemde IMF
ve Dünya Bankası’na isyan eden ve ilişkilerini
koparan ülkeler oldu. Özellikle, Venezuella,
Ekvador, Brezilya ve Arjantin gibi Latin Amerika
ülkelerinden sonra Angola’da IMF ile yollarını
ayırdı.
Afrika’nın Nijerya’dan sonra en fazla petrol
rezervine sahip ve en yoksul ülkelerinden biri
olan Angola, 13 Mart 2007’da IMF’ye gönderdiği
mektupla, IMF politikalarının Angola ekonomisine
ve istikrarına katkı sunamayacağı gerekçesi ile,
artık IMF politikalarına bağımlı olunmayacağını
bildirdi.
6.
Latin Amerika Direniyor
Bütün bu olumsuzlukların yanında, dünyada iyi
gelişmeler de olmaktadır. Özellikle Latin
Amerika’da ardı ardına sol partiler iktidara
gelmektedir. Venezüella Başkanı Chavez’in ABD’ye
kafa tutan açıklamalarını hepimiz okumaktayız.
Ekvador başkanı Rafael Correa da işçi kökenli
biri olarak sol adına iktidara gelirken, Şili’de
de yine sol iktidardadır. Brezilya’da sendikacı
kökenli sol Başkan Lula da Silva ikinci kez
seçimlerden galip çıkmıştır. Küba, ABD
ambargosuna karşı direnişinde artık yalnız
değildir. Amerika kıtası yavaş yavaş sömürgeci
ABD emperyalizminin desteklediği neo-liberal
politikalara karşı halkçı politikaları devreye
sokmakta, Latin Amerika’da ciddi dönüşümler
yaşanmaktadır.
Venezüella’da, Bolivya’da, Arjantin’de,
Brezilya’da ve kıtanın daha birçok ülkesinde
iktidara gelen solcu liderler, neo liberal
politikaları bir kenara itiyor ve aralarındaki
ittifakları güçlendirerek, alternatif bir güç
yaratıyorlar. Latin Amerika’nın pek çok
ülkesinde ezilen halklar “Alternatif Vardır”
diye haykırıyorlar tüm dünyaya.
İktidara gelen sol iktidarlar, halkın yaşam
koşullarında ciddi düzelmeler sağlayan radikal
değişiklikler ortaya koyarken; bu ülkelerde
yaşanan dönüşüm de tüm dünyada yankı bulup,
özellikle az gelişmiş ülkelerin halklarına umut
oldu. Aşağıda bu ülkelerin bazılarında
yaşananlar kısaca ele alınmaktadır:
BOLİVYA:
Sosyalizme Doğru Hareket Partisi’nin (MAS)
lideri Evo Morales, Aralık 2005’te yapılan
seçimlerde açık farkla cumhurbaşkanı seçildi.
Morales, Bolivya’da nüfusun yarıdan fazlasını
oluşturan yerli Aymara halkından olup 19.
yüzyılın başından bu yana iktidara gelen ilk
cumhurbaşkanı olma özelliği de taşıyor.
Eski bir çoban ve bir sendikacı olan Evo Morales,
seçim sonrasında yaptığı ilk basın
toplantısından beri ABD’ye ve emperyalizme karşı
tavrını net bir biçimde ortaya koyuyor. Morales,
1 Mayıs 2006’da, on yıl önce özelleştirilerek
yabancı şirketlere verilen doğalgaz kaynaklarını
kamulaştırdığını ilan etti. Ardından da, toprak
reformu programına hız verdi. Morales, yerli
halkın kutladığı bir festivalin ilk gününde
düzenlenen törende, yoksul yerli halka toprak
dağıtımı yapacağını, küçük ölçekli tarım
işletmelerinin sanayileştirileceğini ve bir
tarım devrimi gerçekleştirileceğini duyurdu. Bu
konularda en büyük destekçisi ise Venezüella
devlet başkanı Hugo Chavez. Ancak Bolivya’da
bugün yerine getirilmeye çalışılan, eğitim
sisteminin iyileştirilmesi, yeni iş sahalarının
yaratılması ve yoksulların temiz su gibi temel
gereksinimlerinin karşılanması gibi vaatlerin
çoğu için ciddi miktarda para gerekiyor ve bu da
yeni hükümetin karşı karşıya bulunduğu en önemli
sorun.
VENEZÜELLA:
İlk kez 1998’de devlet başkanı seçilen Hugo
Chavez, sonrasında yapılan seçim sonucunda açık
farkla tekrar seçilerek görevini sürdürdü.
Başkanlığı dönemi boyunca ABD emperyalizmine
karşı tavrını her fırsatta dile getiren ve
ülkede radikal değişiklikler yapan ve bugünkü
süreci ‘Bolivarcı Devrim’ olarak adlandıran
Chavez; Venezüella burjuvazisinin ve ABD’nin
hedefi haline gelerek pek çok darbe ve suikast
girişimine uğradı.
Chavez, ABD liderliğindeki ticaret anlaşmalarını
reddediyor; Küba ve Bolivya gibi ülkelere ucuz
petrol satıyor. Dünyanın 5. büyük petrol
ihracatçısı olan Venezüella’da, devletleştirilen
petrol kaynaklarından sağlanan gelir, 2006
bütçesinde yüzde 41’lik bir paya sahip olan ve
‘misyon’ adı verilen sosyal programlara
aktarılıyor. Bugüne kadar ülkede;
• Sağlık misyonu sayesinde, ülke genelindeki
yoksul bölgelerde yaklaşık 5 bin klinik kuruldu
ve bu kliniklerde verilen ücretsiz sağlık
hizmeti, daha önce hiç hastaneye gidememiş 1,5
milyon kişinin tedavi olanağına kavuşmasını
sağladı.
• Chavez’den önceki dönemlerde büyük toprak
sahiplerine tahsis edilmiş 3 milyon hektar
arazi, 70 bin yoksul aileye dağıtıldı ve
çiftçilere düşük faizli krediler sağladı.
• Okuma-yazma ve eğitim kampanyası ile 1,5
milyon yoksulun ücretsiz temel eğitim alması
sağlandı. Okula kayıt olamayan çocukların yüzde
90’ı okula kaydoldu, yüz binlerce kişi maddi
olanaksızlıklar yüzünden yarıda bırakmak zorunda
kaldıkları lise ve üniversite eğitimlerini
tamamladı.
• Bir dağıtım, pazarlama ve sevkiyat programı
olan Mercal’dan 21 milyon Venezüellalı
faydalandı. Mercal, dışlanmış yoksul nüfusun
temel besin maddelerine ulaşmasını güvence
altına almak için kurulmuştu ve günümüzde 400
ürün program kapsamında toplumun tüm kesimlerine
sunuluyor.
• 1 Mayıs 2007’de Chavez, 1 Mayıs hediyesi
olarak asgari ücreti yüzde 20 oranında
artırdıklarını, özel sektöre ait son dört petrol
tesisini kamulaştırdıklarını açıkladı. Ayrıca,
günlük çalışma süresinin azaltılması konusunda
çalışmaların sürdüğü ve 2008 yılı 1 Mayısı’na
kadar günlük çalışma süresinin 8 saatten 6 saate
kadar düşürülmesi yolunda çaba gösterildiğini
ifade etti.
Tek kutuplu dünyaya karşı Chavez; Küba,
Brezilya, Bolivya, Uruguay ve Arjantin’le
imzaladığı anlaşmalarla “Latin Amerika İçin
Bolivarcı Alternatif” başlığı taşıyan ve
İspanyolca ALBA olarak anılan yeni bir ittifak
oluşturuyor. ALBA kapsamında bu ülkeler arasında
pek çok anlaşma imzalandı ve sağlıktan, eğitime,
ucuz petrole kadar birçok konuda aralarında çok
avantajlı ilişkiler oluşması sağlandı. Örneğin
2004 yılında imzalanan anlaşmaya göre Küba
Venezüella’ya ucuz petrol karşılığında 15.000
doktor gönderdi ve 2000 Venezüella’lı öğrenciye
kapılarını açtı. Küba, 10 yıl boyunca yeni tıp
öğrencilerini ülkesinde ağırlamaya devam edecek.
EKVADOR:
15 Ocak 2007’de başkanlık görevine başladığı
günden beri ülkenin ekonomik ve sosyal yapısını
değiştirmek için çaba gösteren Rafael Correa,
sosyal adaletin geliştirilmesi amacıyla üretim
sürecinde devlet müdahalesini daha öncelikli
kılmak yönündeki çalışmaları sürdürüyor.
Correa’nın, ülkeyi varsıl egemenlerin
kıskacından kurtarmayı amaçlayan yeni anayasayı
yazmak için kurucu meclisin toplanması önerisi
de, 15 Nisan günü Ekvador halkının büyük
çoğunluğunun oylarıyla onaylandı.
Ekvador’da, ulusötesi şirketler çevreye ve halka
son derece zarar veren koşullarda üretim
yapıyorlar. Buna karşı, ulusal bütçenin önemli
bir bölümü acil çevre temizlenmesine ayrıldı.
Hükümet çevre zararı gören bazı yerli
topluluklarına batılı şirketlerden tazminat
alabilmeleri için yardım ediyor. Örneğin,
Chevron (ABD) hakkında tesislerinin çevresinde
artan kanser vakaları nedeniyle; başka
şirketlere de yolsuzluk, insan hakları ve çevre
koruma yasaları ihlali suçlamasıyla soruşturma
açıldı. Yerel topluluklar ve sendikalar,
Hükümetin de yardımıyla, Encana (Kanada) ve
Ascendant Copper (Kanada) şirketlerinden
istedikleri ödünü aldı.
Correa 15 Nisan’da, bir zamanlar GSMH’sinin
yarısına eşit miktarda dış borcu olan Ekvador’un
IMF’ye olan borcunun tamamının ödendiğini ve
artık bu kuruluşla bütün ilişkilerin
kesileceğini açıkladı.
IMF ve Dünya Bankası’na bağımlılığın önünü
kesmek doğrultusunda önemli bir araç olacak olan
Güney Bankası’nın kurulma çalışmaları da devam
ediyor. Güney Bankası, Güney Amerika ülkeleri
tarafından finanse edilecek ve kalkınma kredisi
de verecek.
B)
TÜRKİYE’DE NELER OLDU?
1.
Genel Bakış
Türkiye’de de geçtiğimiz yıllarda önemli
gelişmeler yaşanmıştır. Siyasal ve ekonomik
alanda önemli gelişmeler vardır. Hükümetin
ağzına doladığı Enflasyonla Mücadele
Programı’nın uygulama sonuçları, “öncelikle önem
verilen kamu borcunun azaltılması ve kamu
finansmanının sürdürülebilirliğinin sağlanması”
konusunda, önceki dönemden farklı bir noktada
olmadığımızı göstermektedir. Bunca uzun süreli
ve yüksek oranlı faiz dışı fazla gerçekleşmesine
ve hedeflenenin üzerinde özelleştirme geliri
elde edilmesine karşılık, 2005 sonunda gelinen
noktada iç borç faiz ödemeleri, bütçe
harcamalarının yaklaşık yüzde 32’si
dolayındadır. İç borç faiz harcamaları yıllık
vergi gelirleri toplamının yaklaşık yüzde 43’ünü
tek başına alıp götürmektedir. Bütçede hâlâ
temel harcama kalemi iç borç faiz harcamalarıdır
ve bu harcamayı yapabilmek için bütçeler son
sekiz yıldır temel kamu hizmetlerine harcamaları
ve yatırımları sürekli azaltmaktadır.
Türkiye’nin borç faiz ödemeleri için GSMH’den
ayırdığı pay ile yurt içi tasarruflarının payı
birbirine çok yakın bir düzeyde seyretmeye devam
etmektedir.
Aynı şekilde yatırımların finansmanı için
tümüyle yabancı sermayeden ve dış borçlanmadan
medet umulmaktadır. Özel kesimin yatırım payı
dönemler itibariyle düşmeye devam ederken,
kamunun yatırım payı yüzde 3.5 düzeyine kadar
geriletilmiştir. 2006 yılı sonu itibariyle
kamunun dış borç stoku 365 milyar dolara
çıkmıştır. Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamı
olan bu borç Türkiye’nin sadece bugününün değil,
geleceğinin de ipotek altına alındığını
göstermektedir.
Öte yandan, kamu yatırımları yok denecek
düzeydedir. Kamu açıkları, yanlış teşvik ve kur
politikaları, enflasyonun yükseklerde
seyretmesine neden olmaktadır. Tarım kesiminin
IMF’e verilen Niyet Mektuplarına istinaden dünya
pazarlarına açılması, köylünün ve çiftçinin
pazarın vahşi ellerine terk edilmesi, hızlı
nüfus artışının ve göçün yarattığı kentleşme,
yatırımlardaki durağanlık açlık ve işsizlik
ortamlarını yaygınlaştırmaktadır. Ücretli
çalışanların yükü ise ağırlaşmakta ve
borçlanmaya dayalı piyasa ekonomisinin ve
krizlerin faturası çalışanlara ödetilmektedir.
Yoğun sorunlarla karşı karşıya kalan kamu
çalışanları kadar, özel sektörde çalışanların
durumları da ağırlaşmıştır.
1999 sonrası dönemde tarımda uygulamaya konan
neo-liberal politikalar ve tarımdaki istihdamın
durumu birlikte değerlendirildiğinde;
Türkiye’deki mevcut tarım politikalarının
sonucunda tarıma yönelik desteklerin milli
gelirin yüzde 3’ünden yüzde 0,7’sine
geriletilmiş, tarımsal örgütlenmenin, Tarım
Satış Kooperatifleri birliklerinin
zayıflatılmış, tarımın özellikle son üç yılda
net ithalatçı konumuna getirilmiş olduğunu
söyleyebiliriz. Bu uygulamalar sonucunda da
Türkiye’de tarımsal yapılar, hızlı bir şekilde
tasfiye sürecine sokulmaktadır. Böylece, milli
gelirdeki payını son derece hızlı bir şekilde
yitiren tarım sektörü daha da hızlı bir şekilde
istihdam kayıpları yaşamakta, aynı zamanda da
kırsal göç ve kentsel/kırsal işsizlik oranları
yükselmektedir. Bunun yanında tarımdan ayrılan
işgücü “istikrarlı büyüme”, “sanayileşme” ve
“yapısal dönüşüm” altında sanayi sektörü
tarafından istihdam edilememektedir. Toplam
istihdamın sektörel dağılımına bakıldığında
tarımdan ayrılan işgücünün sanayi sektöründen
çok hizmetler sektörüne kaydığı tespit
edilmektedir. 2004–2005 döneminde tarımdaki
istihdamda 814 bin kişi azalmaya karşılık sanayi
istihdamı 318 bin kişi, hizmetler sektörü
istihdamı ise 869 bin kişilik bir artış
göstermiştir. 2002-2005 dönemi için tarım
sektörünü terk eden toplam 1.028 bin kişiye
karşılık sanayi sektörü istihdamı ancak toplam
385 bin kişi artmış, dahası, örneğin 2003
yılındaki yüzde 5,9’luk büyümeye rağmen sanayi
sektörü istihdamı bu yılda 93 bin kişi
azalmıştır. 2002-2005 döneminde hizmetler
sektöründeki istihdam artışı ise toplam 1.283
bin kişi olarak kaydedilmektedir. Türkiye’de son
dönemde yaşanan “dönüşüm”, ithalata bağımlılığı
hızla derinleşen, artan ihracat baskısı altında
maliyetleri bastırma politikaları izlemek
durumunda kalan sanayi sektörünün sağlıklı
büyüyen bir ekonomide görülmesi beklenen/gerekli
istihdam artışlarını sağlayamamış olmasıdır.
Ekonomik alanda giderek artan bir gelir
adaletsizliği ve eşitsizliği yaşanmaktadır.
Artık uluslararası otoritelerce de Türkiye’nin
bir numaralı sorunu olarak görülmeye başlayan bu
gelir eşitsizliği, devlet ile toplum arasındaki
ilişkiyi de zedeleyecek boyuta ulaşmıştır.
İnsanlar artık hayatta kalabilmek için her türlü
ahlak dışı davranışa yönelmekte, hırsızlık,
rüşvet soygun gibi birçok yüz kızartıcı suç gün
be gün artmaktadır.
Aynı şekilde enflasyon sorunu artık çözümlenemez
bir noktada seyretmekte, hükümetler reel
enflasyonu düşürmek için yapılması gereken
şeyleri politik kaygılar nedeniyle yapmamakta
hatta burada sınıfsal tercihlerini açık açık
göstermektedirler. Şöyle ki, rant ve faiz geliri
elde edenlerin vergilendirilmesi hususu bütün
ekonomi otoritelerince dile getirilirken
hükümetler bu olguyu ya hiç görmüyorlar yada
uygulayamıyorlar. Bu durum, Türkiye’de siyasi
iktidara kimlerin egemen olduğunu açık bir
şekilde gösteriyor.
Ekonomik yaşamda bütün bu olumsuzluklar
sürerken, hükümetlerin ekonomik alandaki
uygulamaları da, sermayenin sorunlarını çözmek
üzere emekçi sınıfların, çalışanların yükünü
artırmaktan ibaret oldu ve hala olmaktadır. 1999
yılındaki stand-by anlaşması, ANASOL-D’nin
ekonomik istikrar paketleri; özelleştirmeyi
hızlandırmak, KİT yatırımlarını sıfırlamak, kamu
idaresini kısma başlığı altında her türlü kamu
yatırımını durdurmak, kamu çalışanlarının
ücretlerini açlık düzeyinde tutmaya devam etmek,
bütçe açığını iç ve dış borçlanma yoluyla
kapatmaya devam etmek, böylece borç faizlerini
ödemeyi bütçenin temel hedeflerinden biri haline
getirmek, tarım sektörünü uluslararası
tekellerin ellerine terketmek, özelleştirilecek
KİT’lerin ve kamunun arazilerini spekülatif
amaçlı elden çıkarmak biçiminde oldu. AKP’nin
ekonomi politikası da vaatlerinin aksine, sonuç
olarak tekellerin rant ekonomisine ve partizanca
çıkar bölüşümüne hizmet etmektedir. AKP,
iktidara gelir gelmez, bir yandan en karlı kamu
kurumları özelleştirilmeye çalışılırken, vergi
barışı adı altında vergi kaçakçıları affedildi.
Çalışanların zorunlu tasarruflarının geri
ödemesi zamana yayılarak gaspedilmeye devam
edildi. Üçüncü Boğaz Köprüsü ihalesi yeni bir
peşkeş için gündeme getirildi. Kamuoyuna 2B
olarak yansıtılan orman niteliğini kaybetmiş
arazilerin satılması çevrenin ve çocuklarımızın
geleceğini karartmakla kalmamakta, aynı zamanda
siyasi iktidarın payandasındaki rantçıların ihya
edilmesi ve bugüne kadar siyasi hesaplarla
gözardı edilen yasadışılığın meşrulaştırılması
anlamına gelmektedir.
Bu hükümet de dahil olmak üzere bütün siyasi
iktidarlar bir yandan kamu kurumlarında
partizanca kadrolaşma hareketine girerlerken,
diğer yandan mali ve uluslararası sermayenin
talepleri doğrultusunda borç geri ödemelerinin
devamı için kamu kesimini küçültmeye ve kamu
kurumlarını işlevsiz hale getirmeye başladılar.
Bunlar yetmemiş gibi, güya yoksulluğu önleme
adına Dünya Bankası ve IMF direktifleri
doğrultusunda halkın sosyal güvenliğini de yok
etmeye yönelik adımlar atmaya başlamışlardır.
2005 yılında SSK’nın hastanelerini gaspeden
hükümet, halka daha kaliteli, daha iyi hizmet
vermek için bu gaspı gerçekleştirdiğini
söylerken; bu iki yıllık süreç içerisinde asıl
amacın ne olduğu ortaya çıkmıştır. SSK bu iki
yıl içerisinde özel sektöre beş trilyon para
ödemiş ve tarihinde ilk defa tedavi
hizmetlerinde açık vermiştir. SSK’yı batırmaya
yönelik bu adımla da yetinmeyen Hükümet, Nisan
ayı içerisinde bir oldu bittiye getirip Dünya
Bankası ve IMF’ye verdiği söz uğruna halkın ve
çocuklarımızın geleceğini karartacak bir yasaya
da imza atmıştır. Sosyal güvenlik sistemimizi
toptan değiştirmeye yönelik yasa çıkartılmıştır.
Anayasa Mahkemesi tarafından bazı maddeleri
iptal edilen yasanın görüşmeleri döneminde,
Başbakan, herkesin Sağlık Sigortası kapsamına
alınacağı, tek çatı altında sosyal güvence
sağlanacağı gibi aldatmalarla halkı kandırmış ve
sosyal güvenlik sistemimizi çökertecek bir
uygulamayı Meclisten bir gün içerisinde
toplumsal kesimlerin görüşlerini hiçe sayarak
çıkartmışlardır. Nedir bu yasa? Ne getiriyor?
Öncelikle emekliliği hayal haline getiriyor.
Emeklilik yaşının 65’e çıkartılmasına ek olarak,
emekli aylıkları da düşürülüyor. Bununla da
yetinilmiyor, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’un
açıkları SSK’lıların sırtına yükleniyor. Özel
hastanelere ve özel sigortalara geçişi
kolaylaştırmak için kamu sosyal güvenlik sistemi
çökertiliyor.
2.
Türkiye AB İlişkileri ve İktidarların
Demokrasiye Bakışı
AKP iktidarının bel bağladığı ve herkese
cilalayıp sunduğu AB’ye adaylık sürecinde
sıkıntılar yaşanmaktadır. Kasım ayında açıklanan
ilerleme raporunda birçok eleştiri gelmiş ve
uyum sürecinde Türkiye’nin yavaş davrandığı
belirtilmiştir. Raporda özellikle siyasi
özgürlüklere ilişkin bazı düzenlemelerin
yapılması istenmiştir. Kamuoyuna 301 sorunu
olarak gelen konu, raporun öncelikli konusu
haline gelirken Güney Kıbrıs’a Türk Limanlarının
açılması ve azınlıklara bazı hakların tanınması
gibi konular raporun önemli ana başlıklarını
oluşturmuştur. Ne yazık ki çalışma yaşamına
ilişkin olarak, AB’ye uyum sürecinde, örgütlenme
ve diğer sıkıntılar hususunda nerdeyse hiçbir
eleştiri getirilmemiştir. Oysa bizler biliyoruz
ki, bu Hükümet bırakın daha ileri haklar
getirmeyi, varolan hakları bile geri
götürmektedir. Nitekim AB Sosyal Şartı’na
ilişkin 1998 değişikliklerinin Meclis’te
görüşülmesi sırasında işveren örgütlerinin açık
telkiniyle hareket eden Hükümet, 5. ve 6.
Maddelere ilişkin çekincesini sürdürmüş, ayrıca
4. Maddeye de çekince koyarak adil ücret hakkını
veto etmiştir. Gerekçe çok açıktır: Asgari
ücretin insan onuruna yakışır bir seviyeye
çıkarılmasına yönelik her talebi geri çevirmek.
Nitekim, Türk-İş’in düzenlediği Sosyal Şart ve
Türkiye Paneli’nde AKP milletvekili kullandığı
cümlelerle, amaçlarını ve kimin adına
çalıştıklarını belirtmiştir: “..Çağımız
uluslararası rekabet devri. Rekabet edebilmek
için tek şansımız ucuz emek. Eğer biz bu maddeye
çekince koymasaydık, sermayedarlarımızın
uluslararası alanda rekabet şansı ortadan
kalkacaktı.” Hükümet bu açıklamalarla,
milyonlarca işçinin kayıtdışı çalıştırılması,
açlık koşullarında yaşamaya mahkum edilmesi gibi
konulara neden gözlerini kapadığını
belirtmektedir. Milyonlarca çalışan ve halk
sermayenin çıkarları uğruna feda edilmektedir.
Bu çerçevede mevcut siyasi iktidar, Avrupa
Birliğine uyum amacıyla sözde demokratikleşmeye
yönelik adımlar atsa dahi gerçekte bu tür bir
demokratikleşme istememektedir. Yasal ve meşru
haklarını kullanan kamu emekçilerini terörist
ilan etmesi ve sosyal ve ekonomik insan hakları
hususunda gerekli adımları atmaması da siyasi
iktidarın gerçek niyetini gözler önüne
sermektedir.
Bunun bir diğer kanıtı da 2007 1 Mayıs’ında
yaşanmıştır. Bu yıl Taksim’de 1977’de 36 emekçi
arkadaşımızın katledilişinin üzerinden katliam
failleri bulunmaksızın ve hatta aranmaksızın ve
hesap sorulmaksızın tam 30 yıl geçmişti. Bu
nedenle, 1 Mayıs’ta arkadaşlarımızı katledikleri
yerde anmak isteyen, sendikalardan, çeşitli
örgütlerden, üniversitelerden, partilerden bir
çok emekçi vardı. Bu 1 Mayıs’ı, polis haftasında
polislere, maç sonrası kutlamalara, yılbaşı
eğlencelerine, büyük konserlere açılabilen
Taksim’de kutlamak istediler.
Ancak, polis müdahalesinin olmadığı sayısız
demokratik ve barışçıl mitinge sahne olan
İstanbul’da, daha 1 Mayıs’ın bir hafta öncesinde
Çağlayan Meydanı’nda milyonların biraraya
geldiği ve sorunsuz geçen Cumhuriyet Mitingi’ne
evsahipliği yapan İstanbul’da, alanlar, yollar,
vapurlar, trenler, köprüler, metro ve tramvay
emekçilere ve onlarla birlikte de tüm İstanbul
halkına kapatıldı.
Her gün işlenen cinayetlere, sosyal çözülmeye,
kapkaçlara, uyuşturucu ticaretine, çetelere ve
İstanbul’a özgü binbir başka soruna çözüm
üretmeyen bunun için çabalamayan İstanbul
Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü emekçilere karşı
adeta seferberlik ilan etti. İstanbul’a 16.000
polis yığıldı. Ne Anadolu’dan Avrupa yakasına ne
Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçit
verilmedi. Marmara’dan gelen vapurlar saatlerce
iskeleye yanaştırılmadı. Otobüslere el kondu.
Geri çevrildi. Hatta bazen işine giden,
vardiyadan dönen işçi servisleri bile.
1 hafta önce en demokratik pozları verenler, bu
kez en gaddar yüzlerini takındılar. Sabahın
erken saatlerinden öğleden sonraya kadar,
Taksim’e yürümek isteyenlere, biber gazıyla,
tazyikli suyla, copla, dipçikle sert bir biçimde
müdahale edildi, yetmedi eyleme katılanlar tekme
tokat tartaklandı. Mitinge destek veren
örgütlerin binaları, kafeler, barlar basıldı.
900’den fazla kişi gözaltına alındı.
Tüm bu yaşananlardan sonra bir kez daha anladık
ki, bu ülkede varedilmek istenen demokrasi,
emekçiler için değil, hakkını arayan ve olup
bitenleri sorgulayanlar için değil, sömürülse
de, ezilse de kaderine razı olacak,
yönetenlerden hesap sormayacak insanların
emekçilerin yaşadığı bir ülkenin, sermayedar,
yönetici, bürokrat, asker mutlu azınlıkları için
ve göstermelik bir demokrasidir.
Bu nedenle de Türkiye açısından istikrarlı bir
siyasal ve ekonomik yaşamın kurulabilmesi için
bütün siyasi aktör ve partilerin gündemlerini,
insan haklarına saygı çerçevesinde halkın ve
emekçilerin çıkarlarına yönelik tekrar düşünmesi
gerekmektedir. Sendikaların siyasete demokratik
yollardan etki etme araçları güçlendirilmeli,
emeğin siyasi baskı gücü harekete
geçirilmelidir.
Demokrasinin ve demokratikleşmenin en önemli
göstergesi insan haklarına gösterilen saygıdır.
İnsan hakları da sadece siyasal haklar değildir.
Çalışma hakkı, onurlu bir yaşam hakkı ve diğer
ekonomik ve sosyal haklar da bu hakların
ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle demokrasi,
insan hakları, barış gibi kavramların, tüm
toplumun ve özellikle üyelerimizin yaşam
düzeyini yükseltecek, emperyalizmin ve vahşi
kapitalizmin sömürüsünü, şoven milliyetçiliğin
ve siyasal islamın yükselişini engelleyecek,
temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasını
olanaklı kılacak, işkenceyi, kayıpları, yargısız
infazları sona erdirecek, can güvenliğini
sağlayacak, düşünceyi ifade etme özgürlüğünü
baskı altına almayacak, şiddeti ve çatışmayı
geriletecek politikaların hayata geçmesi, sevgi
ve hoşgörü ortamlarının oluşması için çaba
harcamak gerekmektedir. Barışı ve
demokratikleşmeyi, insan haklarına saygıyı,
ekonomik kalkınmayla, emeğin sorunlarıyla
eşdeğerde, içiçe sorunlar olarak değerlendirmek
temel hedef olarak gözükmektedir.
3.
IMF’ye
En Borçlu Ülke Artık Türkiye!
Ocak 2007 verilerine göre, IMF’nin 73 ülkeden
toplam 19,9 milyar dolar alacağı var. Bu
alacağın 10,2 milyar doları ise Türkiye’nin
borcundan kaynaklanıyor. Türkiye’yi 1,4 milyar
dolarlık borcuyla Pakistan ve 812 milyon
dolarlık borcuyla Ukrayna izliyor. Türkiye’nin
bu içler acısı durumunun, uluslararası sermaye
çevrelerinde de “kurumun adı TMF (Türkiye Para
Fonu) olsun” şeklinde esprilere yol açtığı
söyleniyor.
Türkiye 1999 yılından bu yana IMF’ye 5 milyar
436 milyon dolar faiz ödedi. IMF’de bine yakın
personel çalıştığı ve ayda ortalama 5 bin dolar
ücret aldıkları düşünüldüğünde ödenen faizin
büyüklüğü de ortaya çıkmaktadır. 5,4 milyar
dolarlık faiz, 8 yıl boyunca IMF’nin kendi
personelinin maaşına yetmenin yanı sıra
Washington’a yaptığı yeni binaya da yetiyor.
Türkiye, IMF’ye 1947 yılında üye oldu ve o
günden bu güne kurumla 20 stand-by anlaşması
imzalandı. Türkiye, IMF’ye 1946 yılında üye oldu
ve o günden bu güne kurumla 20 stand-by
anlaşması imzalandı. Ülkemiz ekonomisinin 1980
sonrasında yaşadığı neoliberal dönüşümlerde de
IMF’nin büyük etkisi var. Yani başka bir
deyişle, işsizliğin bu denli yükselmesi,
sanayisizleştirme politikaları, yoksulluğun
artışı, özelleştirmeler, sosyal güvenlik ve
sağlık alanında, çalışma yaşamını düzenleyen
mevzuatta yaşanan hak kayıpları, hükümetlerin
IMF politikalarına bağımlılığı tercih etmesinden
kaynaklanıyor. Bugün gelinen noktada ise,
Türkiye’nin iç ve dış borç toplamının 1999-2006
yılları arasında 144 milyar dolardan 352 milyar
dolara yükseldiği, bağımlılığın gün geçtikçe
arttığı ve dolayısıyla IMF politikalarının
ülkemize ne denli zarar verdiği çok net olarak
görülmektedir.
4.
Gelir
Dağılımı ve Yoksulluk
Türkiye İstatistik Kurumu’nca gerçekleştirilen
Hanehalkı Bütçe Araştırmaları, gelir
dağılımındaki adaletsizliğin sürdüğünü ortaya
koydu. 2006 yılında yayınlanan rapora göre, 2005
yılında nüfusun en yoksul beşte birlik kesiminin
toplam gelirden aldığı pay yüzde 6 civarında
kalırken, nüfusun en zengin beşte biri toplam
gelirin yüzde 44’üne sahipti.
Yine TÜİK’in Aralık 2006’da yayımladığı
Yoksulluk Çalışması sonuçlarına göre, 2005
yılında 623 bin kişi açlık sınırının, yaklaşık
15 milyon kişi ise yoksulluk sınırının altında
bir gelirle yaşamını sürdürmektedir. Ancak,
TÜİK’in açlık ve yoksulluk kriterleri tartışmaya
açık. Çünkü, TÜİK bu araştırmasında, 2005 yılı
için 4 kişilik bir hanenin aylık açlık sınırını
190 YTL, yoksulluk sınırını ise 487 YTL olarak
belirlemişti. Oysa 2005 yılı sonunda, Türk-İş
araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin açlık
sınırı 542,95 yoksulluk sınırı ise 1768,57’dir.
Nüfusun Yüzde 58’i Yoksulluk Tehlikesi Altında
Türkiye’de çocukların yüzde 29’u, 17-65 yaş
arasındakilerin yüzde 16’sı, 65 yaşın üzerindeki
yaşlıların yüzde 14’ü yoksul. Dünya Bankası’nın
raporuna göre Türkiye’de nüfusun yüzde 20’si
günlük 2.15 dolarlık yoksulluk düzeyinde
yaşıyor. Yoksulluğa karşı kırılgan diye
adlandırdığı günlük 4.30 dolarlık seviyenin
altında yaşayanların oranı ise nüfusun yüzde
58’i. Raporda, Doğu Avrupa ülkelerinde ve eski
Sovyetler Birliği ülkeleriyle yapılan
karşılaştırmada Türkiye’nin orta düzeyde
yoksulluğa sahip olduğu belirtildi. Dünya
Bankası’nın, açıkladığı bir raporda Doğu Avrupa
ve eski Sovyetler Birliği’nde 1998-2003 yılları
arasındaki yoksulluk ve eşitsizliklerin gelişimi
üzerinde büyümenin etkileri incelendi. Türkiye
de raporda Kolombiya ve Vietnam’la birlikte söz
konusu ülkelerle karşılaştırılan ülke olarak yer
aldı. Raporda, Türkiye’nin ılımlı yoksulluğa
sahip olduğu belirtildi. Günlük 4.30 dolar
üzerinden yapılan yoksulluk hesaplamasına göre
ise Türkiye’de Ankara, İstanbul ve bazı kırsal
bölgeler için oranın yüzde 34, bütün şehirler
için yüzde 52, kırsal alan için yüzde 67 olduğu
kaydedildi. Sözkonusu kritere göre
değerlendirildiğindeTürkiye’de yoksulluğun en
yoğun olduğu bölge yüzde 77 ile Doğu Anadolu, en
düşük olduğu bölge yine yüzde 41 oranıyla Ege
olarak belirlendi.
Kriterleri dikkate aldığımızda bu durumun
saçmalık ötesi olduğu görülmektedir, zira günlük
2,15 dolar yani aylık aşağı yukarı 85 YTL’ye
denk gelen gelirin altında kalanlar yoksul kabul
ediliyor, aylık 85-165 YTL arası ise yoksul
değil ama yoksulluğa meyilli kabul ediliyor. Bu
şu anlama geliyor, eğer siz ayda 165 YTL’nin
üzerinde bir gelire sahipseniz, siz yeterince
paraya sahipsiniz, hatta 419 YTL olan asgari
ücret düzeyi, sizi çok iyi yaşatmak için
yeterlidir.
Çocuklarda oran yüksek
Raporda, Türkiye’deki çocukların yüzde 29’unun,
17-65 yaş arasındaki yetişkinlerin yüzde
16’sının, 65 yaşın üstündeki yaşlıların yüzde
14’ünün, erkeklerin yüzde 14’ünün, kadınların da
yüzde 16’sının günlük 2.15 dolarlık yoksulluk
düzeyinde olduğu ifade edildi. Raporda, çocuk
sayısına göre ailelerin yoksulluk düzeyleri de
ortaya konuldu. Buna göre hiç çocuğu olmayan
ailelerin yüzde 5’i, bir ya da iki çocuklu
ailelerin yüzde 12’si, 3 çocuklu ailelerin yüzde
41’i 2.15 dolarlık yoksulluk sınırı içinde
bulunuyor.
Çalışanlar da aynı koşulları paylaşıyor
Türkiye’de 2.15 dolarlık yoksulluk düzeyinde
olan her 100 kişiden 47’sini çocuklar, 49’unu
yetişkinler, 4’ünü yaşlılar oluşturuyor.
Yoksulların yarısının 3 çocuk sahibi olduğu, 100
yoksuldan 38’inin bir ya da iki çocuklu aile
olduğu, 12’sinin de çocuğu olmayan ailelerden
oluştuğu belirlendi. Eğitim durumuna göre ise
her 100 yoksuldan 33’ünün ilkokulu bitirmediği,
60’ının ilkokul mezunu olduğu belirtiliyor.
Türkiye’deki 2.15 dolarlık yoksulluk düzeyinde
olan nüfusun yüzde 18’inin ücretli, yüzde
37’sinin serbest meslek sahibi, yüzde 1’inin
işsiz, yüzde 2’sinin emekli, yüzde 4’ünün
öğrenci, yüzde 39’unun ise aktif olmayan çalışma
yaşında olan kişilerden oluştuğu belirlendi.
Satın alma gücüne göre oluşturulan tüketim
kalıpları tablosuna göre Türkiye’de tüketimin
yüzde 38.8’i yiyecek, içki ve sigara tüketimi,
yüzde 14.2’si kamu hizmetleri, yüzde 12.9’u
ulaşım ve iletişim, yüzde 6.9’u giyim, yüzde
6.3’ü eğitim ve yüzde 4.6’sı mobilya harcamaları
olarak gerçekleştiriliyor. Türkiye,
karşılaştırma yapılan 24 ülke arasında
Macaristan’dan sonra harcamalarının en az
bölümünü gıdaya ayıran ülke olma özelliğiyle
dikkat çekerken, eğitime yaptığı harcama
açısından ise 9’uncu sırada geliyor.
Türkiye’de 900 Bin Kişi Aç
Dünya Gıda Örgütü raporunda ise, dünyada 1
milyarın üzerinde insanın açlık çektiği,
bunların tamamına yakınında ise açlık tehdidinin
süreklilik arz ettiğini kaydedildi. Türkiye’de
de açlığın giderek yaygınlaştığı belirtilen
raporda ülkemizde yaklaşık 900 bin kişinin
uluslararası ölçülere göre aç, her 3 insandan
birinin de yoksul olduğu, dolayısıyla yetersiz
beslendiğini ifade edildi. Bu veriler
paralelinde değerlendirildiğinde, IMF ve Dünya
Bankası eliyle yürütülen ve tüm ekonomik
aktivitelerin sermayenin denetimine bırakıldığı
küreselleşme ve piyasalaşma sürecinin telafisi
mümkün olmayan yıkımlara yol açtığı aşikar.
Diğer taraftan, işsizlik ve yoksulluk çemberinde
yaşam mücadelesi veren aileler, çocuk emeğinin
ucuz sömürü kaynağı olarak kullanılması
nedeniyle, çocuklarını eğitime değil işe
gönderiyor. Yani, çocukların okullara
gönderilmemesi, okuryazarlığın geri kalmış
bölgelerde hızla düşmesi, sermayenin talep
ettiği ekonomik ve sosyal politikaların doğrudan
bir sonucu aslında. Oysa, sermaye ve onlarla
hareket eden sivil toplum kuruluşları harıl
harıl eğitim kampanyaları düzenliyor. Bu durum,
kamuoyunda sermayenin prestijini artırmak için
kullanılıyor.
5. İstihdamda Yaşanan Gelişmeler ve İşsizlik
Türkiye’de “işsizlik”, ekonominin en önemli
sorunlarından biri olmaya devam etmektedir.
Ekonomi son dönemde hızlı büyüme konjonktürü
içinde olmasına rağmen istihdam
yaratılamamaktadır. Yani, istihdamsız büyüme
sergilemektedir. “Yapısal reformlar” ve “esnek
işgücü piyasaları uygulamaları” da, resmi
rakamlara göre bile yüzde 10’ların üzerinde
seyreden işsizlik, daha düşük reel kazanç ve
yüzde 50,1 düzeyinde (2005 yılı sonu itibariyle)
kayıt-dışı istihdam olarak kendini
göstermektedir. 2000 yılında yüzde 9,2
düzeyindeki tarım dışı işsizlik oranı, 2001
krizi sonrası yüzde 15’ler düzeyine yükselmiş,
2002–2005 döneminde ise ortalama yüzde 14.5
seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu oran, AB
ülkeleri ile kıyaslandığında, son derece yüksek
bir orandır.
Türkiye’de son dönemde işsizlik artmakla
kalmamış; aynı zamanda işsizlerin yaşında önemli
bir artış yaşanmıştır. Ancak ilk bakışta
işsizlikle ilgili çok çarpıcı bir niteliksel
değişikliğin yaşandığı görülmektedir. Orta
yaşlılar arasındaki işsizlik, diğer yaş
gruplarına kıyasla daha hızlı artmaktadır.
Türkiye ekonomisi, ağır sosyal etkileri
olabilecek böyle bir eğilimle ilk defa
karşılaşmaktadır.
Türkiye’de 1996-2006 arası dönemde, işsizlerin
sayısı yaklaşık bir milyon kişi artarak, 1,5
milyondan 2,4 milyona ulaşmıştır. İşsizliğin
önemli ölçüde artmış olmasının yanında, işsizler
arasında 35-54 yaş grubunun hem payı hem de
mutlak sayısı artmaktadır. Şekil 1’de 1996-2006
arası dönemde, işsizlerin sayısının değişik yaş
gruplarına göre kaç kat arttığı görülmektedir.
Bu dönemde, genel işsizlik 1,63 kat artarken,
göreli olarak en büyük artış 2,68 kat ile 35-54
yaş grubunda yaşanmıştır. Daha genç yaş
gruplarında, işsizlik artışının daha düşük
olduğu görülmektedir.
Şekil 1’deki yaş gruplarına göre işsizlik
verileri detaylı olarak Tablo 1’de
verilmektedir. Değişik yaş gruplarının, toplam
işsizler içindeki payında önemli değişimler
gözlenmektedir. Bu paylardaki değişimler
işsizliğin yapısının değişmekte olduğuna dair
tespiti doğrular niteliktedir. 1996 yılında, en
büyük işsiz grubu %33 payla 20-24 yaş grubuyken,
2006’da en büyük pay %36 ile 25-34 yaş
grubundadır. 35-54 yaş grubunun toplam işsizler
içindeki payı ise 1996’daki %16 düzeyinden
2006’da %27’ye yükselmiştir. 2005’den 2006’ya 34
yaştan daha genç kesimde mutlak işsiz sayısı
düşerken, 35 yaş ve üstünde ise işsizlerin
sayısının artmış olması dikkat çekici bir
eğilimdir.
35-54 yaş grubundaki işsizlerin işlerini
kaybetmeden önce çalıştıkları iktisadi faaliyet
koluna göre dağılımları Şekil 2’de
gösterilmektedir. Söz konusu yaş grubundaki
işsizlerin yüzde 67’lik (440 bin kişi) bir
bölümünün işsiz kalmadan önce inşaat ve
hizmetler sektöründe istihdam edildiği
anlaşılmaktadır. İşsiz kalmadan önce imalat
sanayi sektöründe çalışanların bu yaş grubundaki
oranı ise yüzde 20’ler (131 bin kişi)
civarındadır. Köyden kente göçün yoğun bir
şekilde yaşandığı Türkiye’de 35-54 yaş
grubundaki işsizlerin sadece yüzde 10’unu (65
bin kişi) daha önce tarım kesiminde istihdam
edilenler oluşturmaktadır. Bu veriler, değişen
işsizlik dinamiklerinin tek başına tarım kesimi
istihdamındaki azalışla açıklanmasının mümkün
olmadığını, diğer sektörlerde yaşanan
gelişmelerle de yakından ilgili olduğunu
göstermektedir.

Eğitim seviyesine göre işsizlerin dağılımına
bakıldığında ise 35-54 yaş grubundaki işsizlerin
yüzde 69’unun (454 bin kişi) ilkokul veya altı
eğitim seviyesinde olduğu görülmektedir (Şekil
3). İşini kaybetmeden önce tarım kesiminde
çalışan ve bugün işsiz olanların, söz konusu yaş
grubundaki işsizlerin yüzde 10’unu (65 bin kişi)
oluşturduğu düşünüldüğünde daha önce sanayi veya
hizmetler kesiminde çalışan işsizlerin de ciddi
bir bölümünün ilkokul veya altı eğitim
seviyesinde olduğu anlaşılmaktadır.
|
35-54 yaş grubundaki işsizlerin
işlerini kaybetmeden önce
çalıştıkları iktisadi faaliyet
koluna göre dağılımı - 2006 |
35-54
yaş grubundaki işsizlerin eğitim
seviyesine göre dağılımı - 2005 |
Yaş gruplarının paylarında kayda değer
değişiklikler görülmesi, işsizliğin arkasındaki
nedenlerle, ekonominin üretim yapısındaki
değişimler arasında önemli bağlantılar
olabileceğine işaret etmektedir. Benzer
eğilimler, küresel ekonomiye entegrasyonu
hızlandıran ve üretiminin teknolojik yapısını
değiştiren başka ülkelerde de görülmektedir.
Örneğin, 1990’larda bilgi iletişim teknolojileri
kullanımının hızla arttığı ABD ekonomisinde aynı
dönemde işsizliğin yapısında önemli niteliksel
değişimler yaşanmıştır. Türkiye ekonomisinin
küresel ekonomiye intibak biçiminin ve ekonomide
yaşanan dönüşümün, istihdam piyasasına ve
işsizliğin yapısına etkilerinin nasıl olduğunu
belirlemek için daha derin analizlere ihtiyaç
bulunmaktadır.
|