(BASIN-İŞ) TÜRKİYE BASIN, YAYIN, GRAFİKER VE AMBALAJ SANAYİ İŞÇİLERİ SENDİKASI (TÜRK-İŞ)

ANA SAYFA

DÜNYA VE TÜRKİYE

DEĞERLENDİRMESİ

2003 - 2007

A) DÜNYADA NELER OLDU?

1. Büyüme ve Enflasyon

2. Küreselleşme: Eşitsizlik, İşsizlik ve Sömürü 

3. Emperyalizm, Savaş ve Çatışma 

4. IRAK: 21.Yüzyıl Emperyalizminin Kanlı Deney Alanı 

5. IMF- Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü: Dünyanın Ekonomik İşgali 

6. Latin Amerika Direniyor

 

B) TÜRKİYE’DE NELER OLDU?

1. Genel Bakış

2. Türkiye AB İlişkileri ve İktidarların Demokrasiye Bakışı

3. IMF’ye En Borçlu Ülke Artık Türkiye! 

4. Gelir Dağılımı ve Yoksulluk 

5. İstihdamda Yaşanan Gelişmeler ve İşsizlik 

6. Özelleştirmeler

Dünyanın gelişmekte olan ülkeler kümesi içinde sayılan Türkiye, Yeni Dünya Düzeni’nin etkilerini her geçen gün görülür bir biçimde yaşamaktadır. Bir yandan, ABD’nin başlattığı emperyalist savaş, diğer yandan AB ve Kıbrıs konuları uluslararası alanda Türkiye’yi ve bizleri derinden etkilerken; diğer yandan serbest piyasa ekonomisi söylemiyle birlikte ortaya çıkan krizler de yaşadığımız diğer bir gerçekliktir. Artık Türkiye’de üretim ekonomisi yerini hizmet ve rant ekonomisine terketmiştir. KİT’lerin özelleştirilmesiyle, kamu sektörünün üretim alanından tamamen çekilmesine ve kamu kuruluşlarının piyasa koşullarına daha kolay terkedilmesi için, bu kuruluşların işlevlerinin en alt düzeye indirgenmesine devam edilmektedir. Öte yandan ormanların, kıyı alanlarının talanı da bu sürecin bir parçasını oluşturmaktadır.

Aynı şekilde, devlet yapısını doğrudan değiştiren ve dönüştüren birçok düzenlemenin hayata geçirilme çabalarıyla karşı karşıya bulunmaktayız. Kamu Yönetimi Reformu olarak lanse edilen devletin yapısını değiştirmeye yönelik yasal düzenlemelerin yanı sıra çalışma yaşamının ana düzenlemeleri olan İş Kanunu, Sendikalar Kanunu, Toplu Sözleşme, Grev Ve Lokavt Kanunu, Sosyal Sigortalar Kanunu gibi bir dizi kanun sermayenin istekleri doğrultusunda değiştirilmekte ve emek korumasız, güvencesiz hale getirilirken, emeğin örgütleri de işlevsiz hale getirilmeye çalışılmaktadır.

 A) DÜNYADA NELER OLDU?

Dünya, çatışma ve terör ortamı yaratılarak militarist bir çağa doğru çekilirken, 30 yılı aşkın bir süredir uygulanan neo-liberal politikalar zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul olduğu bir toplum yaratmakta; eşitsiz gelişim yasasına göre büyüyen ekonomik sistem,  zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki makasın gün geçtikçe daha da açılmasına yol açmaktadır. Bunun sonucu olarak, 2005 yılında, dünyada üretilen zenginliğin yüzde 75,5’i dünya nüfusunun yüzde 15’inin yaşadığı gelişmiş kapitalist ülkelerde yo­ğunlaşmıştır. Geriye kalan yüzde 24,5’lik gelirin yüzde 21,5’i dünya nü­fusunun yüzde 48’ini temsil eden orta düzeyde gelişmiş ülkeler arasında paylaşılırken, yüzde 3 ise geriye kalan yüzde 37’lik yoksul ülkeler arasın­da bölüşülmektedir. Dolayısıyla dünya ekonomisindeki büyüme Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkele­rin ekonomik performansları tarafından belirlenmektedir. 30 yıldır sağla­dığı performansıyla herkesi etkileyen Çin ve diğer gelişmekte olan ülke­lerin büyümelerini sürdürmeleri zengin ülkelerin tüketim ve taleplerine bağlıdır. 2004’te Çin’de kişi başına düşen gelir 1.500 dolar iken, ABD’de 41.440, Luksemburg’ta ise 56.380 dolardır. Dolayısıyla, zengin ülkelerdeki talep genişlemesiyle dünya ekonomisindeki büyüme arasında doğru bir orantı vardır.

1. Büyüme ve Enflasyon

2006 yıl sonu enflasyon beklentisi gelişmiş ekonomilerde yüzde 2,6’dır. Bu oranın petrol fiyatlarındaki artışın zayıflamasıyla birlikte 2007 yılında bir miktar düşmesi, gelişmiş ekonomiler için yüzde 2,3, yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkeler için ise yüzde 5 olması beklenmek­tedir.

Mayıs-Haziran 2006 döneminde küresel piyasalarda oluşan sert dalga­lanma ise uluslararası piyasalarda öngörülebilirliğin azalmasına, risk primlerinin yüksek seviyelere çıkmasına ve dünya genelinde borsa en­dekslerinin gerilemesine neden olmuştur. Fiyatlardaki en büyük değişim 2005 genelinde ve 2006 başında aşırı değerlenen; ancak mali piyasalarda­ki dalgalanma sonucu yabancı yatırımcılar tarafından büyük miktarda ser­maye çıkışlarının yaşandığı piyasalarda görülmüştür. Sermaye çıkışları, Mayıs ortası ve Haziran sonunda, Güney Afrika, Kolombiya ve Türkiye gibi ülkelerin ulusal paralarında yüzde 10’u aşan değer kayıplarına neden olmuştur.

2005 yılında kısmen artan kamu gelirlerinin etkisiyle, bütçe açıklarının GSYİH’ye oranı, yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkelerde yüzde 1,7’den yüzde 0,9’a gerilemiştir. Gelişmiş ekonomilerde ise bu oran yüz­de 3,3’ten yüzde 2,7’ye düşmüştür.

2005 yılında yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkelerdeki dış borç miktarının arttığı; ancak dış borcun GSYİH’ye oranının azaldığı ve yüzde 28,9 seviyesinde olduğu görülmektedir. Ayrıca, cari işlemler den­gesi fazla veren ve döviz rezervleri artan Rusya, Arjantin, Brezilya ve Ni­jerya gibi bazı ülkelerin dış borç geri ödemeleri artmıştır.

2. Küreselleşme: Eşitsizlik, İşsizlik ve Sömürü

Dünya ekonomisindeki bu gelişmelere rağmen bu yeniden yapılanma süreci dünyadaki eşitsizlikleri giderek arttırmaktadır. Bütün bu sürecin arkasında uygulanan neo-liberal politikalar bulunmaktadır. 1980’lerin başlarından bu yana, kapitalist devletler yeni liberal politikaları ve kurumsal değişimleri sürdürüyorlar. Latin Amerika, Afrika, Asya ve Doğu Avru­pa’daki çevre ve yarı-çevre ülkeler de, önde gelen kapitalist devletlerin ve uluslararası pa­ra kurumlarının (IMF ve Dünya Bankası) baskısı altında, ekonomilerini yeniden liberal iktisadın istemleriyle uyumlu biçimde yeniden yapılandır­mak üzere “yapısal uyumlar”, “şok tedaviler” ya da “ekonomik reform­lar” uygulamaktalar. Yeni liberal kapitalizm koşulları altında, onlarca yıllık toplumsal iler­leme ve kalkınma çabaları geriletilmiş, küresel gelirdeki ve zenginlikteki adaletsizlik önceden görülmemiş düzeylere ulaşmıştır. Dünyanın büyük bir çoğunluğunda, çalışan sınıflar yoksullaşmaya maruz kalırken, ülkeler bütünüyle sefalete sürüklenmişlerdir.

•   1981-2001 yılları arasında yoksul sayısı 2,5 milyardan yaklaşık 2,7 milyara çıkmıştır.

•   Zengin ve yoksul ülkeler arasındaki gelir farkı büyük­tür. Örneğin 2004 yılında Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da ki­şi başına yıllık gelir 25.000 $’ın üzerindeyken, düşük gelirli 61 ülkede bu rakam 765 $ ve altındadır. 1990 yılında ortalama bir ABD vatandaşı orta­lama bir Tanzanyalıdan 38 kat daha zengindi; bugün bu fark 61 kattır. Forbes dergisinin yayınladığı dünyanın en zengin 500 kişisinin toplam geliri, en yoksul 416 milyon kişinin gelirinden daha fazladır.

•   Ülke içi gelir eşitsizliğinde artış vardır. Ülkelerin büyük bir çoğunlu­ğunda gelir dağılımı daha da bozulmuştur. Dün­ya nüfusunun yüzde 80’inin yaşadığı 53 ülkede gelir eşitsizliğinde son 20 yıl içinde artış vardır. Gelir dağılımının biraz düzeldiği 9 ülke ise dünya nü­fusunun yalnızca yüzde 4’ünü barındırmaktadır.

•   Brezilya’da nüfusun en yoksul yüzde l0’luk bölümü ulusal gelirin yalnızca yüzde 0,7’sini, en zengin yüzde l0’luk bölüm ise gelirin yüzde 47’sini al­maktadır. Örneğin Zambiya’da en zengin yüzde l0’luk kesimin geliri, en yoksul yüzde l0’luk kesimin gelirinin 42 katıdır.

•   1995-2005 yılları arasında dünyada çalışma çağındaki nüfus 3,9 mil­yardan 4,64 milyara yükselmiş, bu artışın büyük bölümü gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde çalışma çağındaki nüfus yılda ortalama yüzde 2 artışla 3,16 milyardan 3,85 milyara çıkmıştır. Sanayileşmiş ülkelerde ise çalışma çağındaki nüfus 1995-2005 arasında yılda ortalama yüzde 0,8 artmıştır.

•   15-24 yaş grubundaki gençler işgücü piyasasına girmektedir. Geliş­mekte olan ülkelerin çoğunda genç işsiz oranı yetişkin işsiz oranının 2-3 katı düzeydedir. Bu durumdan en fazla etkilenenler de genç kadınlardır.

•   1980’lerin başlarından itibaren gelişmekte olan ülkelerin çoğunun ithal ikameci politikalardan ihracata dayalı politikalara zorlanması sonucunda, 1994-2004 arasında gelişmekte olan ülkelerin ihracatı dünyadaki toplam ihracatın yüzde 28’inden yüzde 33’üne yükseldi. Bununla birlikte yalnızca 22 ge­lişmekte olan ülke, ihracatını mamul mallara kaydırabildi. Bunu yapama­yan ülkelerin ihracatı ya mevcut düzeyinde kaldı ya da azaldı. Böylece çok sayıda gelişmekte olan ülke küresel ekonominin kıyısına itildi.

İhracat alanında gelişmekte olan ülkelerin birbirinden farklı bir seyir izlemesi istihdama da yansıdı. Pek çok ülkede bu niteliksiz işçi birikimi ücretlerin, işçi sağlığı ve iş güvenliği de dahil çalışma koşullarının iyileş­mesini frenledi. Öte yandan kolay bulunmayan nitelikli işçilerin ücretleri yükseldi. Bazı ülkelerde bu yeni imalat sanayii işyerlerinde çalışan işçi­ler, gerek yasaların ya da bu yasaların uygulanmasını sağlama mekanizma­larının yetersizliği; gerekse işlerini kaybetme riski nedeniyle sendikalaşma hakkını kullanmada zorluklarla karşılaştı.

Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunun ihracatı artarken, nitelik­siz işçilerin gerçek ücretlerinde düşüşler yaşandı, nitelikli ve niteliksiz işçilerin ücret farkı açıldı. Benzer bir durum kadınların ve erkeklerin ücretleri arasında da geçerlidir.

Ticarette serbestleşme sanayileşmiş ülkelerdeki işgücü piyasasını zayıflatmaktadır. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyesi ülkelerde 1990-2002 döneminde ticaretin gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı yılda yüzde 2,5 oranında artış göstermiş, 1990 yılında OECD ülkelerinde yüzde 6,1 olan işsizlik oranı, 2004 yılında yüzde 6,9’a çıkmıştır.

1990 sonrası dönemin önemli bir bölümünde doğrudan yabancı yatı­rımlardaki artış, ticaretteki artıştan daha hızlıdır. Ticaretteki yapı değişik­liği doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının da farklılaşmasına yol aç­mıştır. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları önceleri gelişmiş ülkelerin büyük piyasalarına yönelmekteyken, 1990’lardan itibaren ihracata odak­lanan gelişmekte olan ülkelere yönelmiştir.

Bazı ülkeler yabancı sermayeyi ülkeye çekebilmek için sermaye giri­şini ve kâr transferini kolaylaştırmış, serbest bölgeler kurmuştur. Mevcut şirketlerin birleşmesi ya da birbirini satın alması, yeni alanlara yatırım ya­pılmasından daha hızlı bir gelişim kaydetmiştir. Bu durum özellikle kamu işletmelerini yaygın bir biçimde özelleştiren ülkelerde yaşanmıştır.

Son 15 yıl içinde doğrudan yabancı sermaye girişlerinin yaklaşık üçte ikisi gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere olmuştur. Gelişmekte olan ül­keler yalnızca üçte birlik bir pay almıştır.

2004 yılı itibariyle 70.000 çokuluslu şirketin 690.000 yabancı iştiraki bulunmaktaydı ve bu şirketler dünya üretiminin yüzde 10’unu, dünya ticare­tinin üçte birini ve yatırımların yüzde 10’unu temsil etmekteydi.

Hükümetler ülkeye yabancı sermaye çekmek için benimsedikleri poli­tikaları savunurken öne sürdükleri gerekçelerden biri, bu yabancı serma­yenin iş olanağı yaratma potansiyelidir. Ancak hükümetler bunu yapma­ya çalışırken yabancı sermayeye teşvik sağlamak amacıyla işçileri koru­yucu mevzuatı da zayıflatmaktadır.

OECD’nin doğrudan yabancı sermaye için rekabete ilişkin bir çalışma­sında, bu rekabetin çalışma standartlarını geriletme tehlikesinin her zaman var olduğu belirtilmekte, ancak çalışma standartlarının geri olduğu bütün ülkelerin yabancı sermaye çekemediği de vurgulanmaktadır.

Görüldüğü gibi “serbest piyasa ekonomisi” denilen süreç ulusal ve uluslararası düzeyde her an eşitsizlikler üretmektedir. Bu koşullarda ulusal üretimin dış piyasa koşullarına ve taleplerine göre belirlenmesi, tekelleşmeye, tarımsal üretimde ve hayvancılıkta, ormancılıkta, madencilikte gerilemeye, kentler ve bölgeler arası eşitsiz gelişmeye neden olmaktadır. Yeni dünya düzenine ayak uyduramayan kent ve bölgelerin geri kalmasına, hizmet sektörünün ve rant ekonomisinin merkezi durumuna gelen kentlerin mega ölçeklere ulaşmasına, nüfusun ve sermayenin bu merkezlerde yoğunlaşmasına yol açmaktadır. Buna koşut olarak yaşadığımız üretim sürecindeki değişim de emek gücünü yeniden biçimlendirmekte teknolojileri ve meslekleri değiştirmektedir. Bu yeni durum, istihdamı daraltmakta, sendikalaşmayı dağıtmakta, ücretleri düşürmektedir.

Yeni dünya düzeninin oluşturulması için tam istihdamı bozarak kuralsızlaştırmayı amaçlayan ve post-fordist üretim tekniklerini egemen kılmaya yönelen neo-liberalizm ya da yeni sağcılık, Dünya Bankası ve IMF’nin yapısal uyum programları ile tüm dünyada egemenliğini pekiştirmeyi başardı. Yapısal uyum programlarıyla özellikle Güneydoğu Asya, Afrika ve Latin Amerika’da geri kalmış ülkeler büyük borç yükü altına sokuldu ve sistem, kamu sektörü etkisizleştirilerek uygulanmaya başlandı. Bu yeni yapılanma sürecinde “sosyal devlet” ve sendikal örgütlülük parçalanarak toplumsal sorumluluğu olmayan birey öne çıkarıldı. Emek sermaye çelişkisinin üzeri örtülmeye çalışılarak yeni çelişkiler ön plana çıkarıldı. Örneğin etnik çelişkiler derinleştirildi. Yugoslavya’da yaşanan durum bunun en güzel örneklerinden birisidir. Böylece serbest piyasa ekonomisinin egemenliğinin sürekliliğini sağlamak için işçi sınıfının büyük mücadeleler sonucunda elde ettiği haklar yok edilmeye başlandı. İşgücü piyasaları bozulmaya çalışıldı ve böylece ucuz işgücüne ulaşılması amaçlandı.

 3. Emperyalizm, Savaş ve Çatışma

Dünyanın yeni zenginleri bununla da yetinmiyor. Kapitalizmin bu aşamasında yeni arayışlarla, yeni savaşlarla, yeni keşiflerle servetini daha da büyütmek istiyor. Bunlardan birisi İsrail’in Filistin’e karşı sürdüğü insanlık dışı uygulamalardır. Filistin topraklarını işgal eden, insanların evlerini, yurtlarını yıkarak onları göçe zorlayan, kadın, çocuk demeden öldüren İsrail, kendi emperyalist çıkarları için Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmektedir.

Bir diğer olay da kuşkusuz 11 Eylül ve sonrasında yaşananlardır. Amerikan Havayollarına ait dört uçağı kaçıran teröristlerin New York’taki ikiz kulelere ve Amerikan Savunma Bakanlığı’nın bulunduğu Pentagon’a yaptıkları intihar saldırıları yaklaşık 5000 kişinin ölümüne ve binlerce insanın yaralanmasına neden olurken, bu saldırılardan sonra Amerika’nın uluslararası politikasında keskin bir dönüş yaşanmış ve özellikle bu saldırıların arkasında olduğu iddia edilen ABD’nin soğuk savaş döneminde CIA aracılığıyla eğittiği ve SSCB’ye karşı Afganistan’a gönderdiği Usame Bin Ladin ve örgütü El Kaide için dünya genelinde bir sürek avı başlatmasına neden olmuştur.

Özellikle Clinton’un başkanlığı döneminin sonunda yapılan bazı reformlar ve ABD şirketlerinin içerisinde bulunduğu ekonomik durgunluk ABD ekonomisini özellikle AB ve Japonya öncülüğündeki bölgelere karşı göreceli olarak dezavantajlı bir konuma iterken, ABD’nin yurtiçi piyasalardaki ELRON gibi skandallarla ortaya çıkan mali dengesizlikler ve serbest piyasa ekonomisinin yarattığı işsizliğin yol açtığı tüketimdeki gerileme, ABD kapitalizmi açısından tehlike sinyallerinin çaldığını göstermekteydi. İşte, 11 Eylül ile başlayan yeni dönem bir yandan ABD’nin özellikle 1960’lı yıllarda yaşadığı Vietnam deneyi ve ardından 1991 yılındaki Körfez Savaşı deneyimlerini unutturmakta ve ABD kapitalizmi için ihracatın arttırılması tek çıkış noktası olarak görülmekteydi. Özellikle diğer batı ekonomilerinin sahip olamadığı Ortadoğu pazarı ve Türki Cumhuriyetlerin oluşturdukları pazar, bu açıdan ABD için krizden çıkış noktası oluşturmaktaydı.

George W.Bush’un 11 Eylül’ün hemen sonrasında yaptığı açıklama da bu politik dönüşümü simgelemekteydi. Artık, ABD kendi çıkarları için teröristlere yardım eden ülkelerin hepsine karşı savaş açıyordu ve bu savaşın kesin bir tarihi yoktu. ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına karşı hareket eden bütün ülkeler tehdit edilmekteydi. Bu politik dönüşümün izleri içeride özellikle Müslümanlara yönelik şiddet hareketini başlatırken diğer yandan ülke genelindeki muhalifler de sindirilmek istenmekteydi. Nitekim, 1945 sonrası dönemde özellikle McCarty tarafından başlatılan soğuk savaş benzeri bir örgütlenmeye giren ve rejime muhalif olanlara yönelik medya ve devlet aracılığıyla bir dizi yıldırma ve baskı politikası devreye sokulurken, diğer yandan da bu stratejinin uluslararası alandaki ilk adımı atılıyordu: Afganistan deneyi. Özellikle ABD basını tarafından da dile getirildiği üzere Irak savaşının bir provası niteliğinde olan Afganistan’a yönelik operasyon gerçekten de insanlık adına bir yüz karası oluşturmaktaydı. SSCB işgaliyle karşılaştıktan sonra ülke içindeki köktendinci grupların iç çatışmalarını yaşamış ve bu süreçte oldukça yoksullaşmış bir halk vardı ABD’nin karşısında. Özellikle yeni teknolojilerin ve savaş stratejilerinin denendiği bu savaşta Birleşmiş Milletler tarafından yasaklanan Halı Bombaları ve seyreltilmiş Uranyum içeren bombaları da kullanan ABD, bir anlamda gövde gösterisinde bulunuyordu. Sonuç, onbinlerce masum insan öldü, ancak ABD’nin Afganistan’a saldırı sebebi olarak dile getirdiği Usame Bin Ladin ve El Kaide örgütü yakalanamadı.

 4. IRAK: 21.Yüzyıl Emperyalizminin Kanlı Deney Alanı

Bunun ardından bütün dünya ABD’nin sonraki açıklamalarının hedefinin ne olduğunu gördü: Irak. El Kaide ile bağlantısının olduğu ve elinde nükleer ve biyolojik silahların bulunduğu iddia edilerek Irak’a yönelik bir savaş kampanyası başlatılırken, İngiltere Hükümeti de halkına rağmen bu koroda yerini almakta gecikmedi. Asıl amaç, Ortadoğu petrolleri ve pazarıydı. Pastadan pay alma savaşıydı bu savaş. Bütün dünyada milyonlarca kişi istilaya karşı çıkarken ABD ve ABD şirketleri savaş başlamadan savaş sonrası programlarını yapmışlardı bile. İngiltere’de, Fransa’da, ABD’de milyonlarca kişinin sokaklara çıkarak istilayı önlemek için hükümetlerine yaptığı çağrılar yanıtsız kalırken ABD 20 Mart 2003 günü emperyalist emellerini hayata geçirmeye başladı.

4 yıl önce başlayan işgalin Irak’ı bu hale getireceğini aşağı yukarı tah­min ediyor ancak böylesine korkunç manzaraya yol açabileceğini kimse düşünmüyordu. 20 Mart 2003 tarihinde başlayan bombardımanı, Ameri­kan yönetimiyle birlikte işgalin dünya ve Türkiye’deki yandaşları hem küstah hem de vahşi bir açgözlülükle alkışlamışlardı. Gözlerini sadece “her türden çıkar” bürümüş, insanlıktan nasibini almamış işgal yandaşla­rı artık eserleriyle “övünebilirler”. 4 yıl sonra Irak’ın durumuna bakıp hâlâ “demokrasi” nutukları atabiliyorlar mı, merak ediyoruz.

4 yılın sonunda Irak konusunda çoğu kez “sözün bittiği yer” noktasına geldik. İnsanlığın, vicdanların sorgulandığı olaylarla karşılaştık. Bir işga­lin nelere yol açtığını; bölgedeki zemini kaydırarak yaşananların sadece Irak’la sınırlı kalmayacağını da biliyoruz.

Irak’ta bugün hâlâ kimse geleceği göremiyor. 4 yılda öldürülen insan sayısı belirsiz; ancak yarım milyon insanın hayatını kaybettiği tahmin edi­liyor. Ülkenin sadece alt yapısı değil, tüm yetişmiş insan malzemesi yok olmuş durumda.

İşgalin körüklediği mezhep savaşları yüzyıllar sonra yeniden hortladı. Irak içinde 2 milyon kişi sadece Sünni ve Şii oldukları için yaşadıkları yerleri terk etti. 2 milyon kişi ise Suriye, Ürdün, Türkiye gibi ülkelere kaçtı. 4 milyonluk bu sayı 1948’deki büyük Filistin sürgününden daha fazla. Kentler, mahalleler hatta sokaklar bölündü. Sünniler hem Amerikan işgaline karşı savaşıyor hem de bombalı saldırılarla birçok masum Şii’yi öldürüyor. Şiiler ise, iktidarda olmanın gücü ve Irak ordusu ve polisiyle Sünnileri kesiyor, işkence yapıyor. Osman, Ömer, Ali’lerin bu isimlerle yaşama şansı yok. Öyle ki artık Bağdat’ta herkes çifte kimlikle dolaşıyor. Önünüzü kimin kestiğine bağlı olarak kimlik gösteriliyor.

Orta Irak’ta Ramadi, Bakuba gibi kentlerin bazı bölgelerine El Kaide­ciler hâkim; şeriat kuralları uygulanıyor. Irak’ın yerli direnişçileri ise El Kaide’nin bu uygulamalarından rahatsızlar. Üniversitelerde öğretim üye­si kalmamış durumda, öldürülmeyenler ülkeyi terk ediyor. Özellikle kız öğrencilere yönelik saldırılar düzenleniyor; bunların arkasında Şiilerin “ölüm mangaları” var. Her ay en az 3 bin Iraklı farklı saldırılarda hayatı­nı kaybediyor. Yani ülkede işgalin zemin oluşturduğu bir katliam yaşanı­yor. Ülke fiilen üçe, Bağdat ikiye bölünmüş durumda.

Peki tüm bu manzara karşısında işgalciler ne yapıyor? Sorunun yanıtı kocaman bir hiç. Sanki sorunun kaynağı kendileri değilmişçesine Irak’a komşu ülkelerden çözüm bulmalan için yardım isteniyor. Atılan her adım Irak’ı kurtarmaktan çok işgali “kurtarmayı” amaçlıyor.

Çöken sadece plan değil. İşgal ABD ordusunu da çürütüyor. Amerikan yönetiminin ipliğini pazara çıkaran gazetecilerden Seymour Hersh, “ABD ordusunun tarihin hiçbir döneminde bu kadar vahşi olmadığını” söylüyor.

Aralarında 6 çocuğun da bulunduğu 24 kişinin öldürüldüğü Hadisa katli­amının sorumlularından biri olan Çavuş Frank Wuterich, “evlere önce el bombası attık. Sonra gidip arama yaptık. Çocuklar can çekişiyordu” diye ifade verirken askerlerin ne kadar vahşileştiğini ortaya koyuyor. Çavuş Wuterich “Biz ne gerekiyorsa onu yaptık. Bugün olsa yine tetiği düşün­meden çekerim” diye bitiriyor ifadesini. İşgal giderek herkesi, hepimizi kirletiyor.

ABD, bir yandan Irak’taki çıkarları için savaş suçu işlemeye devam ederken diğer yandan da Suriye ve İran’a dönük faaliyetler içerisinde yer alarak 20. Yüzyılın başından itibaren Büyük Ortadoğu Projesi adı altında yürüttüğü petrol sahalarını ele geçirmek için Ortadoğu’nun tek hakimi olma düşünü adım adım hayata geçirmektedir. Bu amaçla İsrail ile işbirliği içerisinde Suriye’de suikastlar düzenlemeden Lübnan’ın İsrail tarafından işgal edilmesi ve sivil halka yönelik kamuoyuna da yansıyan saldırılar ve vahşete varan davranışları karşısında BM’den karar çıkmasını engellemeye kadar varan bir dizi faaliyeti yürütmektedir. Özellikle Filistin’e yönelik İsrail’in yürüttüğü insanlık dışı ve uluslararası alanda bile hoş karşılanmayan saldırılar ve ambargo hususunda da aynı suskunluğu göstermekte sakınca görmemektedir.

Petrol rezervlerini ele geçiren ABD, şimdi de Ortadoğu pazarını ele geçirmek ve İsrail ile olan işbirliği çerçevesinde bölgedeki hâkimiyetini perçinlemek istemektedir. Ancak, istila sonrasında karşısında kaybedecek bir şeyi olmayan ve gerilla mücadelesi verenleri görmüş ve ordusunun bu konuda deneyimi olmadığı için de, istila sırasında verdiği kaybın çok çok ötesinde kayıplar vermeyi göze almak zorunda kalmıştır. 1 Mart 2003 tarihinde Ankara’dan AKP Hükümeti’ne seslenen yüz binler Türkiye’nin emekçi çocuklarının açık emperyalist politikaların jandarmalığını yapmak için, bile bile ölüme gönderilmesine karşı, bu vahşi saldırıya karşı bir duruşu sergilerken bütün dünya halkları da bu karşı duruşu saygıyla karşılıyordu. Tezkerenin reddedilmesinin ardından bugün ABD, saplandığı bu bataktan kurtulmak için yine bizim çocuklarımızı istemektedir. Ortadoğu’da yıllarca sürecek kanlı bir süreçte ülkemizle, kendi vatanını korumaya çalışan Irak halkını karşı karşıya getirerek bölgeyi istikrarsızlaştırmayı hedeflemektedir. Bizler, TBMM’ye ve yetkililere bu kirli savaşa ortak olunmaması ve çocuklarımızın ölüme gönderilmemesi için bütün işçi sınıfı adına bir kez daha seslenmeyi bir görev ve sorumluluk addediyoruz. Tarih, bunun hesabını bu kararı verenlerden mutlaka sorar. 

Dünyanın tamamını ilgilendiren böyle bir süreç yaşanırken uluslararası alanda yapay gündemler de oluşturulmaktadır. Özellikle seçim süreçleriyle bağlantılı olarak bazı ülkelerde sürekli olarak Ermeni soykırımı tartışmaları sürekli gündeme getirilmektedir. Nitekim, Fransa’da “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi yasaklayan ve hapis cezası getiren yasanın Fransa Meclisi’nden geçmesi de bu gelişmelerden bir tanesidir. Siyaseti de seçimlere yönelik çıkar çatışmalarına alet eden bu yaklaşım tarihe yüz karası olarak geçmiştir. Birçok Fransız aydın bunu açıkça kınamıştır.

 5. IMF- Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü: Dünyanın Ekonomik İşgali

ABD bir yandan savaş aracılığıyla petrol kaynaklarına ve Ortadoğu ve Türki Cumhuriyetleri pazarlarına hakim olmak için vahşi saldırılarına devam ederken öte yandan da IMF ve Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü aracılığıyla dünya pazarlarını da kendi tekeline alma gayretindedir. Özellikle MAI’yle birlikte ulusal hükümetleri ve ekonomik bağımsızlığı yok etmeye çalışan zenginler, yapısal uyum programları aracılığıyla da devletleri ve örgütleri çökertmektedirler.

IMF ve Dünya Bankası’nın uluslararası düzeyde yürüttüğü bu yapısal uyum programları, hemen hemen tüm ülkelerde üretimin yapısıyla istihdamı çok önemli ölçüde etkilemiştir. Sendikal hareketin olumsuz etkilenmesine yol açan bu etmenler çok yönlüdür. Bir yandan hizmet sektörü genişlerken sanayi ve tarım sektörü daralmaktadır. Teknolojik gelişmeler sonucu emek yoğun teknolojilerin yerini sermaye yoğun teknolojiler almakta, kaçak ve güvencesiz emeğin, göçmen işçilerin egemen olduğu kayıt dışı sektör büyümekte, özelleştirme ve devleti küçültme politikaları devreye girmekte, esneklik genişlemekte ve yaygınlaşmakta, işsizlik hızla artmakta, kısacası devletin sosyal devlet olma özelliği terk edilmektedir.

Aynı şekilde neo-liberal politikalara karşı işçi kesiminin tepkileri de değişmektedir. Her şeyden önce Türkiye’de bu güne kadar başarılamamışsa da, dünyada uluslararası işçi konfederasyonları ve federasyonları tek çatı altında toplanmıştır. ICFTU ve diğer federasyonlar birleşmiştir. Bu birleşmenin, git gide yoğunlaşan neo-liberal saldırılar karşısında, işçi sınıfının çıkarlarını koruyan bir mücadele çizgisini yükseltmede etkili olmasını umuyoruz.  Bizler de aynı şeyi Türkiye’de yaşama geçirmeli ve bütün sendikal hareketin tek çatı altında toplanması için çaba göstermeliyiz.

Diğer taraftan geride bıraktığımız dönemde IMF ve Dünya Bankası’na isyan eden ve ilişkilerini koparan ülkeler oldu. Özellikle, Venezuella, Ekvador, Brezilya ve Arjantin gibi Latin Amerika ülkelerinden sonra Angola’da IMF ile yollarını ayırdı.

Afrika’nın Nijerya’dan sonra en fazla petrol rezervine sahip ve en yoksul ülkelerinden biri olan Angola, 13 Mart 2007’da IMF’ye gönderdiği mektupla, IMF politikalarının Angola ekonomisine ve istikrarına katkı sunamayacağı gerekçesi ile, artık IMF politikalarına bağımlı olunmayacağını bildirdi.

 6. Latin Amerika Direniyor

Bütün bu olumsuzlukların yanında, dünyada iyi gelişmeler de olmaktadır. Özellikle Latin Amerika’da ardı ardına sol partiler iktidara gelmektedir. Venezüella Başkanı Chavez’in ABD’ye kafa tutan açıklamalarını hepimiz okumaktayız. Ekvador başkanı Rafael Correa da işçi kökenli biri olarak sol adına iktidara gelirken, Şili’de de yine sol iktidardadır. Brezilya’da sendikacı kökenli sol Başkan Lula da Silva ikinci kez seçimlerden galip çıkmıştır. Küba, ABD ambargosuna karşı direnişinde artık yalnız değildir. Amerika kıtası yavaş yavaş sömürgeci ABD emperyalizminin desteklediği neo-liberal politikalara karşı halkçı politikaları devreye sokmakta, Latin Amerika’da ciddi dönüşümler yaşanmaktadır.

Venezüella’da, Bolivya’da, Arjantin’de, Brezilya’da ve kıtanın daha birçok ülkesinde iktidara gelen solcu liderler, neo liberal politikaları bir kenara itiyor ve aralarındaki ittifakları güçlendirerek, alternatif bir güç yaratıyorlar. Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde ezilen halklar “Alternatif Vardır” diye haykırıyorlar tüm dünyaya.

İktidara gelen sol iktidarlar, halkın yaşam koşullarında ciddi düzelmeler sağlayan radikal değişiklikler ortaya koyarken; bu ülkelerde yaşanan dönüşüm de tüm dünyada yankı bulup, özellikle az gelişmiş ülkelerin halklarına umut oldu. Aşağıda bu ülkelerin bazılarında yaşananlar kısaca ele alınmaktadır:

BOLİVYA: Sosyalizme Doğru Hareket Partisi’nin (MAS) lideri Evo Morales, Aralık 2005’te yapılan seçimlerde açık farkla cumhurbaşkanı seçildi. Morales, Bolivya’da nüfusun yarıdan fazlasını oluşturan yerli Aymara halkından olup 19. yüzyılın başından bu yana iktidara gelen ilk cumhurbaşkanı olma özelliği de taşıyor.

Eski bir çoban ve bir sendikacı olan Evo Morales, seçim sonrasında yaptığı ilk basın toplantısından beri ABD’ye ve emperyalizme karşı tavrını net bir biçimde ortaya koyuyor. Morales, 1 Mayıs 2006’da, on yıl önce özelleştirilerek yabancı şirketlere verilen doğalgaz kaynaklarını kamulaştırdığını ilan etti. Ardından da, toprak reformu programına hız verdi. Morales, yerli halkın kutladığı bir festivalin ilk gününde düzenlenen törende, yoksul yerli halka toprak dağıtımı yapacağını, küçük ölçekli tarım işletmelerinin sanayileştirileceğini ve bir tarım devrimi gerçekleştirileceğini duyurdu. Bu konularda en büyük destekçisi ise Venezüella devlet başkanı Hugo Chavez. Ancak Bolivya’da bugün yerine getirilmeye çalışılan, eğitim sisteminin iyileştirilmesi, yeni iş sahalarının yaratılması ve yoksulların temiz su gibi temel gereksinimlerinin karşılanması gibi vaatlerin çoğu için ciddi miktarda para gerekiyor ve bu da yeni hükümetin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorun.

VENEZÜELLA: İlk kez 1998’de devlet başkanı seçilen Hugo Chavez, sonrasında yapılan seçim sonucunda açık farkla tekrar seçilerek görevini sürdürdü. Başkanlığı dönemi boyunca ABD emperyalizmine karşı tavrını her fırsatta dile getiren ve ülkede radikal değişiklikler yapan ve bugünkü süreci ‘Bolivarcı Devrim’ olarak adlandıran Chavez; Venezüella burjuvazisinin ve ABD’nin hedefi haline gelerek pek çok darbe ve suikast girişimine uğradı.

Chavez, ABD liderliğindeki ticaret anlaşmalarını reddediyor; Küba ve Bolivya gibi ülkelere ucuz petrol satıyor. Dünyanın 5. büyük petrol ihracatçısı olan Venezüella’da, devletleştirilen petrol kaynaklarından sağlanan gelir, 2006 bütçesinde yüzde 41’lik bir paya sahip olan ve ‘misyon’ adı verilen sosyal programlara aktarılıyor.  Bugüne kadar ülkede;

•   Sağlık misyonu sayesinde, ülke genelindeki yoksul bölgelerde yaklaşık 5 bin klinik kuruldu ve bu kliniklerde verilen ücretsiz sağlık hizmeti, daha önce hiç hastaneye gidememiş 1,5 milyon kişinin tedavi olanağına kavuşmasını sağladı.

•   Chavez’den önceki dönemlerde büyük toprak sahiplerine tahsis edilmiş 3 milyon hektar arazi, 70 bin yoksul aileye dağıtıldı ve çiftçilere düşük faizli krediler sağladı.

•   Okuma-yazma ve eğitim kampanyası ile 1,5 milyon yoksulun ücretsiz temel eğitim alması sağlandı. Okula kayıt olamayan çocukların yüzde 90’ı okula kaydoldu, yüz binlerce kişi maddi olanaksızlıklar yüzünden yarıda bırakmak zorunda kaldıkları lise ve üniversite eğitimlerini tamamladı.

•   Bir dağıtım, pazarlama ve sevkiyat programı olan Mercal’dan 21 milyon Venezüellalı faydalandı. Mercal, dışlanmış yoksul nüfusun temel besin maddelerine ulaşmasını güvence altına almak için kurulmuştu ve günümüzde 400 ürün program kapsamında toplumun tüm kesimlerine sunuluyor.

•   1 Mayıs 2007’de Chavez, 1 Mayıs hediyesi olarak asgari ücreti yüzde 20 oranında artırdıklarını, özel sektöre ait son dört petrol tesisini kamulaştırdıklarını açıkladı. Ayrıca, günlük çalışma süresinin azaltılması konusunda çalışmaların sürdüğü ve 2008 yılı 1 Mayısı’na kadar günlük çalışma süresinin 8 saatten 6 saate kadar düşürülmesi yolunda çaba gösterildiğini ifade etti.

Tek kutuplu dünyaya karşı Chavez; Küba, Brezilya, Bolivya, Uruguay ve Arjantin’le imzaladığı anlaşmalarla “Latin Amerika İçin Bolivarcı Alternatif” başlığı taşıyan ve İspanyolca ALBA olarak anılan yeni bir ittifak oluşturuyor. ALBA kapsamında bu ülkeler arasında pek çok anlaşma imzalandı ve sağlıktan, eğitime, ucuz petrole kadar birçok konuda aralarında çok avantajlı ilişkiler oluşması sağlandı. Örneğin 2004 yılında imzalanan anlaşmaya göre Küba Venezüella’ya ucuz petrol karşılığında 15.000 doktor gönderdi ve 2000 Venezüella’lı öğrenciye kapılarını açtı. Küba, 10 yıl boyunca yeni tıp öğrencilerini ülkesinde ağırlamaya devam edecek.

EKVADOR: 15 Ocak 2007’de başkanlık görevine başladığı günden beri ülkenin ekonomik ve sosyal yapısını değiştirmek için çaba gösteren Rafael Correa, sosyal adaletin geliştirilmesi amacıyla üretim sürecinde devlet müdahalesini daha öncelikli kılmak yönündeki çalışmaları sürdürüyor. Correa’nın, ülkeyi varsıl egemenlerin kıskacından kurtarmayı amaçlayan yeni anayasayı yazmak için kurucu meclisin toplanması önerisi de, 15 Nisan günü Ekvador halkının büyük çoğunluğunun oylarıyla onaylandı.

Ekvador’da, ulusötesi şirketler çevreye ve halka son derece zarar veren koşullarda üretim yapıyorlar. Buna karşı, ulusal bütçenin önemli bir bölümü acil çevre temizlenmesine ayrıldı. Hükümet çevre zararı gören bazı yerli topluluklarına batılı şirketlerden tazminat alabilmeleri için yardım ediyor. Örneğin, Chevron (ABD) hakkında tesislerinin çevresinde artan kanser vakaları nedeniyle; başka şirketlere de yolsuzluk, insan hakları ve çevre koruma yasaları ihlali suçlamasıyla soruşturma açıldı. Yerel topluluklar ve sendikalar, Hükümetin de yardımıyla, Encana (Kanada) ve Ascendant Copper (Kanada) şirketlerinden istedikleri ödünü aldı.

Correa 15 Nisan’da, bir zamanlar GSMH’sinin yarısına eşit miktarda dış borcu olan Ekvador’un IMF’ye olan borcunun tamamının ödendiğini ve artık bu kuruluşla bütün ilişkilerin kesileceğini açıkladı.

IMF ve Dünya Bankası’na bağımlılığın önünü kesmek doğrultusunda önemli bir araç olacak olan Güney Bankası’nın kurulma çalışmaları da devam ediyor. Güney Bankası, Güney Amerika ülkeleri tarafından finanse edilecek ve kalkınma kredisi de verecek.

 

B) TÜRKİYE’DE NELER OLDU?

    1. Genel Bakış

Türkiye’de de geçtiğimiz yıllarda önemli gelişmeler yaşanmıştır. Siyasal ve ekonomik alanda önemli gelişmeler vardır. Hükümetin ağzına doladığı Enflasyonla Mücadele Programı’nın uygulama sonuçları, “öncelikle önem verilen kamu borcunun azaltılması ve kamu finansmanının sürdürülebilirliğinin sağlanması” konusunda, önceki dönemden farklı bir noktada olmadığımızı göstermektedir. Bunca uzun süreli ve yüksek oranlı faiz dışı fazla gerçekleşmesine ve hedeflenenin üzerinde özelleştirme geliri elde edilmesine karşılık, 2005 sonunda gelinen noktada iç borç faiz ödemeleri, bütçe harcamalarının yaklaşık yüzde 32’si dolayındadır. İç borç faiz harcamaları yıllık vergi gelirleri toplamının yaklaşık yüzde 43’ünü tek başına alıp götürmektedir. Bütçede hâlâ temel harcama kalemi iç borç faiz harcamalarıdır ve bu harcamayı yapabilmek için bütçeler son sekiz yıldır temel kamu hizmetlerine harcamaları ve yatırımları sürekli azaltmaktadır. Türkiye’nin borç faiz ödemeleri için GSMH’den ayırdığı pay ile yurt içi tasarruflarının payı birbirine çok yakın bir düzeyde seyretmeye devam etmektedir.

Aynı şekilde yatırımların finansmanı için tümüyle yabancı sermayeden ve dış borçlanmadan medet umulmaktadır. Özel kesimin yatırım payı dönemler itibariyle düşmeye devam ederken, kamunun yatırım payı yüzde 3.5 düzeyine kadar geriletilmiştir. 2006 yılı sonu itibariyle kamunun dış borç stoku 365 milyar dolara çıkmıştır. Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamı olan bu borç Türkiye’nin sadece bugününün değil, geleceğinin de ipotek altına alındığını göstermektedir.

Öte yandan, kamu yatırımları yok denecek düzeydedir. Kamu açıkları, yanlış teşvik ve kur politikaları, enflasyonun yükseklerde seyretmesine neden olmaktadır. Tarım kesiminin IMF’e verilen Niyet Mektuplarına istinaden dünya pazarlarına açılması, köylünün ve çiftçinin pazarın vahşi ellerine terk edilmesi, hızlı nüfus artışının ve göçün yarattığı kentleşme, yatırımlardaki durağanlık açlık ve işsizlik ortamlarını yaygınlaştırmaktadır. Ücretli çalışanların yükü ise ağırlaşmakta ve borçlanmaya dayalı piyasa ekonomisinin ve krizlerin faturası çalışanlara ödetilmektedir. Yoğun sorunlarla karşı karşıya kalan kamu çalışanları kadar, özel sektörde çalışanların durumları da ağırlaşmıştır.

1999 sonrası dönemde tarımda uygulamaya konan neo-liberal politikalar ve tarımdaki istihdamın durumu birlikte değerlendirildiğinde; Türkiye’deki mevcut tarım politikalarının sonucunda tarıma yönelik desteklerin milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 0,7’sine geriletilmiş, tarımsal örgütlenmenin, Tarım Satış Kooperatifleri birliklerinin zayıflatılmış, tarımın özellikle son üç yılda net ithalatçı konumuna getirilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu uygulamalar sonucunda da Türkiye’de tarımsal yapılar, hızlı bir şekilde tasfiye sürecine sokulmaktadır. Böylece, milli gelirdeki payını son derece hızlı bir şekilde yitiren tarım sektörü daha da hızlı bir şekilde istihdam kayıpları yaşamakta, aynı zamanda da kırsal göç ve kentsel/kırsal işsizlik oranları yükselmektedir. Bunun yanında tarımdan ayrılan işgücü “istikrarlı büyüme”, “sanayileşme” ve “yapısal dönüşüm” altında sanayi sektörü tarafından istihdam edilememektedir. Toplam istihdamın sektörel dağılımına bakıldığında tarımdan ayrılan işgücünün sanayi sektöründen çok hizmetler sektörüne kaydığı tespit edilmektedir. 2004–2005 döneminde tarımdaki istihdamda 814 bin kişi azalmaya karşılık sanayi istihdamı 318 bin kişi, hizmetler sektörü istihdamı ise 869 bin kişilik bir artış göstermiştir. 2002-2005 dönemi için tarım sektörünü terk eden toplam 1.028 bin kişiye karşılık sanayi sektörü istihdamı ancak toplam 385 bin kişi artmış, dahası, örneğin 2003 yılındaki yüzde 5,9’luk büyümeye rağmen sanayi sektörü istihdamı bu yılda 93 bin kişi azalmıştır. 2002-2005 döneminde hizmetler sektöründeki istihdam artışı ise toplam 1.283 bin kişi olarak kaydedilmektedir. Türkiye’de son dönemde yaşanan “dönüşüm”, ithalata bağımlılığı hızla derinleşen, artan ihracat baskısı altında maliyetleri bastırma politikaları izlemek durumunda kalan sanayi sektörünün sağlıklı büyüyen bir ekonomide görülmesi beklenen/gerekli istihdam artışlarını sağlayamamış olmasıdır.

Ekonomik alanda giderek artan bir gelir adaletsizliği ve eşitsizliği yaşanmaktadır. Artık uluslararası otoritelerce de Türkiye’nin bir numaralı sorunu olarak görülmeye başlayan bu gelir eşitsizliği, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi de zedeleyecek boyuta ulaşmıştır. İnsanlar artık hayatta kalabilmek için her türlü ahlak dışı davranışa yönelmekte, hırsızlık, rüşvet soygun gibi birçok yüz kızartıcı suç gün be gün artmaktadır.

Aynı şekilde enflasyon sorunu artık çözümlenemez bir noktada seyretmekte, hükümetler reel enflasyonu düşürmek için yapılması gereken şeyleri politik kaygılar nedeniyle yapmamakta hatta burada sınıfsal tercihlerini açık açık göstermektedirler. Şöyle ki, rant ve faiz geliri elde edenlerin vergilendirilmesi hususu bütün ekonomi otoritelerince dile getirilirken hükümetler bu olguyu ya hiç görmüyorlar yada uygulayamıyorlar. Bu durum, Türkiye’de siyasi iktidara kimlerin egemen olduğunu açık bir şekilde gösteriyor.

Ekonomik yaşamda bütün bu olumsuzluklar sürerken, hükümetlerin ekonomik alandaki uygulamaları da, sermayenin sorunlarını çözmek üzere emekçi sınıfların, çalışanların yükünü artırmaktan ibaret oldu ve hala olmaktadır. 1999 yılındaki stand-by anlaşması, ANASOL-D’nin ekonomik istikrar paketleri; özelleştirmeyi hızlandırmak, KİT yatırımlarını sıfırlamak, kamu idaresini kısma başlığı altında her türlü kamu yatırımını durdurmak, kamu çalışanlarının ücretlerini açlık düzeyinde tutmaya devam etmek, bütçe açığını iç ve dış borçlanma yoluyla kapatmaya devam etmek, böylece borç faizlerini ödemeyi bütçenin temel hedeflerinden biri haline getirmek, tarım sektörünü uluslararası tekellerin ellerine terketmek, özelleştirilecek KİT’lerin ve kamunun arazilerini spekülatif amaçlı elden çıkarmak biçiminde oldu. AKP’nin ekonomi politikası da vaatlerinin aksine, sonuç olarak tekellerin rant ekonomisine ve partizanca çıkar bölüşümüne hizmet etmektedir. AKP, iktidara gelir gelmez, bir yandan en karlı kamu kurumları özelleştirilmeye çalışılırken, vergi barışı adı altında vergi kaçakçıları affedildi. Çalışanların zorunlu tasarruflarının geri ödemesi zamana yayılarak gaspedilmeye devam edildi. Üçüncü Boğaz Köprüsü ihalesi yeni bir peşkeş için gündeme getirildi. Kamuoyuna 2B olarak yansıtılan orman niteliğini kaybetmiş arazilerin satılması çevrenin ve çocuklarımızın geleceğini karartmakla kalmamakta, aynı zamanda siyasi iktidarın payandasındaki rantçıların ihya edilmesi ve bugüne kadar siyasi hesaplarla gözardı edilen yasadışılığın meşrulaştırılması anlamına gelmektedir. 

Bu hükümet de dahil olmak üzere bütün siyasi iktidarlar bir yandan kamu kurumlarında partizanca kadrolaşma hareketine girerlerken, diğer yandan mali ve uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda borç geri ödemelerinin devamı için kamu kesimini küçültmeye ve kamu kurumlarını işlevsiz hale getirmeye başladılar.

Bunlar yetmemiş gibi, güya yoksulluğu önleme adına Dünya Bankası ve IMF direktifleri doğrultusunda halkın sosyal güvenliğini de yok etmeye yönelik adımlar atmaya başlamışlardır. 2005 yılında SSK’nın hastanelerini gaspeden hükümet, halka daha kaliteli, daha iyi hizmet vermek için bu gaspı gerçekleştirdiğini söylerken; bu iki yıllık süreç içerisinde asıl amacın ne olduğu ortaya çıkmıştır. SSK bu iki yıl içerisinde özel sektöre beş trilyon para ödemiş ve tarihinde ilk defa tedavi hizmetlerinde açık vermiştir. SSK’yı batırmaya yönelik bu adımla da yetinmeyen Hükümet, Nisan ayı içerisinde bir oldu bittiye getirip Dünya Bankası ve IMF’ye verdiği söz uğruna halkın ve çocuklarımızın geleceğini karartacak bir yasaya da imza atmıştır. Sosyal güvenlik sistemimizi toptan değiştirmeye yönelik yasa çıkartılmıştır. Anayasa Mahkemesi tarafından bazı maddeleri iptal edilen yasanın görüşmeleri döneminde, Başbakan, herkesin Sağlık Sigortası kapsamına alınacağı, tek çatı altında sosyal güvence sağlanacağı gibi aldatmalarla halkı kandırmış ve sosyal güvenlik sistemimizi çökertecek bir uygulamayı Meclisten bir gün içerisinde toplumsal kesimlerin görüşlerini hiçe sayarak çıkartmışlardır. Nedir bu yasa? Ne getiriyor? Öncelikle emekliliği hayal haline getiriyor. Emeklilik yaşının 65’e çıkartılmasına ek olarak, emekli aylıkları da düşürülüyor. Bununla da yetinilmiyor, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’un açıkları SSK’lıların sırtına yükleniyor. Özel hastanelere ve özel sigortalara geçişi kolaylaştırmak için kamu sosyal güvenlik sistemi çökertiliyor.

 2. Türkiye AB İlişkileri ve İktidarların Demokrasiye Bakışı

AKP iktidarının bel bağladığı ve herkese cilalayıp sunduğu AB’ye adaylık sürecinde sıkıntılar yaşanmaktadır. Kasım ayında açıklanan ilerleme raporunda birçok eleştiri gelmiş ve uyum sürecinde Türkiye’nin yavaş davrandığı belirtilmiştir. Raporda özellikle siyasi özgürlüklere ilişkin bazı düzenlemelerin yapılması istenmiştir. Kamuoyuna 301 sorunu olarak gelen konu, raporun öncelikli konusu haline gelirken Güney Kıbrıs’a Türk Limanlarının açılması ve azınlıklara bazı hakların tanınması gibi konular raporun önemli ana başlıklarını oluşturmuştur. Ne yazık ki çalışma yaşamına ilişkin olarak, AB’ye uyum sürecinde, örgütlenme ve diğer sıkıntılar hususunda nerdeyse hiçbir eleştiri getirilmemiştir. Oysa bizler biliyoruz ki, bu Hükümet bırakın daha ileri haklar getirmeyi, varolan hakları bile geri götürmektedir. Nitekim AB Sosyal Şartı’na ilişkin 1998 değişikliklerinin Meclis’te görüşülmesi sırasında işveren örgütlerinin açık telkiniyle hareket eden Hükümet, 5. ve 6. Maddelere ilişkin çekincesini sürdürmüş, ayrıca 4. Maddeye de çekince koyarak adil ücret hakkını veto etmiştir. Gerekçe çok açıktır: Asgari ücretin insan onuruna yakışır bir seviyeye çıkarılmasına yönelik her talebi geri çevirmek. Nitekim, Türk-İş’in düzenlediği Sosyal Şart ve Türkiye Paneli’nde AKP milletvekili kullandığı cümlelerle, amaçlarını ve kimin adına çalıştıklarını belirtmiştir: “..Çağımız uluslararası rekabet devri. Rekabet edebilmek için tek şansımız ucuz emek. Eğer biz bu maddeye çekince koymasaydık, sermayedarlarımızın uluslararası alanda rekabet şansı ortadan kalkacaktı.” Hükümet bu açıklamalarla, milyonlarca işçinin kayıtdışı çalıştırılması, açlık koşullarında yaşamaya mahkum edilmesi gibi konulara neden gözlerini kapadığını belirtmektedir. Milyonlarca çalışan ve halk sermayenin çıkarları uğruna feda edilmektedir.

Bu çerçevede mevcut siyasi iktidar, Avrupa Birliğine uyum amacıyla sözde demokratikleşmeye yönelik adımlar atsa dahi gerçekte bu tür bir demokratikleşme istememektedir. Yasal ve meşru haklarını kullanan kamu emekçilerini terörist ilan etmesi ve sosyal ve ekonomik insan hakları hususunda gerekli adımları atmaması da siyasi iktidarın gerçek niyetini gözler önüne sermektedir.

Bunun bir diğer kanıtı da 2007 1 Mayıs’ında yaşanmıştır. Bu yıl Taksim’de 1977’de 36 emekçi arkadaşımızın katledilişinin üzerinden katliam failleri bulunmaksızın ve hatta aranmaksızın ve hesap sorulmaksızın tam 30 yıl geçmişti.  Bu nedenle, 1 Mayıs’ta arkadaşlarımızı katledikleri yerde anmak isteyen, sendikalardan, çeşitli örgütlerden, üniversitelerden, partilerden bir çok emekçi vardı. Bu 1 Mayıs’ı, polis haftasında polislere, maç sonrası kutlamalara, yılbaşı eğlencelerine, büyük konserlere açılabilen Taksim’de kutlamak istediler.

Ancak, polis müdahalesinin olmadığı sayısız demokratik ve barışçıl mitinge sahne olan İstanbul’da, daha 1 Mayıs’ın bir hafta öncesinde Çağlayan Meydanı’nda milyonların biraraya geldiği ve sorunsuz geçen Cumhuriyet Mitingi’ne evsahipliği yapan İstanbul’da, alanlar, yollar,  vapurlar, trenler, köprüler, metro ve tramvay emekçilere ve onlarla birlikte de tüm İstanbul halkına kapatıldı.

Her gün işlenen cinayetlere, sosyal çözülmeye, kapkaçlara, uyuşturucu ticaretine, çetelere ve İstanbul’a özgü binbir başka soruna çözüm üretmeyen bunun için çabalamayan İstanbul Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü emekçilere karşı adeta seferberlik ilan etti. İstanbul’a 16.000 polis yığıldı. Ne Anadolu’dan Avrupa yakasına ne Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçit verilmedi. Marmara’dan gelen vapurlar saatlerce iskeleye yanaştırılmadı. Otobüslere el kondu. Geri çevrildi. Hatta bazen işine giden, vardiyadan dönen işçi servisleri bile.

1 hafta önce en demokratik pozları verenler, bu kez en gaddar yüzlerini takındılar. Sabahın erken saatlerinden öğleden sonraya kadar, Taksim’e yürümek isteyenlere, biber gazıyla, tazyikli suyla, copla, dipçikle sert bir biçimde müdahale edildi, yetmedi eyleme katılanlar tekme tokat tartaklandı. Mitinge destek veren örgütlerin binaları, kafeler, barlar basıldı. 900’den fazla kişi gözaltına alındı.

Tüm bu yaşananlardan sonra bir kez daha anladık ki, bu ülkede varedilmek istenen demokrasi, emekçiler için değil, hakkını arayan ve olup bitenleri sorgulayanlar için değil, sömürülse de, ezilse de kaderine razı olacak, yönetenlerden hesap sormayacak insanların emekçilerin yaşadığı bir ülkenin, sermayedar, yönetici, bürokrat, asker mutlu azınlıkları için ve göstermelik bir demokrasidir.

Bu nedenle de Türkiye açısından istikrarlı bir siyasal ve ekonomik yaşamın kurulabilmesi için bütün siyasi aktör ve partilerin gündemlerini, insan haklarına saygı çerçevesinde halkın ve emekçilerin çıkarlarına yönelik tekrar düşünmesi gerekmektedir. Sendikaların siyasete demokratik yollardan etki etme araçları güçlendirilmeli, emeğin siyasi baskı gücü harekete geçirilmelidir.

Demokrasinin ve demokratikleşmenin en önemli göstergesi insan haklarına gösterilen saygıdır. İnsan hakları da sadece siyasal haklar değildir. Çalışma hakkı, onurlu bir yaşam hakkı ve diğer ekonomik ve sosyal haklar da bu hakların ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle demokrasi, insan hakları, barış gibi kavramların, tüm toplumun ve özellikle üyelerimizin yaşam düzeyini yükseltecek, emperyalizmin ve vahşi kapitalizmin sömürüsünü, şoven milliyetçiliğin ve siyasal islamın yükselişini engelleyecek, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasını olanaklı kılacak, işkenceyi, kayıpları, yargısız infazları sona erdirecek, can güvenliğini sağlayacak, düşünceyi ifade etme özgürlüğünü baskı altına almayacak, şiddeti ve çatışmayı geriletecek politikaların hayata geçmesi, sevgi ve hoşgörü ortamlarının oluşması için çaba harcamak gerekmektedir. Barışı ve demokratikleşmeyi, insan haklarına saygıyı, ekonomik kalkınmayla, emeğin sorunlarıyla eşdeğerde, içiçe sorunlar olarak değerlendirmek temel hedef olarak gözükmektedir.

 3. IMF’ye En Borçlu Ülke Artık Türkiye!

Ocak 2007 verilerine göre, IMF’nin 73 ülkeden toplam 19,9 milyar dolar alacağı var. Bu alacağın 10,2 milyar doları ise Türkiye’nin borcundan kaynaklanıyor. Türkiye’yi 1,4 milyar dolarlık borcuyla Pakistan ve 812 milyon dolarlık borcuyla Ukrayna izliyor. Türkiye’nin bu içler acısı durumunun, uluslararası sermaye çevrelerinde de “kurumun adı TMF (Türkiye Para Fonu) olsun” şeklinde esprilere yol açtığı söyleniyor.

Türkiye 1999 yılından bu yana IMF’ye 5 milyar 436 milyon dolar faiz ödedi. IMF’de bine yakın personel çalıştığı ve ayda ortalama 5 bin dolar ücret aldıkları düşünüldüğünde ödenen faizin büyüklüğü de ortaya çıkmaktadır. 5,4 milyar dolarlık faiz, 8 yıl boyunca IMF’nin kendi personelinin maaşına yetmenin yanı sıra Washington’a yaptığı yeni binaya da yetiyor.

Türkiye, IMF’ye 1947 yılında üye oldu ve o günden bu güne kurumla 20 stand-by anlaşması imzalandı. Türkiye, IMF’ye 1946 yılında üye oldu ve o günden bu güne kurumla 20 stand-by anlaşması imzalandı. Ülkemiz ekonomisinin 1980 sonrasında yaşadığı neoliberal dönüşümlerde de IMF’nin büyük etkisi var. Yani başka bir deyişle, işsizliğin bu denli yükselmesi, sanayisizleştirme politikaları, yoksulluğun artışı, özelleştirmeler, sosyal güvenlik ve sağlık alanında, çalışma yaşamını düzenleyen mevzuatta yaşanan hak kayıpları, hükümetlerin IMF politikalarına bağımlılığı tercih etmesinden kaynaklanıyor. Bugün gelinen noktada ise, Türkiye’nin iç ve dış borç toplamının 1999-2006 yılları arasında 144 milyar dolardan 352 milyar dolara yükseldiği, bağımlılığın gün geçtikçe arttığı ve dolayısıyla IMF politikalarının ülkemize ne denli zarar verdiği çok net olarak görülmektedir.

 4. Gelir Dağılımı ve Yoksulluk

Türkiye İstatistik Kurumu’nca gerçekleştirilen Hanehalkı Bütçe Araştırmaları, gelir dağılımındaki adaletsizliğin sürdüğünü ortaya koydu. 2006 yılında yayınlanan rapora göre, 2005 yılında nüfusun en yoksul beşte birlik kesiminin toplam gelirden aldığı pay yüzde 6 civarında kalırken, nüfusun en zengin beşte biri toplam gelirin yüzde 44’üne sahipti.  

Yine TÜİK’in Aralık 2006’da yayımladığı Yoksulluk Çalışması sonuçlarına göre, 2005 yılında 623 bin kişi açlık sınırının, yaklaşık 15 milyon kişi ise yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamını sürdürmektedir. Ancak, TÜİK’in açlık ve yoksulluk kriterleri tartışmaya açık. Çünkü, TÜİK bu araştırmasında, 2005 yılı için 4 kişilik bir hanenin aylık açlık sınırını 190 YTL, yoksulluk sınırını ise 487 YTL olarak belirlemişti. Oysa 2005 yılı sonunda, Türk-İş araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 542,95 yoksulluk sınırı ise 1768,57’dir.

Nüfusun Yüzde 58’i Yoksulluk Tehlikesi Altında

Türkiye’de çocukların yüzde 29’u, 17-65 yaş arasındakilerin yüzde 16’sı, 65 yaşın üzerindeki yaşlıların yüzde 14’ü yoksul. Dünya Bankası’nın raporuna göre Türkiye’de nüfusun yüzde 20’si günlük 2.15 dolarlık yoksulluk düzeyinde yaşıyor. Yoksulluğa karşı kırılgan diye adlandırdığı günlük 4.30 dolarlık seviyenin altında yaşayanların oranı ise nüfusun yüzde 58’i. Raporda, Doğu Avrupa ülkelerinde ve eski Sovyetler Birliği ülkeleriyle yapılan karşılaştırmada Türkiye’nin orta düzeyde yoksulluğa sahip olduğu belirtildi. Dünya Bankası’nın, açıkladığı bir raporda Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’nde 1998-2003 yılları arasındaki yoksulluk ve eşitsizliklerin gelişimi üzerinde büyümenin etkileri incelendi. Türkiye de raporda Kolombiya ve Vietnam’la birlikte söz konusu ülkelerle karşılaştırılan ülke olarak yer aldı. Raporda, Türkiye’nin ılımlı yoksulluğa sahip olduğu belirtildi. Günlük 4.30 dolar üzerinden yapılan yoksulluk hesaplamasına göre ise Türkiye’de Ankara, İstanbul ve bazı kırsal bölgeler için oranın yüzde 34, bütün şehirler için yüzde 52, kırsal alan için yüzde 67 olduğu kaydedildi. Sözkonusu kritere göre değerlendirildiğindeTürkiye’de yoksulluğun en yoğun olduğu bölge yüzde 77 ile Doğu Anadolu, en düşük olduğu bölge yine yüzde 41 oranıyla Ege olarak belirlendi.

Kriterleri dikkate aldığımızda bu durumun saçmalık ötesi olduğu görülmektedir, zira günlük 2,15 dolar yani aylık aşağı yukarı 85 YTL’ye denk gelen gelirin altında kalanlar yoksul kabul ediliyor, aylık 85-165 YTL arası ise yoksul değil ama yoksulluğa meyilli kabul ediliyor. Bu şu anlama geliyor, eğer siz ayda 165 YTL’nin üzerinde bir gelire sahipseniz, siz yeterince paraya sahipsiniz, hatta 419 YTL olan asgari ücret düzeyi, sizi çok iyi yaşatmak için yeterlidir.

Çocuklarda oran yüksek

Raporda, Türkiye’deki çocukların yüzde 29’unun, 17-65 yaş arasındaki yetişkinlerin yüzde 16’sının, 65 yaşın üstündeki yaşlıların yüzde 14’ünün, erkeklerin yüzde 14’ünün, kadınların da yüzde 16’sının günlük 2.15 dolarlık yoksulluk düzeyinde olduğu ifade edildi. Raporda, çocuk sayısına göre ailelerin yoksulluk düzeyleri de ortaya konuldu. Buna göre hiç çocuğu olmayan ailelerin yüzde 5’i, bir ya da iki çocuklu ailelerin yüzde 12’si, 3 çocuklu ailelerin yüzde 41’i 2.15 dolarlık yoksulluk sınırı içinde bulunuyor.

Çalışanlar da aynı koşulları paylaşıyor

Türkiye’de 2.15 dolarlık yoksulluk düzeyinde olan her 100 kişiden 47’sini çocuklar, 49’unu yetişkinler, 4’ünü yaşlılar oluşturuyor. Yoksulların yarısının 3 çocuk sahibi olduğu, 100 yoksuldan 38’inin bir ya da iki çocuklu aile olduğu, 12’sinin de çocuğu olmayan ailelerden oluştuğu belirlendi. Eğitim durumuna göre ise her 100 yoksuldan 33’ünün ilkokulu bitirmediği, 60’ının ilkokul mezunu olduğu belirtiliyor.

Türkiye’deki 2.15 dolarlık yoksulluk düzeyinde olan nüfusun yüzde 18’inin ücretli, yüzde 37’sinin serbest meslek sahibi, yüzde 1’inin işsiz, yüzde 2’sinin emekli, yüzde 4’ünün öğrenci, yüzde 39’unun ise aktif olmayan çalışma yaşında olan kişilerden oluştuğu belirlendi.

Satın alma gücüne göre oluşturulan tüketim kalıpları tablosuna göre Türkiye’de tüketimin yüzde 38.8’i yiyecek, içki ve sigara tüketimi, yüzde 14.2’si kamu hizmetleri, yüzde 12.9’u ulaşım ve iletişim, yüzde 6.9’u giyim, yüzde 6.3’ü eğitim ve yüzde 4.6’sı mobilya harcamaları olarak gerçekleştiriliyor. Türkiye, karşılaştırma yapılan 24 ülke arasında Macaristan’dan sonra harcamalarının en az bölümünü gıdaya ayıran ülke olma özelliğiyle dikkat çekerken, eğitime yaptığı harcama açısından ise 9’uncu sırada geliyor.

Türkiye’de 900 Bin Kişi Aç

Dünya Gıda Örgütü raporunda ise, dünyada 1 milyarın üzerinde insanın açlık çektiği, bunların tamamına yakınında ise açlık tehdidinin süreklilik arz ettiğini kaydedildi. Türkiye’de de açlığın giderek yaygınlaştığı belirtilen raporda ülkemizde yaklaşık 900 bin kişinin uluslararası ölçülere göre aç, her 3 insandan birinin de yoksul olduğu, dolayısıyla yetersiz beslendiğini ifade edildi. Bu veriler paralelinde değerlendirildiğinde, IMF ve Dünya Bankası eliyle yürütülen ve tüm ekonomik aktivitelerin sermayenin denetimine bırakıldığı küreselleşme ve piyasalaşma sürecinin telafisi mümkün olmayan yıkımlara yol açtığı aşikar.

Diğer taraftan, işsizlik ve yoksulluk çemberinde yaşam mücadelesi veren aileler, çocuk emeğinin ucuz sömürü kaynağı olarak kullanılması nedeniyle, çocuklarını eğitime değil işe gönderiyor. Yani, çocukların okullara gönderilmemesi, okuryazarlığın geri kalmış bölgelerde hızla düşmesi, sermayenin talep ettiği ekonomik ve sosyal politikaların doğrudan bir sonucu aslında. Oysa, sermaye ve onlarla hareket eden sivil toplum kuruluşları harıl harıl eğitim kampanyaları düzenliyor. Bu durum, kamuoyunda sermayenin prestijini artırmak için kullanılıyor.

    5. İstihdamda Yaşanan Gelişmeler ve İşsizlik

Türkiye’de “işsizlik”, ekonominin en önemli sorunlarından biri olmaya devam etmektedir. Ekonomi son dönemde hızlı büyüme konjonktürü içinde olmasına rağmen istihdam yaratılamamaktadır. Yani, istihdamsız büyüme sergilemektedir. “Yapısal reformlar” ve “esnek işgücü piyasaları uygulamaları” da, resmi rakamlara göre bile yüzde 10’ların üzerinde seyreden işsizlik, daha düşük reel kazanç ve yüzde 50,1 düzeyinde (2005 yılı sonu itibariyle) kayıt-dışı istihdam olarak kendini göstermektedir. 2000 yılında yüzde 9,2 düzeyindeki tarım dışı işsizlik oranı, 2001 krizi sonrası yüzde 15’ler düzeyine yükselmiş, 2002–2005 döneminde ise ortalama yüzde 14.5 seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu oran, AB ülkeleri ile kıyaslandığında, son derece yüksek bir orandır.

Türkiye’de son dönemde işsizlik artmakla kalmamış; aynı zamanda işsizlerin yaşında önemli bir artış yaşanmıştır. Ancak ilk bakışta işsizlikle ilgili çok çarpıcı bir niteliksel değişikliğin yaşandığı görülmektedir. Orta yaşlılar arasındaki işsizlik, diğer yaş gruplarına kıyasla daha hızlı artmaktadır. Türkiye ekonomisi, ağır sosyal etkileri olabilecek böyle bir eğilimle ilk defa karşılaşmaktadır.

Türkiye’de 1996-2006 arası dönemde, işsizlerin sayısı yaklaşık bir milyon kişi artarak, 1,5 milyondan 2,4 milyona ulaşmıştır. İşsizliğin önemli ölçüde artmış olmasının yanında, işsizler arasında 35-54 yaş grubunun hem payı hem de mutlak sayısı artmaktadır. Şekil 1’de 1996-2006 arası dönemde, işsizlerin sayısının değişik yaş gruplarına göre kaç kat arttığı görülmektedir. Bu dönemde, genel işsizlik 1,63 kat artarken, göreli olarak en büyük artış 2,68 kat ile 35-54 yaş grubunda yaşanmıştır. Daha genç yaş gruplarında, işsizlik artışının daha düşük olduğu görülmektedir.

Şekil 1’deki yaş gruplarına göre işsizlik verileri detaylı olarak Tablo 1’de verilmektedir. Değişik yaş gruplarının, toplam işsizler içindeki payında önemli değişimler gözlenmektedir. Bu paylardaki değişimler işsizliğin yapısının değişmekte olduğuna dair tespiti doğrular niteliktedir. 1996 yılında, en büyük işsiz grubu %33 payla 20-24 yaş grubuyken, 2006’da en büyük pay %36 ile 25-34 yaş grubundadır. 35-54 yaş grubunun toplam işsizler içindeki payı ise 1996’daki %16 düzeyinden 2006’da %27’ye yükselmiştir. 2005’den 2006’ya 34 yaştan daha genç kesimde mutlak işsiz sayısı düşerken, 35 yaş ve üstünde ise işsizlerin sayısının artmış olması dikkat çekici bir eğilimdir.

35-54 yaş grubundaki işsizlerin işlerini kaybetmeden önce çalıştıkları iktisadi faaliyet koluna göre dağılımları Şekil 2’de gösterilmektedir. Söz konusu yaş grubundaki işsizlerin yüzde 67’lik (440 bin kişi) bir bölümünün işsiz kalmadan önce inşaat ve hizmetler sektöründe istihdam edildiği anlaşılmaktadır. İşsiz kalmadan önce imalat sanayi sektöründe çalışanların bu yaş grubundaki oranı ise yüzde 20’ler (131 bin kişi) civarındadır. Köyden kente göçün yoğun bir şekilde yaşandığı Türkiye’de 35-54 yaş grubundaki işsizlerin sadece yüzde 10’unu (65 bin kişi) daha önce tarım kesiminde istihdam edilenler oluşturmaktadır. Bu veriler, değişen işsizlik dinamiklerinin tek başına tarım kesimi istihdamındaki azalışla açıklanmasının mümkün olmadığını, diğer sektörlerde yaşanan gelişmelerle de yakından ilgili olduğunu göstermektedir.

Eğitim seviyesine göre işsizlerin dağılımına bakıldığında ise 35-54 yaş grubundaki işsizlerin yüzde 69’unun (454 bin kişi) ilkokul veya altı eğitim seviyesinde olduğu görülmektedir (Şekil 3). İşini kaybetmeden önce tarım kesiminde çalışan ve bugün işsiz olanların, söz konusu yaş grubundaki işsizlerin yüzde 10’unu (65 bin kişi) oluşturduğu düşünüldüğünde daha önce sanayi veya hizmetler kesiminde çalışan işsizlerin de ciddi bir bölümünün ilkokul veya altı eğitim seviyesinde olduğu anlaşılmaktadır.

35-54 yaş grubundaki işsizlerin işlerini kaybetmeden önce çalıştıkları iktisadi faaliyet koluna göre dağılımı - 2006

35-54 yaş grubundaki işsizlerin eğitim seviyesine göre dağılımı - 2005

 

Yaş gruplarının paylarında kayda değer değişiklikler görülmesi, işsizliğin arkasındaki nedenlerle, ekonominin üretim yapısındaki değişimler arasında önemli bağlantılar olabileceğine işaret etmektedir. Benzer eğilimler, küresel ekonomiye entegrasyonu hızlandıran ve üretiminin teknolojik yapısını değiştiren başka ülkelerde de görülmektedir. Örneğin, 1990’larda bilgi iletişim teknolojileri kullanımının hızla arttığı ABD ekonomisinde aynı dönemde işsizliğin yapısında önemli niteliksel değişimler yaşanmıştır. Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiye intibak biçiminin ve ekonomide yaşanan dönüşümün, istihdam piyasasına ve işsizliğin yapısına etkilerinin nasıl olduğunu belirlemek için daha derin analizlere ihtiyaç bulunmaktadır.