TÜRKİYE BASIN, YAYIN, GRAFİKER VE AMBALAJ SANAYİ İŞÇİLERİ SENDİKASI  (BASIN-İŞ) WEB SAYFASINA HOŞ GELDİNİZ!        BASIN-İŞ, TÜRK-İŞ ve UNI ÜYESİDİR...

Basın-İş, Uluslararası İmalat ve Hizmet İşçileri Sendika Ağı UNI üyesidir. Bağlanmak için tıkayın...Basın-İş, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu Türk-İş üyesidir. Bağlanmak için tıklayın...
   

  Anasayfa     İletişim     Medya (Güncel Haber, Foto-Video)  

 
     

Sendikamızdan

yönetim kurulumuz
şube kurullarımız
yönetmeliklerimiz
toplu sözleşme
örgütlenme
eğiitim-yayın
eylem-etkinlik
tarihçemiz

haber-foto-video
araştırma-makale
sosyal güvenlik
yıpranma hakkı
yararlı bilgiler
emekçi kadın
uluslararası
mevzuat
1 Mayıs
dost siteler

 

IBM İşçisinin Örgütlenme Mücadelesi İçin Tıklayın...

 

 

 

ÇALIŞMA HAYATINA İLİŞKİN

ÖNEMLİ BAZI GELİŞMELER

2003-2007

 

A) Yeni İş Yasası

B) Yeni Türk Ceza Yasası (YTCK) 

C) Anayasa 90, Temel Haklar Açısından

    Artık Çok Önemli 

D) Sendikal Yasalarda Değişiklik  

E) Kıdem Tazminatı 

F) SSK Tasfiye Edildi

G) Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası

     Yasası-Sosyal Güvenliğin Tasfiyesi 

H) Sağlıkta Dönüşümün Etkileri 

I)  Anayasa Mahkemesi Kararıyla “Ağır

    İşçilikte” Eşitlik

J) Diğer Gelişmeler

1800’lü yıllarda ve 1900’lü yılların başında hakim olan vahşi kapitalist dönemde yaşanan çocuk işçiliği sömürüsü, kötü ve sağlıksız çalışma koşulları, 17-18 saate varan çalışma süreleri, kriz süreçlerinde artan işsizlik olgusu ve düşük ücretler nedeniyle bozulan toplumsal, siyasal ve ekonomik düzeni sağlama almak amacıyla onca acı tecrübeyle yazıla gelen iş hukukunun temel anlayışı, “güçsüz olan emeğin, güçlü olan sermaye karşısında korunması” ilkesidir. Oysa, Yeni İş Yasasıyla ve yakında bazı hükümleri değiştirilerek yürürlüğe gireceği kesinleşen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasasıyla bu anlayış artık tarihe gömülmektedir. 

Önümüzdeki süreç, sosyal güvenliğin ve insanca çalışma koşullarının işyerleri ve ülkeler düzeyinde yeniden inşası için örgütlü gücün toparlanması yönünde tüm olanaklarımızla mücadele ettiğimiz bir sürece dönüşmelidir. Bunun kıvılcımları işçiler arasında ve sendikalarda kendini yavaş yavaş göstermektedir. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, adım adım işçilerin örgütlü gücüne ve neoliberal politikalar paralelinde hayata geçirilen uygulamalara karşı mücadeleyi yükseltmenin zamanı gelmiştir. Başka bir işyeri, başka bir ülke, başka bir dünya, ancak ve ancak örgütlü mücadeleyle mümkün olacaktır.

 A) YENİ İŞ YASASI

Kölelik yasası 22 Mayıs 2003’te kabul edildi. İşçiler miting alanlarında yüzbinlerle tepkilerini dile getirirken, bir avuç sermayedarın isteklerini emir telakki eden Hükümet, Yeni İş Kanunu’nu gece yarılarına kadar çalışarak kabul etti.

Başta vasıfsızlar olmak üzere, milyonlarca işçiyi ve sendikal örgütlülüğü derinden etkileyecek olan 4857 sayılı Yeni İş Yasası, gerek hazırlanışı ve komisyon görüşmeleri esnasında ve gerekse de meclis oylaması sürecinde sendikaların görüş ve eleştirileri gözardı edilerek işçilerin tepkilerine rağmen 22 Mayıs 2003 günü mecliste kabul edildi ve 10 Haziran 2003 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Böylece 1970’lerden bu güne sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesi, özelleştirmeler,  taşeron uygulamaları, sendikasızlaştırma yoluyla adım adım örülen bu yeni esnek birikim ve üretim süreci Yeni İş Kanunu’yla yasal şemsiyesine kavuştu. Bu yasayla sermaye sınırsız bir esnekliğe kavuşturuldu ve işçilerin büyük bir kısmının iş güvencesi yasasından ve işsizlik sigortasından yararlanması engellendi. Peki TİSK ve MESS’in başını çektiği sermaye kesiminin yıllardır istediği esneklik nedir?

Esneklik genel olarak, geride bıraktığımız yüzyıllarda sermayenin köleliğe kadar varan çalıştırma biçimlerine bir sınır çekmek ve işçiyi korumak amacıyla yaratılan kurallı düzenden, kuralsız düzene geçişi ifade eder. Talepteki dalgalanmalara göre işçi sayısını, çalışma saatlerini ve sürelerini ayarlayabilme, ücretlerle oynayabilme, taşeron kullanabilme gibi kaygan bir çalışma ortamını ve her türlü talebe cevap verebilen son derece (bir köle kadar) uyumlu işçileri amaçlar. Aradan geçen iki yılda esnek çalışma iyiden iyiye kendini hissettirmiş ve özellikle taşeron çalıştırma, kamuya ve özel sektöre egemen olmuştur.

B) YENİ TÜRK CEZA YASASI (YTCK)

1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren YTCK, Anayasamızın çalışma ve sözleşme hürriyetini düzenleyen 48. Maddesi ile, Sendika Kurma ve Toplu Sözleşme hakkını düzenleyen 51. ve 53. maddelerinde yer alan hakların engellenmesini cezai yaptırımlara bağladı. Buna göre:

İş ve çalışma hürriyetinin ihlâli

Madde 117 - (1) Cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, iş ve çalışma hürriyetini ihlâl eden kişiye, mağdurun şikâyeti hâlinde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.

(2) Çaresizliğini, kimsesizliğini ve bağlılığını sömürmek suretiyle kişi veya kişileri ücretsiz olarak veya sağladığı hizmet ile açık bir şekilde orantısız düşük bir ücretle çalıştıran veya bu durumda bulunan kişiyi, insan onuru ile bağdaşmayacak çalışma ve konaklama koşullarına tâbi kılan kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis veya yüz günden az olmamak üzere adlî para cezası verilir.

(3) Yukarıdaki fıkrada belirtilen durumlara düşürmek üzere bir kimseyi tedarik veya sevk veya bir yerden diğer bir yere nakleden kişiye de aynı ceza verilir.

(4) Cebir veya tehdit kullanarak, işçiyi veya işverenlerini ücretleri azaltıp çoğaltmaya veya evvelce kabul edilenlerden başka koşullar altında anlaşmalar kabulüne zorlayan ya da bir işin durmasına, sona ermesine veya durmanın devamına neden olan kişiye altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.  

Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi

Madde 118 - (1) Bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

Ancak bu maddelerle ilgili olarak özellikle örgütlenme konusunda yaşanan hak ihlallerini caydırıcı bir içtihat henüz oluşmadı.

 C) ANAYASA 90 TEMEL HAKLAR AÇISINDAN ARTIK ÇOK ÖNEMLİ

7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasa’nın 90. maddesine şu hüküm eklendi: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Öğretim üyesi Prof.Dr.Mesut Gülmez, o dönemde yayınladığı “Sendikal Haklara İlişkin Sözleşmelerin İç Hukuka Üstünlüğü ve Yasalarımızdaki Aykırılıklar” başlıklı yazısında, bu hükmün yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin yaptığı tespitleri şöyle özetlenebilir:

(a) Düzenleme, Türkiye’nin taraf olduğu tüm insan hakları sözleşmelerini kapsamaktadır. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin onaylamış olduğu tüm ILO Sözleşmeleri bu kapsamdadır. Türkiye, onayladığı ILO Sözleşmeleri ile iç mevzuatının çelişmesi durumunda, ILO Sözleşmesini uygulamakla yükümlüdür. Ancak, onaylama sürecinden geçmeyen bildirgeler ve tavsiye kararları, bu kapsamın dışındadır.

(b) Düzenleme, yasalarla sınırlı değildir. Anayasa’ya eklenen cümlede, “milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi” ifadesi yer almaktadır. Diğer bir deyişle, uluslararası antlaşmalarla yalnızca “kanun”un değil, bir bütün olarak “mevzuat”ın çelişmesi durumunda da bu uygulama zorunludur. Burada ortaya çıkan bir sorun, uluslararası antlaşma ile Anayasa’nın çelişmesi durumunda ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumda da uluslararası antlaşma uygulanmak zorundadır. Nitekim, Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin 29 Haziran 2004 tarihinde oybirliğiyle verdiği karar bu doğrultudadır.

(c) Madde metninde yer alan “esas alınır” ifadesi, uluslararası sözleşmelerin ulusal hukuka üstün tutulduğu anlamına gelmektedir. Ancak, ulusal hukuk, uluslararası sözleşmeden daha ileri haklar tanıyorsa, ulusal hukuk uygulanacaktır. Aynı konuda farklı düzenleme yapan birden çok uluslararası sözleşme varsa, en ileri haklar getiren sözleşme uygulanmak zorundadır.

(ç) Düzenleme, yargıyı olduğu kadar yürütmeyi ve yasamayı da bağlamaktadır. Yargı organları bu genel ilkeye göre hareket etmelidir. Yargıçlar, taraflarca ileri sürülmese bile, kendiliklerinden uluslararası sözleşmeyi dikkate alarak karar vermelidir. Yürütme, karar verir ve uygularken, uluslararası sözleşmeye öncelik vermelidir. Yasama organı yeni bir yasa çıkarırken, uluslararası sözleşme ile çelişilmemesine dikkat etmelidir.

(d) Düzenleme, uluslararası denetim organlarının kararlarını da göz önüne almalıdır. Bu konu özellikle ILO Sözleşmeleri için son derece önemlidir. ILO Sözleşmeleri kısa metinlerdir ve özellikle son 60 yıllık dönemde önemli kararlarla yorumlanmış ve zenginleştirilmiştir. Öncelikle ILO Yönetim Kurulu tarafından kendi üyeleri arasından oluşturulan Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi’nin ILO Yönetim Kurulu tarafından onaylanan kararları, Anayasa’nın 90. maddesindeki değişiklik sonrasında bağlayıcılık kazanmıştır. Aynı şekilde, ILO Yönetim Kurulu tarafından atanan 20 hukukçudan oluşan Uzmanlar Komitesi’nin kararları da bağlayıcıdır.

Bu konunun önem kazanmasına neden olan diğer bir gelişme de, kamu emekçileri sendikalarının belediye yönetimleriyle imzalamış oldukları toplu iş sözleşmelerinin “yok sayılması” konusundaki girişimlerdi. 

İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü, Valiliklere yazdığı 27 Aralık 2004 günlü bir yazıyla, kamu çalışanları sendikalarının belediyelerle imzalamış olduğu toplu iş sözleşmelerinin “yok” sayılmasını istedi. Maliye Bakanlığı da 6 Ocak 2005 günlü yazısında, aynı talebi gündeme getirdi.

Bu konu 1998 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü’ne taşınmıştı. Memur-Sen’e bağlı BEM-BİR-SEN bazı belediyelerle “sosyal denge sözleşmesi” adı altında toplu iş sözleşmesi bağıtlamıştı. Elazığ ve Suluova Belediyeleri bu sözleşmeleri geçersiz saydılar. BEM-BİR-SEN, 11 Ağustos 1988 tarihinde ILO’ya bir şikayet başvurusu iletti. Şikayet işlemleri tamamlandı. 25 Eylül 1998 tarihinde ise ek şikayette bulunuldu. ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi bu başvuruyu kabuledilebilir buldu ve 1981 sayılı dava olarak işleme koydu. ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi konuyu inceledi ve Komite’nin oybirliğiyle kabul ettiği rapor ILO Yönetim Kurulu tarafından onaylanarak ILO Resmi Gazetesi’nin 1999 yılındaki sayısında yayımlandı (Cilt LXXXII, 1999, Seri B, No.1, paragraf 244-269). ILO Yönetim Kurulu tarafından onaylanan kararda, ILO’nun talebi, sosyal denge anlaşması uyarınca ödemelerin yapılması ve sözleşmelerin uygulanmaması yolundaki emrin geri alınmasıydı. ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi ve Yönetim Kurulu, belediye memurlarının toplu sözleşme imzalama hakkını onayladı.

İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü ile Maliye Bakanlığı’nın yeni yazıları, ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi’nin ve ILO Yönetim Kurulu’nun 1998 yılındaki kararını ihlal eden talimatlardır.

İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü talimatını Sayıştay Genel Kurulu’nun 23.6.1994 gün ve 4808/1 sayılı kararına dayandırmaktadır. Sayıştay’ın ilgili kararında ILO’nun 151 sayılı Sözleşmesi’ne gönderme yapıldıktan sonra, Anayasa’nın 90. maddesi ele alınmaktadır. Bu konuda şöyle denilmektedir:

“Her ne kadar Anayasanın 90ıncı maddesinin son fıkrası uyarınca, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmünde olup, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamamakta ise de, sözkonusu sözleşmeyle sağlanan hakların hayata geçirilmesi, ancak bu husustaki mevzuat hükümlerinde gerekli değişikliklerin yapılması ve uygulama esaslarının belirlenmesi halinde mümkün olabilecektir. Esasen 151 sayılı ILO sözleşmesinde de, bu sözleşmenin uygulama alanına ve istihdam koşullarının belirlenmesi yöntemlerine ilişkin bazı konuların, ulusal yasalarla ve ulusal koşullara uygun olarak düzenleneceği vurgulanmıştır.”

Sayıştay Genel Kurul kararı, bu değerlendirmenin ardından şu sonuca varmıştır:

“Belediyelerde çalışan ve memur statüsünde bulunan personele, kanunlarla sağlanan haklar dışında, toplu iş sözleşmeleri akdetmek suretiyle ücret ödenemeyeceğine ve hiçbir yarar sağlanamayacağına oybirliğiyle, karar verildi.”

İçişleri Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı’nın kararlarının dayanağı Sayıştay Genel Kurul kararıdır. Ancak Sayıştay Genel Kurul kararında önce bir hata vardır; sonra da, bugünün şartları 1994 yılının şartlarından farklıdır. Bu konu açıklığa kavuşturulmalıdır.

Sayıştay Genel Kurulu’nun ILO Sözleşmelerine ve Anayasa’nın 90. maddesine gönderme yapmış olması olumludur. Hata, gönderme yapılan ILO Sözleşmesinin 98 sayılı Sözleşme değil, 151 sayılı Sözleşme olmasıdır. 151 sayılı Sözleşmenin 1. maddesinin 1. fıkrası, daha gelişkin haklar sağlayan bir ILO Sözleşmesinin ilgili ülke tarafından onaylanmış bulunması durumunda, bu Sözleşmenin uygulanacağı hükmünü getirmektedir. Türkiye, özgür toplu pazarlık öngören 98 sayılı ILO Sözleşmesini onaylamıştır. Bu nedenle, Sayıştay Genel Kurulu’nun hatası, 98 dururken, yalnızca toplu görüşme öngören 151 sayılı Sözleşmeye gönderme yapmasıdır. 98 sayılı Sözleşme ise, (BEM-BİR-SEN’in başvurusu üzerine açılan 1981 sayılı davanın kararında belirtildiği gibi) belediye memurlarının toplu pazarlık hakkını tanımaktadır.

İkinci nokta, Anayasanın 90. maddesindeki son değişikliktir. 1994 yılında gerçekten de bir ILO Sözleşmesinin uygulanabilmesi için iç mevzuatta “gerekli değişikliklerin yapılması ve uygulama esaslarının belirlenmesi” gerekliydi. Ancak, Anayasa’da 7 Mayıs 2004 günlü değişikliğin ardından böyle bir zorunluluk ortadan kalkmıştır. ILO Sözleşmesi, iç mevzuatta gerekli değişiklikler yapılmadan ve uygulama esasları belirlenmeden kendiliğinden yürürlüğe girmektedir ve bu sözleşmenin hükümleriyle çelişen iç mevzuat hükümleri zımnen mülga sayılmaktadır.

 D) SENDİKAL YASALARDA DEĞİŞİKLİK

1. 2821 ve 2822 Sayılı Yasalarda Değişiklik Öngören Tasarılar

Sendikal hak ve özgürlüklerin önüne set çeken ve adeta örgütlenme ve toplu pazarlık haklarını kullanılmaz hale getiren 2821 ve 2822 sayılı Yasalarda 2003 yılından beri süren değişiklik çalışmaları hala bitirilemedi. İş Yasası, Sosyal Güvenlik Yasası, Kamu Reform Yasaları gibi emekçinin haklarını tırpanlayan yasalar adeta yangından mal kaçırırcasına mecliste kabul edilirken, hükümet sendikal hak ve özgürlükleri pek de öncelikli kabul etmediğinden, tasarılar, henüz meclise dahi inemedi.  Gündeme taşınan tasarılar, bu çalışmanın, “Sendikal Yaklaşımlar” bölümü içerisinde kapsamlı olarak incelenmiştir.

2. 2821’de Yapılan Değişiklikler

Ancak, geride bıraktığız dönemde 2821 sayılı Sendikalar Kanunun’da bazı değişiklikler yapıldı. Nisan 2005’te kabul edilen 5332 sayılı Yasa ile Sendikalar Yasasının 33 ve 44. Maddelerinde gelirlerin kullanımına ilişkin bazı esneklikler getirildi. Bu değişiklikten sonra ilgili madde hükümleri şöyle oldu:

 2821 - Madde 33 - Sendika Ve Konfederasyonların Sosyal Faaliyetleri:

     Sendika ve konfederasyonlar tüzelkişi olarak genel hükümlere göre sahip oldukları yetkilerden başka, aşağıda belirtilen faaliyetlerde de bulunabilirler:

    1. Çalıştırmayı doğuran hukuki ilişkilerde sosyal sigortalar, emeklilik ve benzeri hakların kullanılması ile ilgili olarak üyelerine ve mirasçılarına adli yardımda bulunmak,

    2. Kanun ve uluslararası andlaşma hükümlerine göre toplanan kurullara temsilci göndermek,

    3. İşçilerin veya işverenlerin mesleki bilgilerini artıracak, milli tasarruf ve yatırımın gelişmesine, reel verimliliğin artmasına hizmet edecek kurs ve konferanslar tertiplemek; sağlık ve spor tesisleri, kütüphane, basım işleri için gerekli tesisleri kurmak, işçilerin boş zamanlarını iyi ve nezih şekilde geçirmeleri için imkanlar sağlamak,

    4. Herhangi bir bağışta bulunmamak kaydı ile evlenme, doğum, hastalık, ihtiyarlık, ölüm, işsizlik gibi hallerde yardım ve eğitim amacıyla sandıklar kurulmasına yardımcı olmak ve nakit mevcudunun yüzde beşinden fazla olmamak kaydıyla bu sandıklara kredi vermek,

    5. Herhangi bir bağışta bulunmamak kaydı ile üyeleri için kooperatifler kurulmasına yardım etmek ve nakit mevcudunun yüzde onundan fazla olmamak kaydıyla bu kooperatiflere kredi vermek,

    6. (Değişik bent: 26/06/1997 - 4277/1 md.) Üyelerinin mesleki eğitim, bilgi ve tecrübelerini yükseltmek için çalışmak; teknik ve mesleki eğitim tesisleri kurmak,

    7 . (Değişik bent: 04/04/1995 - 4101/8 md.) Nakit mevcudunun yüzde kırkından fazla olmamak kaydı ile sınai ve iktisadi teşebbüslere yatırımlar yapmak.

    Sendika ve konfederasyonlar faaliyetlerinden yararlandırmada, üyeleri arasında eşitliğe uymak zorundadırlar.

    8. (Ek bent: 14/09/1999 - KHK - 576/3 md.;Değişik bend: 12/04/2005 - 5332 Kan/1.mad) Üyelik şartı aranmaksızın, nakit mevcutlarının % 25’ini aşmamak kaydıyla ve yönetim kurulu kararıyla , ilgili bakanlıklara devretmek üzere eğitim, sağlık, rehabilitasyon veya spor tesisleri kurmak veya bu amaçla kamu kurum ve kuruluşlarına ayni ve nakdi yardımda bulunmak, yurt içinde veya yurt dışında yangın, su baskını, deprem gibi tabii afetlerin vukuunda doğrudan veya yetkili makamlar aracılığıyla afet bölgesinde konut, eğitim, sağlık veya rehabilitasyon tesisleri yapmak veya bu amaçla kamu kurum ve kuruluşlarına ayni ve nakdi yardımda bulunmak.

 2821 - Madde 44 - Sendika Ve Konfederasyonların Giderleri :

    (Değişik fıkra: 04/04/1995 - 4101/10 md.) Sendika ve konfederasyonlar, gelirlerini bu Kanunda ve tüzüklerinde gösterilen faaliyetleri dışında kullanamazlar veya bağışlayamazlar. (Mülga cümle: 26/06/1997 - 4277/8 md.)

    (Değişik fıkra: 04/04/1995 - 4101/10 md.) İşçi Sendika ve konfederasyonları, birinci fıkradaki harcamaların dışında ayrıca gelirlerinin en az yüzde onunu üyelerinin eğitimi ile mesleki bilgi ve tecrübelerini artırmak için kullanmak zorundadırlar.

    Vergi Usul Kanununa göre demirbaş sınıfına giren her türlü eşya veya malzeme demirbaş defterine kaydedilir ve bunlar hiç bir şekilde gider olarak işlem göremez. Demirbaşların satış ve terkininde uygulanacak usul ve esaslar sendika ve konfederasyon tüzüklerinde belirtilir.

    Sendika ve konfederasyonlar, üyeleriyle çalıştırdıkları işçiler dahil hiç kimseye borç veremezler. Ancak, nakit gelirlerinin yüzde beşini aşmamak kaydıyla sosyal amaçlı harcamaya, genel kurul kararıyla yönetim kurullarını yetkilendirebilirler.

    (Ek fıkra: 12/04/2005 - 5332 Kan/2.mad) 33 üncü maddenin birinci fıkrasının (8) numaralı bendi bu madde hükümlerinden istisnadır.

 Mayıs 2007’de yapılan bir değişiklikle, zorunlu organlara seçilebilmek için aranan 10 yıl çalışma koşulu kaldırılmıştır.

 3. Özel Güvenlik Görevlilerine Sendikalaşma Hakkı

Ayrıca, Güvenlik görevlilerine ilişkin 12 Eylül döneminin mirası olan sendikalaşma yasağı, nihayet 26 Haziran 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun ile kaldırıldı. Özel güvenlik görevlilerinin yasal toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmasını yasaklayan düzenleme kaldırılırken, grev yasağı devam etti.

4. Özel Öğretim Kurumu Öğretmenlerinin Sendika Yasağı Kalktı

Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin sendika üyesi olma hakkı 12 Eylül sonrasında, 1983 yılında yasaklanmıştı. Uzun yıllardır, özellikle dersanelerde çalışan öğretmenler günlük 12 saate varan çalışma süreleri, kötü çalışma koşulları ve düşük ücretlerle karşı karşıya kalmaktadır. 14 Şubat 2007 günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu ile ise, bu çağdışı yasak 27 yıldan sonra ortadan kalktı. Yasa ile, özel okul öncesi, ilk ve orta öğretim kurumları, özel eğitim okulları ile çeşitli kurslar (her türlü meslek eğitimi veren kurslar), uzaktan öğretim yapan özel öğretim kuruluşları, dershaneler, sürücü kursları, hizmet içi eğitim merkezleri öğrenci etüt merkezleri, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri “Özel Öğretim Kurumu” olarak belirlenmekte ve bu kurumlarda çalışanların sendika yasağı ortadan kaldırılmaktadır.

 E) KIDEM TAZMİNATI

İş güvencesi ile birlikte sürekli tartışma konusu olan ve son yıllarda gündemden düşmeyen kıdem tazminatı konusunda OECD 2006 Türkiye İnceleme Raporu’nda, Türkiye’de mevzuatın getirdiği yüklerin çalışan ve çalıştıranları kayıtdışı sektöre ittiği; bu bağlamda çok ciddi bir istihdam maliyeti oluşturan kıdem tazminatının kaldırılarak, işsizlik sigortasının ön plana çıkartılması öngörülüyor. 16 Kasım 2006 günü konuyla ilgili bir açıklama yapan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu da, kıdem tazminatı fonu tasarısına yakın durduklarını ve işsizlik sigortası fonunun kıdem tazminatı fonu için kullanılmasının mümkün olduğunu ifade ederek, işverenin işsizlik sigortası fonunda yüzde 2 olan hissesinin 1’inin kıdem tazminatı fonuna aktarılabileceğini söyledi.

Milli Prodüktivite Merkezi’nin (MPM) 23 Mart 2006 günü yapılan 45. Genel Kurulu’na da yine kıdem tazminatı açıklamaları damgasını vurmuştu.

Konuşmasında, hükümet olarak işçiyi yok saymak gibi bir düşünceleri olamayacağını ancak kıdem tazminatı konusunda işçinin alacağını alabilmesi, işverenin de yükümlülüğünü yerine getirebilmesi şeklinde bir düzenlemeden yana olduklarını vurgulayan Sanayi Bakanı Ali Coşkun, “Bu fonla mı olur, yıpranma tazminatı mı olur (yıl sonunda vergisiz ödeme biçimi), bu konuda yeniden yapılanma sürecine girilmesi gerekiyor” dedi. Zorunlu istihdam (özürlü, eski hükümlü, terör mağduru v.b. istihdamı) ile ilgili olarak da işverenden bir çok şikayet geldiğini söyleyen Coşkun, bu konuda yeni bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu söyledi.

Türk-İş Başkanı Salih Kılıç da çalışma hayatının en önemli konusu olan kıdem tazminatına ilişkin spekülasyon ve tartışmalardan rahatsız olduklarını dile getirerek, kıdem tazminatı ile işsizlik sigortası arasında bir bağ oluşturulmaya çalışıldığını bunun ise son derece yanlış bir yaklaşım olduğunu kaydetti.

Kılıç ayrıca, işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin olumsuz şekilde devam etmekte olduğunu belirterek, “Ücretler kamu kesiminde yüzde 12, özel sektörde yüzde 17 gerilemiştir. Bazı bölgelerde asgari ücretin bile düşürülmesi istenmektedir. Bu talep ülke gerçekleri ve uluslararası normlara aykırıdır” dedi.

Kıdem tazminatının kaldırılmasına ilişkin sermaye çevrelerinde farklı formüller de ileri sürülüyor. Kamuoyuna yansımayan ve kıdem tazminatını yıpranma tazminatına dönüştürerek adım adım ortadan kaldırmayı hedefleyen bir taslaktan söz edilmektedir. Öte yandan kamuoyuna yansıyan son tasarı ise, 15-16 Eylül 2004 tarihlerinde 9. Çalışma Meclisi’ne sunulan ve bir fon kurulmasını öngören ‘Kıdem Tazminatı Fonu Kanun Tasarısı Taslağı’dır.

Kıdem Tazminatının Yıpranma Tazminatına Dönüştürülmesi

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın da desteğiyle hazırladığı söylenen ve kıdem tazminatını yıpranma tazminatına dönüştürmeyi öngören taslak, kıdem tazminatının taksitle tasfiyesinin gerçekleştirilmesini hedeflemektedir.

Bu çerçevede İş Kanunu’nun 30. maddesine, “İşçinin hizmet akdinin devamı süresince her geçen tam yılın sonunda işverence işçiye 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı yıpranma tazminatı olarak ödenir. Kanunun yayımı tarihinde hizmeti 1 yıldan fazla olanların birikmiş kıdem tazminatları, yıl sonlarında en fazla 4x30 günlük ücret ödenerek tasfiye olunur. 1 yıldan artan süreler için de aynı oran üzerinden ödeme yapılır” paragrafı monte edilecek. 

Çalışmada, işsizlik sigortasının kıdem tazminatının yerini almak için tasarlandığı ancak başlangıçta planlananın aksine her ikisinin de birlikte uygulandığı ileri sürüldü.

Bu taslak kabul görürse sermayenin uzun süredir kaldırılmasını talep ettiği “zorunlu istihdam” düzenlemesi de yürürlükten kalkacak. Bu değişiklikle 30. madde tamamen kıdem tazminatını düzenleyen bir madde haline dönüştürülürken zorunlu çalışmayı düzenleyen bölümler İş Kanunu’ndan ayıklanmış olacak. Halen İş Kanunu’nun 30. maddesine göre işverenler, 50 veya daha fazla işçi çalıştırdıkları işyerlerinde Bakanlar Kurulu’nun belirlediği ölçülerde eski hükümlü, özürlü ve terör mağduru istihdam etmek zorundalar.

Kıdem Tazminatının Fona Devri

Öte yandan sermaye çevrelerinin kıdem tazminatını ortadan kaldırma formüllerinin diğerini oluşturan, kıdem tazminatlarının bir fona devredilmesi ile ilgili son tasarı da yukarıda belirttiğimiz gibi 2004 yılında çıkartıldı. Kıdem tazminatlarının bir fona devredilmesi konusu ilk olarak 15 Şubat 1954 günü çalışmalarına başlayan 2. Çalışma Meclisi’nde gündeme gelmiştir ve o günden bu güne pek çoğu kamuoyuna dahi yansımayan sayısız tasarı çıkartılmıştır. Kıdem tazminatlarının bir fona devredilmesinin işçi sınıfı açısından yaratacağı büyük sıkıntılar vardır. Konuyla ilgili çıkartılmış olan tüm tasarıların yüksek oranda benzer olduğu gerçeğinden hareketle, 2004 yılında çıkartılan son tasarı üzerinden kısa bir değerlendirme yaptığımızda, fon uygulamasının yaratacağı sıkıntıları şu şekilde özetleyebiliriz:

Fon, ciddi açıklar verebilir

2004 yılında çıkartılan tasarıya göre, fona ödenecek aylık prim miktarı aylık kazancın %3’ünü geçmemek koşulu ile fon yönetim kurulunun önerisi üzerine Bakanlar Kurulu’nca belirlenir. Bu durumda işverenin her bir işçi için bir yılda yatıracağı toplam prim miktarı, işçinin aylık ücretinin %36’sına denk gelmektedir; ki bu da mevcut uygulamaya göre her yıl için 30 günlük ücret tutarında kıdem tazminatı ödeyen işverenler açısından oldukça avantajlı bir durum yaratmaktadır. Fondaki paranın bu denli yüksek bir farkı kapatacak kadar değerlenmesinin çok zor olduğu ortadadır.

Fon yönetiminde işçi sınıfı temsilcileri azınlıktadır

Gerek 2004 yılındaki tasarıda, gerekse önceki yıllarda çıkartılan tasarılarda, fon yönetiminde konunun asıl muhatabı olan işçi temsilcilerinin azınlıkta olduğu görülmektedir. Oysa, işçinin yıllardır birikmiş emeğinin karşılığı olan ve işçi için çoğu zaman çok büyük önem taşıyan kıdem tazminatı için bir fon kurulacaksa, bu fonun yönetiminde, hak sahibi olan işçinin ağırlıklı olması gerekmektedir.

Fon, kıdem tazminatının, işten çıkartmadaki caydırıcı etkisini ortadan kaldırmaktadır

Fon uygulaması, kıdem tazminatının işten çıkartmadaki caydırıcı etkisini ortadan kaldırmaktadır. Fon ile, kıdem tazminatının iş güvencesi niteliği ortadan kaldırılırken, bu boşluğu kapatması gereken hükümlerin son derece yetersiz kaldığı görülmektedir.

Fon, işçinin haklı nedenle derhal fesih hakkını kullanmasını çok zorlaştırmaktadır

Belirsiz süreli iş sözleşmelerinde işçinin 24. madde hükümlerine göre iş sözleşmesini haklı nedenle derhal fesih hakkı ve dolayısıyla maddenin caydırıcılığı fiilen ortadan kalkmaktadır. Zira işçinin, eline toplu bir para da geçmeyeceği durumda iş sözleşmesini feshetmesi çok zor olacaktır. Mevcut kanunda kıdem tazminatı dışında yer alan düzenlemeler ise, işveren açısından caydırıcı bir nitelik taşımamaktadır.

Fondan para almanın mümkün olmayacağı durumlar yaşanacak ve işçiler çalıştıkları dönem için hakları olan kıdem tazminatından yoksun kalabilecektir

Fon tasarısı ile ilgili bir başka problem de, 10 yıldan kısa bir süre İş Kanunu, Deniz İş Kanunu veya Basın İş Kanunu kapsamındaki bir işte çalışıp, sonra çalışmayı bırakanlarla ilgili olarak karşımıza çıkmaktadır. İşçi, 9 yıl boyunca İş Kanunu kapsamında çalışmış ve sonra 24. maddeden yararlanarak iş sözleşmesini feshetmiş olsun. Eğer bu işçi bir daha çalışmazsa bu durumda işçi iş sözleşmesini haklı nedenle feshetmiş olmasına rağmen çalıştığı dönem için hakkı olan kıdem tazminatını alamamaktadır.

Fon, toplu para almanın önem taşıdığı belli durumlarda kıdem tazminatı alma hakkının ortadan kaldırılmasını öngörmektedir

Mevcut düzenlemelere göre, kadın işçinin evlendiği tarihten itibaren 1 yıl içinde işten ayrılmak istemesi durumunda veya erkek işçilerin ‘muvazzaf askerlik hizmeti dolayısıyla’ işten ayrılmalarında kıdem tazminatı ödenmektedir. Kıdem tazminatlarının fona devredilmesi durumunda, bu uygulama da ortadan kalkacaktır.

Fon, kanun dışı lokavtın artmasına yol açabilir

Mevcut uygulamaya göre işverenlerin kanun dışı lokavta başvurması halinde işçiler her türlü haklarını talep ederek iş sözleşmelerini haklı nedenle derhal feshedebilmektedir. Ancak fon uygulamasında, kıdem tazminatı da alamayacak bir işçinin iş akdini feshetmesi çok zordur. Dolayısıyla fon uygulamasının, işverenlerin kanun dışı lokavta başvurma olasılıklarını da artırabileceği söylenebilir.

Fon, toplu iş sözleşmelerinin kıdem tazminatı üzerindeki iyileştirici etkisini ortadan kaldırmaktadır

Mevcut uygulamada işçinin çalıştığı her yıl için ödenmesi gereken kıdem tazminatının hesabında dikkate alınan 30 günlük süre bireysel ve toplu iş sözleşmeleri ile tavanı aşmamak suretiyle artırılabilmektedir. Oysa fon uygulamasında bu olanak ortadan kaldırılmakta, tazminat miktarı her yıl için 30 günlük tutar olarak sabitlenmektedir.

Öte yandan, kıdem tazminatının kaldırılması konusunda uluslararası güç odakları da ciddi bir baskı uyguluyor. Örneğin Dünya Bankası’nın istihdam raporunda da bu yönde tavsiyeler yer alıyor. Bankanın geniş bir ekiple hazırladığı raporda, istihdam artışı amacıyla, işsizlik sigortasıyla kıdem tazminatının birleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Yerli ve yabancı sermaye çevrelerinin sürekli gündeme getirdiği kıdem tazminatı uygulamasının tasfiyesinin, işçi sınıfı açısından yaratacağı hak kaybının büyüklüğü ve bu konuda örgütlü gücün kullanılarak ciddi bir mücadele verilmesi gerektiği ise ortadadır.

 F) SSK TASFİYE EDİLDİ

5283 sayılı Kanun uyarınca SSK’ya ait 144 hastane, 11 ağız diş merkezi, 217 dispanser ve 176 sağlık istasyonu 20.02.2005 tarihinde Sağlık Bakanlığı’na devredildi. Ancak söz konusu kanunun gerekçesinde ve siyasilerin söylemlerinde devirden sonra sigortalı hastaların, süratle sağlık hizmetlerine ulaşacakları, sağlık hizmetlerinden adil ve eşit ölçülerde yararlanacakları, iyi muamele görecekleri, ameliyat olabilmeleri veya yatarak tedavi görmeleri için bıçak parası veya başka adlar altında kendilerinden para istenmeyeceği, hekim tarafından verilen ilaçlara sıra beklemeden ulaşarak tedavilerine başlayacakları ısrarla belirtilmişse de iki yıllık uygulama sonuçları aksini gösterdi.

* SSK’nın sağlık harcamaları ikiye katlandı.

*Özellikle büyük illerde Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan devralınan dispanser ve sağlık istasyonlarının kapatılması, telefonla randevu sisteminin kaldırılması sonucu, polikliniklerde büyük yığılmalar oluştu, hastalar çok uzun süre poliklinik önlerinde beklemek zorunda kaldı, bazı hastalar ise muayene olamadan dönmek zorunda kaldı.

*Laboratuar hizmetleri (kan tetkikleri, röntgen, ultrasonografi vb.) yetersiz kaldığından hastaların tetkiklerini yaptırmaları bir haftayı geçmeye başladı.

*Özellikle ileri tetkiklerde çok sonraki tarihlere gün verilmeye başlandı, yatarak tedaviler için bazı branşlarda hastalara altı ayı aşan sürelerde gün verildi. Bazı branşlarda ameliyatlar için de aylarla ifade edilen tarihlere gün verilebilmektedir.

*Ağız ve diş sağlığına ilişkin tedaviler için altı ayı aşan sürelere gün verilmeye başlandı.

*Hastalara takılması gereken protez, ortez ve iyileştirme vasıtaları, çoğu hastanece hastalara aldırtıldığından, bunları almaya gücü yetmeyen sigortalıların tedavileri aksamakta, sağlıkları riske girmeye başladı.

*Bazı hastaneler tarafından ameliyat sırasında kullanılacak ilaç ve tıbbi malzemeler de hasta sahiplerine aldırıldığından, özellikle acil vakalarda önemli sıkıntılar yaşanmaktadır.

*İlaçların temininde kuyrukların kalkmış olmasına karşın yeni büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Özellikle ara verilmeden sürekli kullanılması gereken ilaçların temini zamanında yapılamadığından, hastalar ilaç kullanımına ara vermek zorunda kalmaktadırlar. Bu durum ise hastaların tedavilerini aksatarak hayatlarını büyük ölçüde riske etmektedir. Keza, bedeli yüksek olan ilaçlar çoğu eczaneler tarafından eczanede olmadığı gerekçesi ile hastalara verilmemektedir.

*Artan maliyet nedeniyle, ilaç giderlerindeki artışı azaltmak amacıyla 1.basamak hekimlerin ilaç yazma yetkisi sınırlanmıştır. Bu uygulama sigortalı hastaların ilaca ulaşmalarını zorlaştırmıştır. Özellikle ilçelerde oturan sigortalıların ilaç yazdırmak için ildeki hastanelere gitmek zorunda bırakılması önemli mağduriyetlere neden olduğu gibi hastane polikliniklerinde yığılmalara da yol açmıştır.

*Sigortalı hastaların acil başvurularında, kurum uygulamalarını bilmeyen bazı hastanelerde, bu hastalardan ücret talep edilmektedir.

*Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerdeki çoğu hekimler ve personel kurum uygulamalarını ve mevzuatını yeteri kadar bilmediklerinden, viziteye çıkan sigortalı personel işbaşı sırasında işverenleri ile sorun yaşamaktadır.

*Güncel olmayan provizyon veri tabanındaki bilgiler nedeniyle, sigortalı hastaların sağlık tesislerine başvuru aşamasında önemli sorunlar yaşanmaktadır. Sigortalılar gereksiz bürokratik işlemlere muhatap olmaktadır.

Provizyon alınamayan sigortalı hasta önce işyerine gönderilerek vizite kağıdı dışında hesap fişi almakta, sonra Sigorta Müdürlüğü’ne gidip tasdik ettirmekte, daha sonra sağlık tesislerine gelerek zaman kalırsa tedavisini yaptırmaktadır. Gidiş gelişler için yol parası veremeyenler tedaviden vazgeçmek zorunda kalmaktadır.

*Sağlık Bakanlığı’na bağlı çoğu hastanede sigortalıların, emeklilerin, bunların hak sahibi durumundaki aile fertlerinin, dul ve yetimlerin ikinci sınıf vatandaş gibi görülmesine ısrarla devam edilmektedir.

*Hekimin gerekli görmesine karşın, sosyal sigorta mevzuatı yeteri kadar bilinmediğinden hasta refakatçilerinden ücret alınmaktadır.

*Sağlık personeline performansa dayalı ücret ödendiğinden, bazı hekimler tarafından sigortalı hastalar istismar edilmektedir.

*Yatarak tedavilerde, ameliyatlarda muayenehaneye başvuru yöntemi, bıçak parası adı altında uygulamaya devam edilmektedir.

*Hala hastanelerde ücret ödeyemeyen hastalar rehin tutulmakta ve hastalardan senet alınmaktadır.

*Protokol akdedilmiş özel hastaneler, sigortalı hastalardan fark ücreti aldıklarından sağlık tesisini seçme özgürlüğü sadece üst gelir gruplarına tanınan bir hak olmuştur.

*İş kazalarına ilişkin tüm tedavilerin kurum tarafından ücretsiz olarak karşılanması yasa gereği olmasına karşın sevkle giden hastalardan dahi bazı özel hastaneler “özel hizmet” adı altında fark ücret almaktadır.

G)  SOSYAL SİGORTALAR VE GENEL SAĞLIK SİGORTASI YASASI – SOSYAL GÜVENLİĞİN TASFİYESİ

Dünya Bankası ve IMF’nin kredi koşulları arasında olan ve hükümetin sosyal güvenlik sisteminin açıklarını kapatma bahanesiyle hazırladığı, ancak, parası olana güvence ve sağlık döneminin hazırlayıcısı olan “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Kanun Tasarısı son sürat 19 Nisan 2006’da meclisten geçti.

IMF’ye 8. gözden geçirme sürecinin gereği olarak verilen 15 Temmuz 2004 tarihli niyet mektubunda yer alan taahhüt kapsamında ve dış borçların çevrilebilmesi ve Türkiye’de ne pahasına olursa olsun tüm kamusal hizmet alanlarının sermayenin kar alanına açılması yönündeki örtülü niyetlerin gerçekleştirilebilmesi amacıyla, işte bu sosyal güvenlik reformu meclis gündemine taşındı ve halk muhalefetine rağmen kabul edildi. Hükümet, 122 maddelik Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu tasarısını, ‘temel yasa’ formülüyle Meclis’ten iki günde geçirdi.

Anayasamızın Sosyal Hukuk Devleti ilkesini ayaklar altına alan ve sendika ve demokratik kitle örgütlerinin tüm karşı çıkmalarına rağmen 19 Nisan’da mecliste kabul edilen “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu” nun 15 maddesi Cumhurbaşkanı tarafından veto edildi. Cumhurbaşkanı veto gerekçesinde “Sosyal Devlet” ilkesini çok yerinde ifadelerle savundu:

“Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun huzuru, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş; “sosyal devlet” niteliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri arasında sayılmıştır.

“Anayasa Mahkemesi’nin konuya ilişkin tüm kararlarına egemen olan görüşe göre de, sosyal devletin görevi, kişinin doğuştan sahip olduğu onurlu bir yaşam sürdürmesini, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirmesi için gerekli koşulları, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti, sosyal gönenci, sosyal güvenliği ve toplumsal dengeyi sağlamaktır.

“Sosyal devletin görevleri arasında yer alan insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyinin sağlanması, herkese çalışma olanağı yaratılması, çalışanlara adaletli ve dengeli ücret verilmesi ve çalışamayacak durumda olanların sosyal güvenlik önlemleri ile korunması anlamını taşımaktadır.

“Sosyal güvenliğin de içinde bulunduğu sosyal hakların devletçe tanınmış olması yeterli değildir. Bu hakların gerçekleşmesi için devletin olumlu edimde bulunması, sosyal güvenlik alanında oluşturulacak kural ve kurumların da, Anayasa’nın sözüne ve özüne, bu bağlamda sosyal hukuk devleti ilkesine uygun olması zorunludur.

Ancak, Hükümetin inadıyla Yasa’nın aynen kendisine iade edilmesi üzerine, Yasa’nın pek çok önemli maddesini Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Anayasa Mahkemesi’ne başvuran bir diğer kurum ise CHP idi. Bu başvurular üzerine Yasa’nın pek çok maddesi, iptal edildi. 1 Ocak 2007 tarihinde yürürlüğe girmesi planlanan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’nın birçok maddesinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi üzerine, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Yasa’nın yürürlüğünün 6 ay süre ile ertelenmesi kararını açıkladı.

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 16 Aralık tarihli kararı, işçiler arasında hayalkırıklığı yarattı. Yasa’nın emeklilik yaşını yükselten, aylık bağlanma oranını düşüren maddeleri başta olmak üzere pek çok maddesi işçiler aleyhinde ayrımcılık yapılarak, yalnızca kamu görevlileri açısından iptal edildi. İptaller memurlarla sınırlı kalmasına rağmen, hedeflenen ‘tek çatı’ yönteminin çökmesi nedeniyle yasanın bu şekliyle uygulanması mümkün olmadığından Yasa’nın yürürlük tarihi 6 ay ertelendi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, konu ile ilgili yaptığı yazılı açıklamada, “Yasa’nın yürürlüğünün altı ay süre ile ertelenmesi uygun bulunmuştur. Bu zorunlu ertelemeye rağmen, hükümetimizin sosyal güvenlik reformuyla ilgili kararlılığı aynı şekilde devam etmektedir.” dedi.

 H)   SAĞLIKTA DÖNÜŞÜMÜN ETKİLERİ

Dünya Bankası ve IMF talepleri doğrultusunda yürürlüğe giren sağlıkta dönüşüm programı, ülkemizde sağlığın adım adım ticarileşmesine ve piyasa koşullarına terk edilmesin yol açmaktadır. Önümüzdeki dönemde ‘paran kadar sağlık’ anlayışının daha da hakim kılınacağı, yapılan düzenlemelerle açığa çıkmaktadır. Sağlık kurumlarının tek çatı altında toplanması, genel sağlık sigortası gibi uygulamalar, sağlık sistemini topyekün “ticarethane-müşteri” anlayışına indirgemenin yanı sıra, AKP yandaşı şirketlere de yeni rant kapıları açtı.

Sağlıklı bir toplum yaratılabilmesinin ön koşulu, kamucu bir sağlık politikasının ortaya konmasıdır. Oysa ülkemizde bugün yapılan, kamucu politikalar yerine sağlığın tamamen piyasaya teslim edilmesi ve bu doğrultuda da hastaların artık ‘müşteri’ olarak görülmeye başlanmasıdır.

AKP iktidarı, “koruyucu ve tedavi edici hizmetler başta olmak üzere, sağlık hizmetleri alanı, gönüllü kuruluşlara ve özel sektöre açıktır” diyerek, bu alana yatırım yapmayı bıraktı ve alanı özel sektöre devretti. Sağlık hizmetlerinde devletin rolü azalırken, piyasaların rolü arttı. ‘Sağlıkta reform’ adı altında son 5 yıllık dönem içinde yapılanları kısaca özetlediğimizde, karşımıza, yerli ve yabancı sermaye için son derece parlak; ancak emekçiler açısından içler acısı bir tablo çıkıyor:

- Birinci basamak sağlık ocakları yok edilerek, aile hekimliği sistemine geçiliyor. Dünya Bankası’ndan alınan kredilerle başlatılan aile hekimliği sistemi şimdiye kadar 12 pilot ilde hayata geçirildi. Buralarda 600’den fazla sağlık ocağı kapatılarak aile hekimlerine kiralandı. Öte yandan özellikle büyük şehirlerde açılan tıp merkezlerinin sayıları inanılmaz derecede arttı. Ancak, tıp merkezlerinin, sağlık ocaklarının yerini alması mümkün değildir. Zira, bu girişim hem devletin görevi olan sağlık hizmetini özele devretmektedir, hem de tıp merkezlerinin koruyucu hekimlik uygulamalarını yürütmeleri mümkün olmadığı için, bu sürecin toplum üzerindeki uzun vadeli etkileri iyice yıkıcı olacaktır. Sistemin sağlıkta özelleştirme projesi olduğu 2004 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan Türkiye Sağlık Raporu’nda da “Aile hekimliği Türkiye’de birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin en önemli adımıdır” sözleriyle ifade ediliyordu. Sistem, birinci basamak sağlık hizmetlerinin sunulduğu sağlık ocaklarının özelleştirilmesini getirdi ve hastaların doğrudan sağlık kuruluşlarına sevksiz başvurmasıyla birlikte işlemez hale geldi. Nitekim, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı Birol Aydemir de, Türkiye’nin şu anda aile hekimliği sistemine hazır olmadığını ifade etti. Aile hekimliği sistemine geçme çabalarının bedeli, birçok sağlık ocağının kapatılması, aşılama, aile planlaması, veremle savaş gibi başlıklarda geriye gidiş, ilaç harcamalarının artması, birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi oldu.

- SSK sağlık kuruluşları Sağlık Bakanlığı’na devredilerek, özelleştirilmeleri için altyapı hazırlanıyor. SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur toplamda nüfusun yüzde 87,9’una sağlık hizmetli sunmakla yükümlü. SSK, Sağlık Bakanlığı’na devredilmeden önce, 148 hastanesi, 212 dispanseri, 202 sağlık istasyonu, 9 ağız ve diş sağlığı merkezi, 2 hemodiyaliz merkezi, 1 huzurevi ve 1 ilaç fabrikası olmak üzere toplam 575 tesise sahipti. Bu tablo, sosyal güvenlik kurumlarının günlük yaşamda kapladığı alanın boyutunu da ortaya koyuyor. Bu da, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin ne kapsamda bir piyasa yaratacağını gösteriyor.

- Uygulanması seçim sonrasına bırakılan Genel Sağlık Sigortası ve temel teminat paketi gibi, sağlık hakkımızı büsbütün elimizden alacak uygulamalar yerleştirilmeye çalışılıyor. GSS, sağlıkta özelleştirmenin en önemli adımı olarak tanımlanıyor. Bu sistemde, temel teminat paketi ile sınırlandırılmış asgari düzeyde sağlık hizmeti taahhüt edilmektedir. Temel teminat paketinin kapsamadığı alanlarda harcamalar bireye bırakılırken, kapsam içindeki hizmetlerin alımı esnasında da sigortalılar katkı payı ödemek zorunda kalacak. GSS ile birlikte sağlık sigortası önemli bir yatırım alanı olarak görülüyor. Tedavisi uzun ve pahalı hastalıklar temel teminat paketi dışında kalabilecek ve bu durum da “tamamlayıcı sağlık sigortası”nı gündeme getirerek, sigorta şirketlerinin ekmeğine yağ sürecek.

- Tüm sağlık çalışanlarının sözleşmeli hale getirilmesi çabaları ise güvencesiz bir ortamda çalışan doktorların, hemşirelerin hizmet kalitesinde düşüşe yol açarken; sağlık emekçilerinin çok daha zor hayat şartlarıyla mücadele etmek zorunda kalmasına yol açacak. Hastasını ‘müşteri’ olarak görmeyen, gerçekten kaliteli bir sağlık hizmeti vermek isteyen, ticarethane (muayenehane) açmak istemeyen sağlık emekçileri, sağlığın bu denli piyasalaştığı bir ortamda, insanca hizmet verme idealleri nedeniyle ‘cezalandırılacak’.

Sağlıkta yaşanan yıkımın en önemli göstergeleri bulaşıcı hastalıklarda ve bebek ölümü oranlarında ortaya çıkıyor. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı, kuş gribi gibi hastalıklar önlenebilir nitelikte iken, yeterli önlem alınmaması ve koruyucu sağlık hizmetlerinin tasfiyesi nedeniyle bu hastalıklardan kaynaklı pek çok ölüm yaşandı. Sağlık sisteminin önemli göstergelerinden biri olan bebek ölümlerinde de ülkemizde hiç de parlak bir tablo yaşanmıyor. Mayıs ayında OECD tarafından yayımlanan verilere göre, Türkiye, bebek ölümlerinde binde 29’luk bir oranla dünyada çocuk ölümlerinin azalmadığı tek ülke olarak, OECD’ye üye 30 ülke arasında birinci sırada geliyor. Koruyucu sağlık hizmetlerinin tasfiyesi, hastanelerde ölümlerin gerçekleştiği ünitelerde yeterli önlemlerin alınmayışı, personel yetersizliği gibi nedenler bebek ölümlerinin nedenleri arasında sayılabilir.

15 Haziran’da yürürlüğe giren tebliğ ile, SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı’na bağlı hastaların sevksiz olarak sözleşmeli özel hastaneler ve üniversite hastanelere başvurabilmeleri sağlandı. Ancak, sağlığın piyasalaştırılması kurallarına uygun olarak, elbette ilave ücret ödemeyi kabul etmek koşuluyla! Ek ödeme yapamayan hastalara ise üniversite hastanelerinin kapıları yine kapalı kalacak.

Sağlık ocakları, bireye doğduğu andan itibaren sağlık hizmeti verilebilmesi açısından büyük önem taşıyor. Sağlık ocakları, her türlü koruyucu hekimlik hizmetleri, hastaların muayene ve tedavisi ve sağlık ocağına kayıtlı şahısların sağlık sicillerini tutmakla görevli ve AKP dönemine kadar ücretsiz muayene hizmeti sunuyorlardı. Ancak bugün gelinen noktada, birinci basamak sağlık hizmetleri de ücretli hale getiriliyor. Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan bir genelge ile, 2 Temmuz’dan itibaren ‘kimlik belgesi dışında hiçbir belge ibraz etmeden birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvurulabileceği’ ilan edildi. Bu genelge halkımızla dalga geçmekten başka bir şey değildir. Ülke genelinde bulunan 6 bin 300 sağlık ocağı zaten kuruluşundan bu yana ücretsiz muayene hizmeti sunmaktaydı. Bugün ise, sağlık ocaklarındaki muayene ücreti 9,5 YTL. SSK ve Bağ-Kur hastalarının muayene ücretleri bu kurumlar tarafından karşılanırken, sosyal güvencesi olmayan hastalar muayene ücretlerini kendileri karşılıyorlar. Ayrıca bu kurumlarda yazılan reçeteler ile eczaneye gidildiğinde, sosyal güvencesi olmayanlar ilaç bedellerini kendi ceplerinden öderken, sosyal güvencesi olanlar için ise, her reçete için belli bir miktar para maaşlarından kesilerek devlete yatırılıyor. 

Tüm bunlardan hareketle, sağlık sistemimizin ciddi bir çöküşün eşiğinde olduğunu son derece rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir an önce gerekli düzenlemelerin yapılmaması halinde ise, ülkemizde salgın hastalıkların ve bebek ölümlerinin artacağı, çok geniş bir kesimin sağlık hizmetlerinden yararlanamaz hale geleceği, hastanelerdeki hizmet kalitesinin daha da düşeceği, ilaç tekellerine bağımlılığımızın daha da artacağı ortadadır. 

 I)  ANAYASA MAHKEMESİ KARARIYLA “AĞIR İŞÇİLİKTE” EŞİTLİK

Anayasa Mahkemesi 506 Sayılı Sosyal Sigortalar Yasasında yer alan ve itibari hizmet süresini (yıpranma nedeniyle erken emeklilik hakkı, sigortalılık süresine her yıl 90 gün eklenmesi) “azotlu gübre ve şeker sanayinde” yapılan ağır ve riskli işlerle sınırlayan hükmü iptal etti. Anayasa Mahkemesi, hangi işkolunda çalışıyor olursa olsun ağır, riskli ve sağlığa zararlı işleri yapan bütün sigortalıların, itibari hizmet uygulamasından yararlanmalarının Anayasa’nın eşitlik ilkesinin gereği olduğunu bildirdi.

Adana 1. İş Mahkemesi, azotlu gübre ve şeker sanayisinde çalışanlara, sağlık durumlarındaki olumsuz etki göz önüne alınarak itibari hizmet süresinden yararlanma imkânı verilmesine karşın, diğer bazı sanayi kollarında sağlık yönünden sakıncalı ortamlarda çalışan işçilerin böyle bir haktan yararlandırılmamasının Anayasa’nın “eşitlik” ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurmuştu. Mahkeme 27 Mart 2007 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2006/97 sayılı kararında aşağıdaki gerekçeyle itibari hizmet süresini “azotlu gübre ve şeker sanayi” ile sınırlayan hükmü iptal etti. Yüksek Mahkemenin kararı şöyle:

“İtiraz konusu Yasa kuralı, Sosyal Sigortalar Kanunu’na tabi sigortalılardan, azotlu gübre ve şeker sanayinde fabrika, atölye, havuz ve depolarda, trafo binalarında çalışan; ağır, tehlikeli, sağlığa zararlı çalışma koşulları altında işlerini görmekte olan ve kanun metninde yaptıkları işler belirtilen bir kısım sigortalılara itibari hizmet süresinden yararlanma olanağı getirmektedir. Kanunun uygulamasında itibari hizmet süresinden yararlanılabilmesi için sigortalının iki koşulu birlikte gerçekleştirmesi aranmaktadır. Buna göre, sigortalının azotlu gübre ve şeker sanayinde, fabrika, atölye, havuz ve depolarda, trafo binalarında çalışma koşulunu yerine getirmesi birinci şarttır. İkinci şart ise, sigortalının, belirtilen bu işkollarında yer alan ve Kanunda sayma suretiyle belirtilmiş olan bir kısım ağır, riskli, sağlığa zararlı işleri ifa etmesidir.

”İtiraz konusu Yasa kuralının, ağır, riskli ve sağlığa zararlı işlerde çalışan kişilere itibari hizmet süresinden yararlanma olanağı tanımak amacıyla kabul edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Oysa, bu nitelikteki işlerin sadece azotlu gübre ve şeker sanayinde bulunmadığı, diğer pek çok sanayi dalında da bu nitelikte işlerin görülmekte olduğu açıktır. Bu durumda, itibari hizmet süresinden yararlanabilecekler belirlenirken yapılan işin niteliğinin dikkate alınması, böylece hangi iş kolunda çalışıyor olursa olsun ağır, riskli ve sağlığa zararlı işleri yapan bütün sigortalıların bu olanaktan yararlanmalarını sağlayacak bir düzenlemeye gidilmesi Anayasada öngörülen eşitlik ilkesinin gereğidir.

”İtibari hizmet süresinden yararlanmayı gerektiren olgu sanayi kolları farklı da olsa belli ağır, riskli ve sağlığa zararlı işlerin yapılmasıdır. Bu nitelikteki işleri yapan kişilerin aynı durumda olmadıkları ileri sürülemez. Aynı hukuksal durumda bulunanların farklı kurallara tabi tutulması eşitlik ilkesine aykırılık oluşturacağından itiraz konusu Yasa kuralı Anayasa’nın eşitlik ilkesine yer veren 10. maddesine aykırıdır. İptali gerekir. “

Anayasa Mahkemesi kararı ile işyerinin türüne bakılmaksızın “Çelik, demir ve tunç döküm; zehirli, boğucu, yakıcı, öldürücü ve patlayıcı gaz, asit, boya işleriyle gaz maskesi ile çalışmayı gerektiren işlerde; Patlayıcı maddeler yapılmasında ve kaynak işlerinde” çalışanlar için itibari hizmet süresi uygulamasının önü açılmış oldu.

Karar Geriye Yürümüyor

Anayasa Mahkemesi kararları geriye yürümediği için uygulama kararın Resmi Gazete’de yayımından itibaren geçerli olacak. Öte yandan bilindiği gibi Hükümet 506 sayılı yasayı yürürlükten kaldıran 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu hazırlamıştı. Kanunun