|
1800’lü yıllarda ve 1900’lü yılların başında
hakim olan vahşi kapitalist dönemde yaşanan
çocuk işçiliği sömürüsü, kötü ve sağlıksız
çalışma koşulları, 17-18 saate varan çalışma
süreleri, kriz süreçlerinde artan işsizlik
olgusu ve düşük ücretler nedeniyle bozulan
toplumsal, siyasal ve ekonomik düzeni sağlama
almak amacıyla onca acı tecrübeyle yazıla gelen
iş hukukunun temel anlayışı, “güçsüz olan
emeğin, güçlü olan sermaye karşısında korunması”
ilkesidir. Oysa, Yeni İş Yasasıyla ve yakında
bazı hükümleri değiştirilerek yürürlüğe gireceği
kesinleşen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Yasasıyla bu anlayış artık tarihe
gömülmektedir.
Önümüzdeki süreç, sosyal güvenliğin ve insanca
çalışma koşullarının işyerleri ve ülkeler
düzeyinde yeniden inşası için örgütlü gücün
toparlanması yönünde tüm olanaklarımızla
mücadele ettiğimiz bir sürece dönüşmelidir.
Bunun kıvılcımları işçiler arasında ve
sendikalarda kendini yavaş yavaş göstermektedir.
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, adım adım
işçilerin örgütlü gücüne ve neoliberal
politikalar paralelinde hayata geçirilen
uygulamalara karşı mücadeleyi yükseltmenin
zamanı gelmiştir. Başka bir işyeri, başka bir
ülke, başka bir dünya, ancak ve ancak örgütlü
mücadeleyle mümkün olacaktır.
A)
YENİ İŞ YASASI
Kölelik yasası 22 Mayıs 2003’te kabul edildi.
İşçiler miting alanlarında yüzbinlerle
tepkilerini dile getirirken, bir avuç
sermayedarın isteklerini emir telakki eden
Hükümet, Yeni İş Kanunu’nu gece yarılarına kadar
çalışarak kabul etti.
Başta vasıfsızlar olmak üzere, milyonlarca
işçiyi ve sendikal örgütlülüğü derinden
etkileyecek olan 4857 sayılı Yeni İş Yasası,
gerek hazırlanışı ve komisyon görüşmeleri
esnasında ve gerekse de meclis oylaması
sürecinde sendikaların görüş ve eleştirileri
gözardı edilerek işçilerin tepkilerine rağmen 22
Mayıs 2003 günü mecliste kabul edildi ve 10
Haziran 2003 tarihinde Resmi Gazete’de
yayınlanarak yürürlüğe girdi. Böylece
1970’lerden bu güne sosyal güvenlik sisteminin
tasfiyesi, özelleştirmeler, taşeron
uygulamaları, sendikasızlaştırma yoluyla adım
adım örülen bu yeni esnek birikim ve üretim
süreci Yeni İş Kanunu’yla yasal şemsiyesine
kavuştu. Bu yasayla sermaye sınırsız bir
esnekliğe kavuşturuldu ve işçilerin büyük bir
kısmının iş güvencesi yasasından ve işsizlik
sigortasından yararlanması engellendi. Peki TİSK
ve MESS’in başını çektiği sermaye kesiminin
yıllardır istediği esneklik nedir?
Esneklik genel olarak, geride bıraktığımız
yüzyıllarda sermayenin köleliğe kadar varan
çalıştırma biçimlerine bir sınır çekmek ve
işçiyi korumak amacıyla yaratılan kurallı
düzenden, kuralsız düzene geçişi ifade eder.
Talepteki dalgalanmalara göre işçi sayısını,
çalışma saatlerini ve sürelerini ayarlayabilme,
ücretlerle oynayabilme, taşeron kullanabilme
gibi kaygan bir çalışma ortamını ve her türlü
talebe cevap verebilen son derece (bir köle
kadar) uyumlu işçileri amaçlar. Aradan geçen iki
yılda esnek çalışma iyiden iyiye kendini
hissettirmiş ve özellikle taşeron çalıştırma,
kamuya ve özel sektöre egemen olmuştur.
B) YENİ TÜRK CEZA YASASI (YTCK)
1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren YTCK,
Anayasamızın çalışma ve sözleşme hürriyetini
düzenleyen 48. Maddesi ile, Sendika Kurma ve
Toplu Sözleşme hakkını düzenleyen 51. ve 53.
maddelerinde yer alan hakların engellenmesini
cezai yaptırımlara bağladı. Buna göre:
İş ve çalışma hürriyetinin ihlâli
Madde 117
- (1) Cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka
aykırı başka bir davranışla, iş ve çalışma
hürriyetini ihlâl eden kişiye, mağdurun şikâyeti
hâlinde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya
adlî para cezası verilir.
(2) Çaresizliğini, kimsesizliğini ve bağlılığını
sömürmek suretiyle kişi veya kişileri ücretsiz
olarak veya sağladığı hizmet ile açık bir
şekilde orantısız düşük bir ücretle çalıştıran
veya bu durumda bulunan kişiyi, insan onuru ile
bağdaşmayacak çalışma ve konaklama koşullarına
tâbi kılan kimseye altı aydan üç yıla kadar
hapis veya yüz günden az olmamak üzere adlî para
cezası verilir.
(3) Yukarıdaki fıkrada belirtilen durumlara
düşürmek üzere bir kimseyi tedarik veya sevk
veya bir yerden diğer bir yere nakleden kişiye
de aynı ceza verilir.
(4) Cebir veya tehdit kullanarak, işçiyi veya
işverenlerini ücretleri azaltıp çoğaltmaya veya
evvelce kabul edilenlerden başka koşullar
altında anlaşmalar kabulüne zorlayan ya da bir
işin durmasına, sona ermesine veya durmanın
devamına neden olan kişiye altı aydan üç yıla
kadar hapis cezası verilir.
Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi
Madde 118
- (1) Bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmaya
veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine
katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya
sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya
zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan
kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
(2) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka
aykırı başka bir davranışla bir sendikanın
faaliyetlerinin engellenmesi hâlinde, bir yıldan
üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Ancak bu maddelerle ilgili olarak özellikle
örgütlenme konusunda yaşanan hak ihlallerini
caydırıcı bir içtihat henüz oluşmadı.
C)
ANAYASA 90 TEMEL HAKLAR AÇISINDAN ARTIK ÇOK
ÖNEMLİ
7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasa’nın 90. maddesine
şu hüküm eklendi: “Usulüne göre yürürlüğe
konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı
konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası
andlaşma hükümleri esas alınır.”
Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü
Öğretim üyesi Prof.Dr.Mesut Gülmez, o dönemde
yayınladığı “Sendikal Haklara İlişkin
Sözleşmelerin İç Hukuka Üstünlüğü ve
Yasalarımızdaki Aykırılıklar” başlıklı
yazısında, bu hükmün yorumlanması ve
uygulanmasına ilişkin yaptığı tespitleri şöyle
özetlenebilir:
(a) Düzenleme, Türkiye’nin taraf olduğu tüm
insan hakları sözleşmelerini kapsamaktadır.
Diğer bir deyişle, Türkiye’nin onaylamış olduğu
tüm ILO Sözleşmeleri bu kapsamdadır. Türkiye,
onayladığı ILO Sözleşmeleri ile iç mevzuatının
çelişmesi durumunda, ILO Sözleşmesini
uygulamakla yükümlüdür. Ancak, onaylama
sürecinden geçmeyen bildirgeler ve tavsiye
kararları, bu kapsamın dışındadır.
(b) Düzenleme, yasalarla sınırlı değildir.
Anayasa’ya eklenen cümlede, “milletlerarası
andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı
hükümler içermesi” ifadesi yer almaktadır. Diğer
bir deyişle, uluslararası antlaşmalarla yalnızca
“kanun”un değil, bir bütün olarak “mevzuat”ın
çelişmesi durumunda da bu uygulama zorunludur.
Burada ortaya çıkan bir sorun, uluslararası
antlaşma ile Anayasa’nın çelişmesi durumunda
ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumda da
uluslararası antlaşma uygulanmak zorundadır.
Nitekim, Ankara 5. İdare Mahkemesi’nin 29
Haziran 2004 tarihinde oybirliğiyle verdiği
karar bu doğrultudadır.
(c) Madde metninde yer alan “esas alınır”
ifadesi, uluslararası sözleşmelerin ulusal
hukuka üstün tutulduğu anlamına gelmektedir.
Ancak, ulusal hukuk, uluslararası sözleşmeden
daha ileri haklar tanıyorsa, ulusal hukuk
uygulanacaktır. Aynı konuda farklı düzenleme
yapan birden çok uluslararası sözleşme varsa, en
ileri haklar getiren sözleşme uygulanmak
zorundadır.
(ç) Düzenleme, yargıyı olduğu kadar yürütmeyi ve
yasamayı da bağlamaktadır. Yargı organları bu
genel ilkeye göre hareket etmelidir. Yargıçlar,
taraflarca ileri sürülmese bile,
kendiliklerinden uluslararası sözleşmeyi dikkate
alarak karar vermelidir. Yürütme, karar verir ve
uygularken, uluslararası sözleşmeye öncelik
vermelidir. Yasama organı yeni bir yasa
çıkarırken, uluslararası sözleşme ile
çelişilmemesine dikkat etmelidir.
(d) Düzenleme, uluslararası denetim organlarının
kararlarını da göz önüne almalıdır. Bu konu
özellikle ILO Sözleşmeleri için son derece
önemlidir. ILO Sözleşmeleri kısa metinlerdir ve
özellikle son 60 yıllık dönemde önemli
kararlarla yorumlanmış ve zenginleştirilmiştir.
Öncelikle ILO Yönetim Kurulu tarafından kendi
üyeleri arasından oluşturulan Örgütlenme
Özgürlüğü Komitesi’nin ILO Yönetim Kurulu
tarafından onaylanan kararları, Anayasa’nın 90.
maddesindeki değişiklik sonrasında bağlayıcılık
kazanmıştır. Aynı şekilde, ILO Yönetim Kurulu
tarafından atanan 20 hukukçudan oluşan Uzmanlar
Komitesi’nin kararları da bağlayıcıdır.
Bu konunun önem kazanmasına neden olan diğer bir
gelişme de, kamu emekçileri sendikalarının
belediye yönetimleriyle imzalamış oldukları
toplu iş sözleşmelerinin “yok sayılması”
konusundaki girişimlerdi.
İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel
Müdürlüğü, Valiliklere yazdığı 27 Aralık 2004
günlü bir yazıyla, kamu çalışanları
sendikalarının belediyelerle imzalamış olduğu
toplu iş sözleşmelerinin “yok” sayılmasını
istedi. Maliye Bakanlığı da 6 Ocak 2005 günlü
yazısında, aynı talebi gündeme getirdi.
Bu konu 1998 yılında Uluslararası Çalışma
Örgütü’ne taşınmıştı. Memur-Sen’e bağlı BEM-BİR-SEN
bazı belediyelerle “sosyal denge sözleşmesi” adı
altında toplu iş sözleşmesi bağıtlamıştı. Elazığ
ve Suluova Belediyeleri bu sözleşmeleri geçersiz
saydılar. BEM-BİR-SEN, 11 Ağustos 1988 tarihinde
ILO’ya bir şikayet başvurusu iletti. Şikayet
işlemleri tamamlandı. 25 Eylül 1998 tarihinde
ise ek şikayette bulunuldu. ILO Örgütlenme
Özgürlüğü Komitesi bu başvuruyu kabuledilebilir
buldu ve 1981 sayılı dava olarak işleme koydu.
ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi konuyu
inceledi ve Komite’nin oybirliğiyle kabul ettiği
rapor ILO Yönetim Kurulu tarafından onaylanarak
ILO Resmi Gazetesi’nin 1999 yılındaki sayısında
yayımlandı (Cilt LXXXII, 1999, Seri B, No.1,
paragraf 244-269). ILO Yönetim Kurulu tarafından
onaylanan kararda, ILO’nun talebi, sosyal denge
anlaşması uyarınca ödemelerin yapılması ve
sözleşmelerin uygulanmaması yolundaki emrin geri
alınmasıydı. ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi
ve Yönetim Kurulu, belediye memurlarının toplu
sözleşme imzalama hakkını onayladı.
İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel
Müdürlüğü ile Maliye Bakanlığı’nın yeni
yazıları, ILO Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi’nin
ve ILO Yönetim Kurulu’nun 1998 yılındaki
kararını ihlal eden talimatlardır.
İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel
Müdürlüğü talimatını Sayıştay Genel Kurulu’nun
23.6.1994 gün ve 4808/1 sayılı kararına
dayandırmaktadır. Sayıştay’ın ilgili kararında
ILO’nun 151 sayılı Sözleşmesi’ne gönderme
yapıldıktan sonra, Anayasa’nın 90. maddesi ele
alınmaktadır. Bu konuda şöyle denilmektedir:
“Her ne kadar Anayasanın 90ıncı maddesinin son
fıkrası uyarınca, usulüne göre yürürlüğe
konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun
hükmünde olup, bunlar hakkında Anayasaya
aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne
başvurulamamakta ise de, sözkonusu sözleşmeyle
sağlanan hakların hayata geçirilmesi, ancak bu
husustaki mevzuat hükümlerinde gerekli
değişikliklerin yapılması ve uygulama
esaslarının belirlenmesi halinde mümkün
olabilecektir. Esasen 151 sayılı ILO
sözleşmesinde de, bu sözleşmenin uygulama
alanına ve istihdam koşullarının belirlenmesi
yöntemlerine ilişkin bazı konuların, ulusal
yasalarla ve ulusal koşullara uygun olarak
düzenleneceği vurgulanmıştır.”
Sayıştay Genel Kurul kararı, bu değerlendirmenin
ardından şu sonuca varmıştır:
“Belediyelerde çalışan ve memur statüsünde
bulunan personele, kanunlarla sağlanan haklar
dışında, toplu iş sözleşmeleri akdetmek
suretiyle ücret ödenemeyeceğine ve hiçbir yarar
sağlanamayacağına oybirliğiyle, karar verildi.”
İçişleri Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı’nın
kararlarının dayanağı Sayıştay Genel Kurul
kararıdır. Ancak Sayıştay Genel Kurul kararında
önce bir hata vardır; sonra da, bugünün şartları
1994 yılının şartlarından farklıdır. Bu konu
açıklığa kavuşturulmalıdır.
Sayıştay Genel Kurulu’nun ILO Sözleşmelerine ve
Anayasa’nın 90. maddesine gönderme yapmış olması
olumludur. Hata, gönderme yapılan ILO
Sözleşmesinin 98 sayılı Sözleşme değil, 151
sayılı Sözleşme olmasıdır. 151 sayılı
Sözleşmenin 1. maddesinin 1. fıkrası, daha
gelişkin haklar sağlayan bir ILO Sözleşmesinin
ilgili ülke tarafından onaylanmış bulunması
durumunda, bu Sözleşmenin uygulanacağı hükmünü
getirmektedir. Türkiye, özgür toplu pazarlık
öngören 98 sayılı ILO Sözleşmesini onaylamıştır.
Bu nedenle, Sayıştay Genel Kurulu’nun hatası, 98
dururken, yalnızca toplu görüşme öngören 151
sayılı Sözleşmeye gönderme yapmasıdır. 98 sayılı
Sözleşme ise, (BEM-BİR-SEN’in başvurusu üzerine
açılan 1981 sayılı davanın kararında
belirtildiği gibi) belediye memurlarının toplu
pazarlık hakkını tanımaktadır.
İkinci nokta, Anayasanın 90. maddesindeki son
değişikliktir. 1994 yılında gerçekten de bir ILO
Sözleşmesinin uygulanabilmesi için iç mevzuatta
“gerekli değişikliklerin yapılması ve uygulama
esaslarının belirlenmesi” gerekliydi. Ancak,
Anayasa’da 7 Mayıs 2004 günlü değişikliğin
ardından böyle bir zorunluluk ortadan
kalkmıştır. ILO Sözleşmesi, iç mevzuatta gerekli
değişiklikler yapılmadan ve uygulama esasları
belirlenmeden kendiliğinden yürürlüğe
girmektedir ve bu sözleşmenin hükümleriyle
çelişen iç mevzuat hükümleri zımnen mülga
sayılmaktadır.
D)
SENDİKAL YASALARDA DEĞİŞİKLİK
1. 2821 ve 2822 Sayılı Yasalarda Değişiklik
Öngören Tasarılar
Sendikal hak ve özgürlüklerin önüne set çeken ve
adeta örgütlenme ve toplu pazarlık haklarını
kullanılmaz hale getiren 2821 ve 2822 sayılı
Yasalarda 2003 yılından beri süren değişiklik
çalışmaları hala bitirilemedi. İş Yasası, Sosyal
Güvenlik Yasası, Kamu Reform Yasaları gibi
emekçinin haklarını tırpanlayan yasalar adeta
yangından mal kaçırırcasına mecliste kabul
edilirken, hükümet sendikal hak ve özgürlükleri
pek de öncelikli kabul etmediğinden, tasarılar,
henüz meclise dahi inemedi. Gündeme taşınan
tasarılar, bu çalışmanın, “Sendikal Yaklaşımlar”
bölümü içerisinde kapsamlı olarak incelenmiştir.
2. 2821’de Yapılan Değişiklikler
Ancak, geride bıraktığız dönemde 2821 sayılı
Sendikalar Kanunun’da bazı değişiklikler
yapıldı. Nisan 2005’te kabul edilen 5332 sayılı
Yasa ile Sendikalar Yasasının 33 ve 44.
Maddelerinde gelirlerin kullanımına ilişkin bazı
esneklikler getirildi. Bu değişiklikten sonra
ilgili madde hükümleri şöyle oldu:
2821
- Madde 33 - Sendika Ve Konfederasyonların
Sosyal Faaliyetleri:
Sendika ve konfederasyonlar tüzelkişi
olarak genel hükümlere göre sahip oldukları
yetkilerden başka, aşağıda belirtilen
faaliyetlerde de bulunabilirler:
1. Çalıştırmayı doğuran hukuki ilişkilerde
sosyal sigortalar, emeklilik ve benzeri hakların
kullanılması ile ilgili olarak üyelerine ve
mirasçılarına adli yardımda bulunmak,
2. Kanun ve uluslararası andlaşma
hükümlerine göre toplanan kurullara temsilci
göndermek,
3. İşçilerin veya işverenlerin mesleki
bilgilerini artıracak, milli tasarruf ve
yatırımın gelişmesine, reel verimliliğin
artmasına hizmet edecek kurs ve konferanslar
tertiplemek; sağlık ve spor tesisleri,
kütüphane, basım işleri için gerekli tesisleri
kurmak, işçilerin boş zamanlarını iyi ve nezih
şekilde geçirmeleri için imkanlar sağlamak,
4. Herhangi bir bağışta bulunmamak kaydı ile
evlenme, doğum, hastalık, ihtiyarlık, ölüm,
işsizlik gibi hallerde yardım ve eğitim amacıyla
sandıklar kurulmasına yardımcı olmak ve nakit
mevcudunun yüzde beşinden fazla olmamak kaydıyla
bu sandıklara kredi vermek,
5. Herhangi bir bağışta bulunmamak kaydı ile
üyeleri için kooperatifler kurulmasına yardım
etmek ve nakit mevcudunun yüzde onundan fazla
olmamak kaydıyla bu kooperatiflere kredi vermek,
6. (Değişik bent: 26/06/1997 - 4277/1 md.)
Üyelerinin mesleki eğitim, bilgi ve
tecrübelerini yükseltmek için çalışmak; teknik
ve mesleki eğitim tesisleri kurmak,
7 . (Değişik bent: 04/04/1995 - 4101/8 md.)
Nakit mevcudunun yüzde kırkından fazla olmamak
kaydı ile sınai ve iktisadi teşebbüslere
yatırımlar yapmak.
Sendika ve konfederasyonlar faaliyetlerinden
yararlandırmada, üyeleri arasında eşitliğe uymak
zorundadırlar.
8. (Ek bent: 14/09/1999 - KHK - 576/3
md.;Değişik bend: 12/04/2005 - 5332 Kan/1.mad)
Üyelik şartı aranmaksızın, nakit mevcutlarının %
25’ini aşmamak kaydıyla ve yönetim kurulu
kararıyla , ilgili bakanlıklara devretmek üzere
eğitim, sağlık, rehabilitasyon veya spor
tesisleri kurmak veya bu amaçla kamu kurum ve
kuruluşlarına ayni ve nakdi yardımda bulunmak,
yurt içinde veya yurt dışında yangın, su
baskını, deprem gibi tabii afetlerin vukuunda
doğrudan veya yetkili makamlar aracılığıyla afet
bölgesinde konut, eğitim, sağlık veya
rehabilitasyon tesisleri yapmak veya bu amaçla
kamu kurum ve kuruluşlarına ayni ve nakdi
yardımda bulunmak.
2821 - Madde 44 - Sendika Ve Konfederasyonların
Giderleri :
(Değişik fıkra: 04/04/1995 - 4101/10 md.)
Sendika ve konfederasyonlar, gelirlerini bu
Kanunda ve tüzüklerinde gösterilen faaliyetleri
dışında kullanamazlar veya bağışlayamazlar.
(Mülga cümle: 26/06/1997 - 4277/8 md.)
(Değişik fıkra: 04/04/1995 - 4101/10 md.)
İşçi Sendika ve konfederasyonları, birinci
fıkradaki harcamaların dışında ayrıca
gelirlerinin en az yüzde onunu üyelerinin
eğitimi ile mesleki bilgi ve tecrübelerini
artırmak için kullanmak zorundadırlar.
Vergi Usul Kanununa göre demirbaş sınıfına
giren her türlü eşya veya malzeme demirbaş
defterine kaydedilir ve bunlar hiç bir şekilde
gider olarak işlem göremez. Demirbaşların satış
ve terkininde uygulanacak usul ve esaslar
sendika ve konfederasyon tüzüklerinde
belirtilir.
Sendika ve konfederasyonlar, üyeleriyle
çalıştırdıkları işçiler dahil hiç kimseye borç
veremezler. Ancak, nakit gelirlerinin yüzde
beşini aşmamak kaydıyla sosyal amaçlı harcamaya,
genel kurul kararıyla yönetim kurullarını
yetkilendirebilirler.
(Ek fıkra: 12/04/2005 - 5332 Kan/2.mad) 33
üncü maddenin birinci fıkrasının (8) numaralı
bendi bu madde hükümlerinden istisnadır.
Mayıs 2007’de yapılan bir değişiklikle, zorunlu
organlara seçilebilmek için aranan 10 yıl
çalışma koşulu kaldırılmıştır.
3.
Özel Güvenlik Görevlilerine Sendikalaşma Hakkı
Ayrıca, Güvenlik görevlilerine ilişkin 12 Eylül
döneminin mirası olan sendikalaşma yasağı,
nihayet 26 Haziran 2004 tarihli Resmi Gazete’de
yayınlanan Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun
ile kaldırıldı. Özel güvenlik görevlilerinin
yasal toplantı ve gösteri yürüyüşlerine
katılmasını yasaklayan düzenleme kaldırılırken,
grev yasağı devam etti.
4. Özel Öğretim Kurumu Öğretmenlerinin Sendika
Yasağı Kalktı
Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin
sendika üyesi olma hakkı 12 Eylül sonrasında,
1983 yılında yasaklanmıştı. Uzun yıllardır,
özellikle dersanelerde çalışan öğretmenler
günlük 12 saate varan çalışma süreleri, kötü
çalışma koşulları ve düşük ücretlerle karşı
karşıya kalmaktadır. 14 Şubat 2007 günü Resmi
Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5580
sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu ile ise, bu
çağdışı yasak 27 yıldan sonra ortadan kalktı.
Yasa ile, özel okul öncesi, ilk ve orta öğretim
kurumları, özel eğitim okulları ile çeşitli
kurslar (her türlü meslek eğitimi veren
kurslar), uzaktan öğretim yapan özel öğretim
kuruluşları, dershaneler, sürücü kursları,
hizmet içi eğitim merkezleri öğrenci etüt
merkezleri, özel eğitim ve rehabilitasyon
merkezleri “Özel Öğretim Kurumu” olarak
belirlenmekte ve bu kurumlarda çalışanların
sendika yasağı ortadan kaldırılmaktadır.
E)
KIDEM TAZMİNATI
İş güvencesi ile birlikte sürekli tartışma
konusu olan ve son yıllarda gündemden düşmeyen
kıdem tazminatı konusunda OECD 2006 Türkiye
İnceleme Raporu’nda, Türkiye’de mevzuatın
getirdiği yüklerin çalışan ve çalıştıranları
kayıtdışı sektöre ittiği; bu bağlamda çok ciddi
bir istihdam maliyeti oluşturan kıdem
tazminatının kaldırılarak, işsizlik sigortasının
ön plana çıkartılması öngörülüyor. 16 Kasım 2006
günü konuyla ilgili bir açıklama yapan Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu da,
kıdem tazminatı fonu tasarısına yakın
durduklarını ve işsizlik sigortası fonunun kıdem
tazminatı fonu için kullanılmasının mümkün
olduğunu ifade ederek, işverenin işsizlik
sigortası fonunda yüzde 2 olan hissesinin 1’inin
kıdem tazminatı fonuna aktarılabileceğini
söyledi.
Milli Prodüktivite Merkezi’nin (MPM) 23 Mart
2006 günü yapılan 45. Genel Kurulu’na da yine
kıdem tazminatı açıklamaları damgasını vurmuştu.
Konuşmasında, hükümet olarak işçiyi yok saymak
gibi bir düşünceleri olamayacağını ancak kıdem
tazminatı konusunda işçinin alacağını
alabilmesi, işverenin de yükümlülüğünü yerine
getirebilmesi şeklinde bir düzenlemeden yana
olduklarını vurgulayan Sanayi Bakanı Ali Coşkun,
“Bu fonla mı olur, yıpranma tazminatı mı olur
(yıl sonunda vergisiz ödeme biçimi), bu konuda
yeniden yapılanma sürecine girilmesi gerekiyor”
dedi. Zorunlu istihdam (özürlü, eski hükümlü,
terör mağduru v.b. istihdamı) ile ilgili olarak
da işverenden bir çok şikayet geldiğini söyleyen
Coşkun, bu konuda yeni bir düzenlemeye ihtiyaç
olduğunu söyledi.
Türk-İş Başkanı Salih Kılıç da çalışma hayatının
en önemli konusu olan kıdem tazminatına ilişkin
spekülasyon ve tartışmalardan rahatsız
olduklarını dile getirerek, kıdem tazminatı ile
işsizlik sigortası arasında bir bağ
oluşturulmaya çalışıldığını bunun ise son derece
yanlış bir yaklaşım olduğunu kaydetti.
Kılıç ayrıca, işsizlik, yoksulluk ve gelir
dağılımındaki adaletsizliğin olumsuz şekilde
devam etmekte olduğunu belirterek, “Ücretler
kamu kesiminde yüzde 12, özel sektörde yüzde 17
gerilemiştir. Bazı bölgelerde asgari ücretin
bile düşürülmesi istenmektedir. Bu talep ülke
gerçekleri ve uluslararası normlara aykırıdır”
dedi.
Kıdem tazminatının kaldırılmasına ilişkin
sermaye çevrelerinde farklı formüller de ileri
sürülüyor. Kamuoyuna yansımayan ve kıdem
tazminatını yıpranma tazminatına dönüştürerek
adım adım ortadan kaldırmayı hedefleyen bir
taslaktan söz edilmektedir. Öte yandan kamuoyuna
yansıyan son tasarı ise, 15-16 Eylül 2004
tarihlerinde 9. Çalışma Meclisi’ne sunulan ve
bir fon kurulmasını öngören ‘Kıdem Tazminatı
Fonu Kanun Tasarısı Taslağı’dır.
Kıdem Tazminatının Yıpranma Tazminatına
Dönüştürülmesi
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın, Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın da desteğiyle
hazırladığı söylenen ve kıdem tazminatını
yıpranma tazminatına dönüştürmeyi öngören
taslak, kıdem tazminatının taksitle tasfiyesinin
gerçekleştirilmesini hedeflemektedir.
Bu çerçevede İş Kanunu’nun 30. maddesine,
“İşçinin hizmet akdinin devamı süresince her
geçen tam yılın sonunda işverence işçiye 30
günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı yıpranma
tazminatı olarak ödenir. Kanunun yayımı
tarihinde hizmeti 1 yıldan fazla olanların
birikmiş kıdem tazminatları, yıl sonlarında en
fazla 4x30 günlük ücret ödenerek tasfiye olunur.
1 yıldan artan süreler için de aynı oran
üzerinden ödeme yapılır” paragrafı monte
edilecek.
Çalışmada, işsizlik sigortasının kıdem
tazminatının yerini almak için tasarlandığı
ancak başlangıçta planlananın aksine her
ikisinin de birlikte uygulandığı ileri sürüldü.
Bu taslak kabul görürse sermayenin uzun süredir
kaldırılmasını talep ettiği “zorunlu istihdam”
düzenlemesi de yürürlükten kalkacak. Bu
değişiklikle 30. madde tamamen kıdem tazminatını
düzenleyen bir madde haline dönüştürülürken
zorunlu çalışmayı düzenleyen bölümler İş
Kanunu’ndan ayıklanmış olacak. Halen İş
Kanunu’nun 30. maddesine göre işverenler, 50
veya daha fazla işçi çalıştırdıkları
işyerlerinde Bakanlar Kurulu’nun belirlediği
ölçülerde eski hükümlü, özürlü ve terör mağduru
istihdam etmek zorundalar.
Kıdem Tazminatının Fona Devri
Öte yandan sermaye çevrelerinin kıdem
tazminatını ortadan kaldırma formüllerinin
diğerini oluşturan, kıdem tazminatlarının bir
fona devredilmesi ile ilgili son tasarı da
yukarıda belirttiğimiz gibi 2004 yılında
çıkartıldı. Kıdem tazminatlarının bir fona
devredilmesi konusu ilk olarak 15 Şubat 1954
günü çalışmalarına başlayan 2. Çalışma
Meclisi’nde gündeme gelmiştir ve o günden bu
güne pek çoğu kamuoyuna dahi yansımayan sayısız
tasarı çıkartılmıştır. Kıdem tazminatlarının bir
fona devredilmesinin işçi sınıfı açısından
yaratacağı büyük sıkıntılar vardır. Konuyla
ilgili çıkartılmış olan tüm tasarıların yüksek
oranda benzer olduğu gerçeğinden hareketle, 2004
yılında çıkartılan son tasarı üzerinden kısa bir
değerlendirme yaptığımızda, fon uygulamasının
yaratacağı sıkıntıları şu şekilde
özetleyebiliriz:
Fon, ciddi açıklar verebilir
2004 yılında çıkartılan tasarıya göre, fona
ödenecek aylık prim miktarı aylık kazancın
%3’ünü geçmemek koşulu ile fon yönetim kurulunun
önerisi üzerine Bakanlar Kurulu’nca belirlenir.
Bu durumda işverenin her bir işçi için bir yılda
yatıracağı toplam prim miktarı, işçinin aylık
ücretinin %36’sına denk gelmektedir; ki bu da
mevcut uygulamaya göre her yıl için 30 günlük
ücret tutarında kıdem tazminatı ödeyen
işverenler açısından oldukça avantajlı bir durum
yaratmaktadır. Fondaki paranın bu denli yüksek
bir farkı kapatacak kadar değerlenmesinin çok
zor olduğu ortadadır.
Fon yönetiminde işçi sınıfı temsilcileri
azınlıktadır
Gerek 2004 yılındaki tasarıda, gerekse önceki
yıllarda çıkartılan tasarılarda, fon yönetiminde
konunun asıl muhatabı olan işçi temsilcilerinin
azınlıkta olduğu görülmektedir. Oysa, işçinin
yıllardır birikmiş emeğinin karşılığı olan ve
işçi için çoğu zaman çok büyük önem taşıyan
kıdem tazminatı için bir fon kurulacaksa, bu
fonun yönetiminde, hak sahibi olan işçinin
ağırlıklı olması gerekmektedir.
Fon, kıdem tazminatının, işten çıkartmadaki
caydırıcı etkisini ortadan kaldırmaktadır
Fon uygulaması, kıdem tazminatının işten
çıkartmadaki caydırıcı etkisini ortadan
kaldırmaktadır. Fon ile, kıdem tazminatının iş
güvencesi niteliği ortadan kaldırılırken, bu
boşluğu kapatması gereken hükümlerin son derece
yetersiz kaldığı görülmektedir.
Fon, işçinin haklı nedenle derhal fesih hakkını
kullanmasını çok zorlaştırmaktadır
Belirsiz süreli iş sözleşmelerinde işçinin 24.
madde hükümlerine göre iş sözleşmesini haklı
nedenle derhal fesih hakkı ve dolayısıyla
maddenin caydırıcılığı fiilen ortadan
kalkmaktadır. Zira işçinin, eline toplu bir para
da geçmeyeceği durumda iş sözleşmesini
feshetmesi çok zor olacaktır. Mevcut kanunda
kıdem tazminatı dışında yer alan düzenlemeler
ise, işveren açısından caydırıcı bir nitelik
taşımamaktadır.
Fondan para almanın mümkün olmayacağı durumlar
yaşanacak ve işçiler çalıştıkları dönem için
hakları olan kıdem tazminatından yoksun
kalabilecektir
Fon tasarısı ile ilgili bir başka problem de, 10
yıldan kısa bir süre İş Kanunu, Deniz İş Kanunu
veya Basın İş Kanunu kapsamındaki bir işte
çalışıp, sonra çalışmayı bırakanlarla ilgili
olarak karşımıza çıkmaktadır. İşçi, 9 yıl
boyunca İş Kanunu kapsamında çalışmış ve sonra
24. maddeden yararlanarak iş sözleşmesini
feshetmiş olsun. Eğer bu işçi bir daha
çalışmazsa bu durumda işçi iş sözleşmesini haklı
nedenle feshetmiş olmasına rağmen çalıştığı
dönem için hakkı olan kıdem tazminatını
alamamaktadır.
Fon, toplu para almanın önem taşıdığı belli
durumlarda kıdem tazminatı alma hakkının ortadan
kaldırılmasını öngörmektedir
Mevcut düzenlemelere göre, kadın işçinin
evlendiği tarihten itibaren 1 yıl içinde işten
ayrılmak istemesi durumunda veya erkek işçilerin
‘muvazzaf askerlik hizmeti dolayısıyla’ işten
ayrılmalarında kıdem tazminatı ödenmektedir.
Kıdem tazminatlarının fona devredilmesi
durumunda, bu uygulama da ortadan kalkacaktır.
Fon, kanun dışı lokavtın artmasına yol açabilir
Mevcut uygulamaya göre işverenlerin kanun dışı
lokavta başvurması halinde işçiler her türlü
haklarını talep ederek iş sözleşmelerini haklı
nedenle derhal feshedebilmektedir. Ancak fon
uygulamasında, kıdem tazminatı da alamayacak bir
işçinin iş akdini feshetmesi çok zordur.
Dolayısıyla fon uygulamasının, işverenlerin
kanun dışı lokavta başvurma olasılıklarını da
artırabileceği söylenebilir.
Fon, toplu iş sözleşmelerinin kıdem tazminatı
üzerindeki iyileştirici etkisini ortadan
kaldırmaktadır
Mevcut uygulamada işçinin çalıştığı her yıl için
ödenmesi gereken kıdem tazminatının hesabında
dikkate alınan 30 günlük süre bireysel ve toplu
iş sözleşmeleri ile tavanı aşmamak suretiyle
artırılabilmektedir. Oysa fon uygulamasında bu
olanak ortadan kaldırılmakta, tazminat miktarı
her yıl için 30 günlük tutar olarak
sabitlenmektedir.
Öte yandan, kıdem tazminatının kaldırılması
konusunda uluslararası güç odakları da ciddi bir
baskı uyguluyor. Örneğin Dünya Bankası’nın
istihdam raporunda da bu yönde tavsiyeler yer
alıyor. Bankanın geniş bir ekiple hazırladığı
raporda, istihdam artışı amacıyla, işsizlik
sigortasıyla kıdem tazminatının birleştirilmesi
gerektiği vurgulanıyor.
Yerli ve yabancı sermaye çevrelerinin sürekli
gündeme getirdiği kıdem tazminatı uygulamasının
tasfiyesinin, işçi sınıfı açısından yaratacağı
hak kaybının büyüklüğü ve bu konuda örgütlü
gücün kullanılarak ciddi bir mücadele verilmesi
gerektiği ise ortadadır.
F)
SSK TASFİYE EDİLDİ
5283 sayılı Kanun uyarınca SSK’ya ait 144
hastane, 11 ağız diş merkezi, 217 dispanser ve
176 sağlık istasyonu 20.02.2005 tarihinde Sağlık
Bakanlığı’na devredildi. Ancak söz konusu
kanunun gerekçesinde ve siyasilerin
söylemlerinde devirden sonra sigortalı
hastaların, süratle sağlık hizmetlerine
ulaşacakları, sağlık hizmetlerinden adil ve eşit
ölçülerde yararlanacakları, iyi muamele
görecekleri, ameliyat olabilmeleri veya yatarak
tedavi görmeleri için bıçak parası veya başka
adlar altında kendilerinden para istenmeyeceği,
hekim tarafından verilen ilaçlara sıra
beklemeden ulaşarak tedavilerine başlayacakları
ısrarla belirtilmişse de iki yıllık uygulama
sonuçları aksini gösterdi.
* SSK’nın sağlık harcamaları ikiye katlandı.
*Özellikle büyük illerde Sosyal Sigortalar
Kurumu’ndan devralınan dispanser ve sağlık
istasyonlarının kapatılması, telefonla randevu
sisteminin kaldırılması sonucu, polikliniklerde
büyük yığılmalar oluştu, hastalar çok uzun süre
poliklinik önlerinde beklemek zorunda kaldı,
bazı hastalar ise muayene olamadan dönmek
zorunda kaldı.
*Laboratuar hizmetleri (kan tetkikleri, röntgen,
ultrasonografi vb.) yetersiz kaldığından
hastaların tetkiklerini yaptırmaları bir haftayı
geçmeye başladı.
*Özellikle ileri tetkiklerde çok sonraki
tarihlere gün verilmeye başlandı, yatarak
tedaviler için bazı branşlarda hastalara altı
ayı aşan sürelerde gün verildi. Bazı branşlarda
ameliyatlar için de aylarla ifade edilen
tarihlere gün verilebilmektedir.
*Ağız ve diş sağlığına ilişkin tedaviler için
altı ayı aşan sürelere gün verilmeye başlandı.
*Hastalara takılması gereken protez, ortez ve
iyileştirme vasıtaları, çoğu hastanece hastalara
aldırtıldığından, bunları almaya gücü yetmeyen
sigortalıların tedavileri aksamakta, sağlıkları
riske girmeye başladı.
*Bazı hastaneler tarafından ameliyat sırasında
kullanılacak ilaç ve tıbbi malzemeler de hasta
sahiplerine aldırıldığından, özellikle acil
vakalarda önemli sıkıntılar yaşanmaktadır.
*İlaçların temininde kuyrukların kalkmış
olmasına karşın yeni büyük sıkıntılar
yaşanmaktadır. Özellikle ara verilmeden sürekli
kullanılması gereken ilaçların temini zamanında
yapılamadığından, hastalar ilaç kullanımına ara
vermek zorunda kalmaktadırlar. Bu durum ise
hastaların tedavilerini aksatarak hayatlarını
büyük ölçüde riske etmektedir. Keza, bedeli
yüksek olan ilaçlar çoğu eczaneler tarafından
eczanede olmadığı gerekçesi ile hastalara
verilmemektedir.
*Artan maliyet nedeniyle, ilaç giderlerindeki
artışı azaltmak amacıyla 1.basamak hekimlerin
ilaç yazma yetkisi sınırlanmıştır. Bu uygulama
sigortalı hastaların ilaca ulaşmalarını
zorlaştırmıştır. Özellikle ilçelerde oturan
sigortalıların ilaç yazdırmak için ildeki
hastanelere gitmek zorunda bırakılması önemli
mağduriyetlere neden olduğu gibi hastane
polikliniklerinde yığılmalara da yol açmıştır.
*Sigortalı hastaların acil başvurularında, kurum
uygulamalarını bilmeyen bazı hastanelerde, bu
hastalardan ücret talep edilmektedir.
*Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerdeki çoğu
hekimler ve personel kurum uygulamalarını ve
mevzuatını yeteri kadar bilmediklerinden,
viziteye çıkan sigortalı personel işbaşı
sırasında işverenleri ile sorun yaşamaktadır.
*Güncel olmayan provizyon veri tabanındaki
bilgiler nedeniyle, sigortalı hastaların sağlık
tesislerine başvuru aşamasında önemli sorunlar
yaşanmaktadır. Sigortalılar gereksiz bürokratik
işlemlere muhatap olmaktadır.
Provizyon alınamayan sigortalı hasta önce
işyerine gönderilerek vizite kağıdı dışında
hesap fişi almakta, sonra Sigorta Müdürlüğü’ne
gidip tasdik ettirmekte, daha sonra sağlık
tesislerine gelerek zaman kalırsa tedavisini
yaptırmaktadır. Gidiş gelişler için yol parası
veremeyenler tedaviden vazgeçmek zorunda
kalmaktadır.
*Sağlık Bakanlığı’na bağlı çoğu hastanede
sigortalıların, emeklilerin, bunların hak sahibi
durumundaki aile fertlerinin, dul ve yetimlerin
ikinci sınıf vatandaş gibi görülmesine ısrarla
devam edilmektedir.
*Hekimin gerekli görmesine karşın, sosyal
sigorta mevzuatı yeteri kadar bilinmediğinden
hasta refakatçilerinden ücret alınmaktadır.
*Sağlık personeline performansa dayalı ücret
ödendiğinden, bazı hekimler tarafından sigortalı
hastalar istismar edilmektedir.
*Yatarak tedavilerde, ameliyatlarda
muayenehaneye başvuru yöntemi, bıçak parası adı
altında uygulamaya devam edilmektedir.
*Hala hastanelerde ücret ödeyemeyen hastalar
rehin tutulmakta ve hastalardan senet
alınmaktadır.
*Protokol akdedilmiş özel hastaneler, sigortalı
hastalardan fark ücreti aldıklarından sağlık
tesisini seçme özgürlüğü sadece üst gelir
gruplarına tanınan bir hak olmuştur.
*İş kazalarına ilişkin tüm tedavilerin kurum
tarafından ücretsiz olarak karşılanması yasa
gereği olmasına karşın sevkle giden hastalardan
dahi bazı özel hastaneler “özel hizmet” adı
altında fark ücret almaktadır.
G) SOSYAL SİGORTALAR VE GENEL SAĞLIK SİGORTASI
YASASI – SOSYAL GÜVENLİĞİN TASFİYESİ
Dünya Bankası ve IMF’nin kredi koşulları
arasında olan ve hükümetin sosyal güvenlik
sisteminin açıklarını kapatma bahanesiyle
hazırladığı, ancak, parası olana güvence ve
sağlık döneminin hazırlayıcısı olan “Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS)
Kanun Tasarısı son sürat 19 Nisan 2006’da
meclisten geçti.
IMF’ye 8. gözden geçirme sürecinin gereği olarak
verilen 15 Temmuz 2004 tarihli niyet mektubunda
yer alan taahhüt kapsamında ve dış borçların
çevrilebilmesi ve Türkiye’de ne pahasına olursa
olsun tüm kamusal hizmet alanlarının sermayenin
kar alanına açılması yönündeki örtülü niyetlerin
gerçekleştirilebilmesi amacıyla, işte bu sosyal
güvenlik reformu meclis gündemine taşındı ve
halk muhalefetine rağmen kabul edildi. Hükümet,
122 maddelik Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanunu tasarısını, ‘temel yasa’
formülüyle Meclis’ten iki günde geçirdi.
Anayasamızın Sosyal Hukuk Devleti ilkesini
ayaklar altına alan ve sendika ve demokratik
kitle örgütlerinin tüm karşı çıkmalarına rağmen
19 Nisan’da mecliste kabul edilen “Sosyal
Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu” nun
15 maddesi Cumhurbaşkanı tarafından veto edildi.
Cumhurbaşkanı veto gerekçesinde “Sosyal Devlet”
ilkesini çok yerinde ifadelerle savundu:
“Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye
Cumhuriyeti’nin, toplumun huzuru, ulusal
dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan
haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine
bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olduğu belirtilmiş; “sosyal devlet”
niteliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel
nitelikleri arasında sayılmıştır.
“Anayasa Mahkemesi’nin konuya ilişkin tüm
kararlarına egemen olan görüşe göre de, sosyal
devletin görevi, kişinin doğuştan sahip olduğu
onurlu bir yaşam sürdürmesini, maddi ve manevi
varlığını bu yönde geliştirmesi için gerekli
koşulları, güçsüzleri güçlüler karşısında
koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti,
sosyal gönenci, sosyal güvenliği ve toplumsal
dengeyi sağlamaktır.
“Sosyal devletin görevleri arasında yer alan
insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyinin
sağlanması, herkese çalışma olanağı yaratılması,
çalışanlara adaletli ve dengeli ücret verilmesi
ve çalışamayacak durumda olanların sosyal
güvenlik önlemleri ile korunması anlamını
taşımaktadır.
“Sosyal güvenliğin de içinde bulunduğu sosyal
hakların devletçe tanınmış olması yeterli
değildir. Bu hakların gerçekleşmesi için
devletin olumlu edimde bulunması, sosyal
güvenlik alanında oluşturulacak kural ve
kurumların da, Anayasa’nın sözüne ve özüne, bu
bağlamda sosyal hukuk devleti ilkesine uygun
olması zorunludur.
Ancak, Hükümetin inadıyla Yasa’nın aynen
kendisine iade edilmesi üzerine, Yasa’nın pek
çok önemli maddesini Anayasa Mahkemesi’ne
götürdü. Anayasa Mahkemesi’ne başvuran bir diğer
kurum ise CHP idi. Bu başvurular üzerine
Yasa’nın pek çok maddesi, iptal edildi. 1 Ocak
2007 tarihinde yürürlüğe girmesi planlanan
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Yasası’nın birçok maddesinin Anayasa Mahkemesi
tarafından iptal edilmesi üzerine, Çalışma ve
Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Yasa’nın yürürlüğünün
6 ay süre ile ertelenmesi kararını açıkladı.
Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 16 Aralık tarihli
kararı, işçiler arasında hayalkırıklığı yarattı.
Yasa’nın emeklilik yaşını yükselten, aylık
bağlanma oranını düşüren maddeleri başta olmak
üzere pek çok maddesi işçiler aleyhinde
ayrımcılık yapılarak, yalnızca kamu görevlileri
açısından iptal edildi. İptaller memurlarla
sınırlı kalmasına rağmen, hedeflenen ‘tek çatı’
yönteminin çökmesi nedeniyle yasanın bu şekliyle
uygulanması mümkün olmadığından Yasa’nın
yürürlük tarihi 6 ay ertelendi.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, konu ile
ilgili yaptığı yazılı açıklamada, “Yasa’nın
yürürlüğünün altı ay süre ile ertelenmesi uygun
bulunmuştur. Bu zorunlu ertelemeye rağmen,
hükümetimizin sosyal güvenlik reformuyla ilgili
kararlılığı aynı şekilde devam etmektedir.”
dedi.
H)
SAĞLIKTA DÖNÜŞÜMÜN ETKİLERİ
Dünya Bankası ve IMF talepleri doğrultusunda
yürürlüğe giren sağlıkta dönüşüm programı,
ülkemizde sağlığın adım adım ticarileşmesine ve
piyasa koşullarına terk edilmesin yol
açmaktadır. Önümüzdeki dönemde ‘paran kadar
sağlık’ anlayışının daha da hakim kılınacağı,
yapılan düzenlemelerle açığa çıkmaktadır. Sağlık
kurumlarının tek çatı altında toplanması, genel
sağlık sigortası gibi uygulamalar, sağlık
sistemini topyekün “ticarethane-müşteri”
anlayışına indirgemenin yanı sıra, AKP yandaşı
şirketlere de yeni rant kapıları açtı.
Sağlıklı bir toplum yaratılabilmesinin ön
koşulu, kamucu bir sağlık politikasının ortaya
konmasıdır. Oysa ülkemizde bugün yapılan, kamucu
politikalar yerine sağlığın tamamen piyasaya
teslim edilmesi ve bu doğrultuda da hastaların
artık ‘müşteri’ olarak görülmeye başlanmasıdır.
AKP iktidarı, “koruyucu ve tedavi edici
hizmetler başta olmak üzere, sağlık hizmetleri
alanı, gönüllü kuruluşlara ve özel sektöre
açıktır” diyerek, bu alana yatırım yapmayı
bıraktı ve alanı özel sektöre devretti. Sağlık
hizmetlerinde devletin rolü azalırken,
piyasaların rolü arttı. ‘Sağlıkta reform’ adı
altında son 5 yıllık dönem içinde yapılanları
kısaca özetlediğimizde, karşımıza, yerli ve
yabancı sermaye için son derece parlak; ancak
emekçiler açısından içler acısı bir tablo
çıkıyor:
- Birinci basamak sağlık ocakları yok edilerek,
aile hekimliği sistemine geçiliyor. Dünya
Bankası’ndan alınan kredilerle başlatılan aile
hekimliği sistemi şimdiye kadar 12 pilot ilde
hayata geçirildi. Buralarda 600’den fazla sağlık
ocağı kapatılarak aile hekimlerine kiralandı.
Öte yandan özellikle büyük şehirlerde açılan tıp
merkezlerinin sayıları inanılmaz derecede arttı.
Ancak, tıp merkezlerinin, sağlık ocaklarının
yerini alması mümkün değildir. Zira, bu girişim
hem devletin görevi olan sağlık hizmetini özele
devretmektedir, hem de tıp merkezlerinin
koruyucu hekimlik uygulamalarını yürütmeleri
mümkün olmadığı için, bu sürecin toplum
üzerindeki uzun vadeli etkileri iyice yıkıcı
olacaktır. Sistemin sağlıkta özelleştirme
projesi olduğu 2004 yılında Dünya Bankası
tarafından yayınlanan Türkiye Sağlık Raporu’nda
da “Aile hekimliği Türkiye’de birinci basamak
sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin en
önemli adımıdır” sözleriyle ifade ediliyordu.
Sistem, birinci basamak sağlık hizmetlerinin
sunulduğu sağlık ocaklarının özelleştirilmesini
getirdi ve hastaların doğrudan sağlık
kuruluşlarına sevksiz başvurmasıyla birlikte
işlemez hale geldi. Nitekim, Sosyal Güvenlik
Kurumu Başkanı Birol Aydemir de, Türkiye’nin şu
anda aile hekimliği sistemine hazır olmadığını
ifade etti. Aile hekimliği sistemine geçme
çabalarının bedeli, birçok sağlık ocağının
kapatılması, aşılama, aile planlaması, veremle
savaş gibi başlıklarda geriye gidiş, ilaç
harcamalarının artması, birinci basamak sağlık
hizmetlerinin özelleştirilmesi oldu.
- SSK sağlık kuruluşları Sağlık Bakanlığı’na
devredilerek, özelleştirilmeleri için altyapı
hazırlanıyor. SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur
toplamda nüfusun yüzde 87,9’una sağlık hizmetli
sunmakla yükümlü. SSK, Sağlık Bakanlığı’na
devredilmeden önce, 148 hastanesi, 212
dispanseri, 202 sağlık istasyonu, 9 ağız ve diş
sağlığı merkezi, 2 hemodiyaliz merkezi, 1
huzurevi ve 1 ilaç fabrikası olmak üzere toplam
575 tesise sahipti. Bu tablo, sosyal güvenlik
kurumlarının günlük yaşamda kapladığı alanın
boyutunu da ortaya koyuyor. Bu da, sağlık
hizmetlerinin özelleştirilmesinin ne kapsamda
bir piyasa yaratacağını gösteriyor.
- Uygulanması seçim sonrasına bırakılan Genel
Sağlık Sigortası ve temel teminat paketi gibi,
sağlık hakkımızı büsbütün elimizden alacak
uygulamalar yerleştirilmeye çalışılıyor. GSS,
sağlıkta özelleştirmenin en önemli adımı olarak
tanımlanıyor. Bu sistemde, temel teminat paketi
ile sınırlandırılmış asgari düzeyde sağlık
hizmeti taahhüt edilmektedir. Temel teminat
paketinin kapsamadığı alanlarda harcamalar
bireye bırakılırken, kapsam içindeki hizmetlerin
alımı esnasında da sigortalılar katkı payı
ödemek zorunda kalacak. GSS ile birlikte sağlık
sigortası önemli bir yatırım alanı olarak
görülüyor. Tedavisi uzun ve pahalı hastalıklar
temel teminat paketi dışında kalabilecek ve bu
durum da “tamamlayıcı sağlık sigortası”nı
gündeme getirerek, sigorta şirketlerinin
ekmeğine yağ sürecek.
- Tüm sağlık çalışanlarının sözleşmeli hale
getirilmesi çabaları ise güvencesiz bir ortamda
çalışan doktorların, hemşirelerin hizmet
kalitesinde düşüşe yol açarken; sağlık
emekçilerinin çok daha zor hayat şartlarıyla
mücadele etmek zorunda kalmasına yol açacak.
Hastasını ‘müşteri’ olarak görmeyen, gerçekten
kaliteli bir sağlık hizmeti vermek isteyen,
ticarethane (muayenehane) açmak istemeyen sağlık
emekçileri, sağlığın bu denli piyasalaştığı bir
ortamda, insanca hizmet verme idealleri
nedeniyle ‘cezalandırılacak’.
Sağlıkta yaşanan yıkımın en önemli göstergeleri
bulaşıcı hastalıklarda ve bebek ölümü
oranlarında ortaya çıkıyor. Kırım Kongo Kanamalı
Ateşi hastalığı, kuş gribi gibi hastalıklar
önlenebilir nitelikte iken, yeterli önlem
alınmaması ve koruyucu sağlık hizmetlerinin
tasfiyesi nedeniyle bu hastalıklardan kaynaklı
pek çok ölüm yaşandı. Sağlık sisteminin önemli
göstergelerinden biri olan bebek ölümlerinde de
ülkemizde hiç de parlak bir tablo yaşanmıyor.
Mayıs ayında OECD tarafından yayımlanan verilere
göre, Türkiye, bebek ölümlerinde binde 29’luk
bir oranla dünyada çocuk ölümlerinin azalmadığı
tek ülke olarak, OECD’ye üye 30 ülke arasında
birinci sırada geliyor. Koruyucu sağlık
hizmetlerinin tasfiyesi, hastanelerde ölümlerin
gerçekleştiği ünitelerde yeterli önlemlerin
alınmayışı, personel yetersizliği gibi nedenler
bebek ölümlerinin nedenleri arasında
sayılabilir.
15 Haziran’da yürürlüğe giren tebliğ ile, SSK,
Bağ-Kur ve Emekli Sandığı’na bağlı hastaların
sevksiz olarak sözleşmeli özel hastaneler ve
üniversite hastanelere başvurabilmeleri
sağlandı. Ancak, sağlığın piyasalaştırılması
kurallarına uygun olarak, elbette ilave ücret
ödemeyi kabul etmek koşuluyla! Ek ödeme
yapamayan hastalara ise üniversite
hastanelerinin kapıları yine kapalı kalacak.
Sağlık ocakları, bireye doğduğu andan itibaren
sağlık hizmeti verilebilmesi açısından büyük
önem taşıyor. Sağlık ocakları, her türlü
koruyucu hekimlik hizmetleri, hastaların muayene
ve tedavisi ve sağlık ocağına kayıtlı şahısların
sağlık sicillerini tutmakla görevli ve AKP
dönemine kadar ücretsiz muayene hizmeti
sunuyorlardı. Ancak bugün gelinen noktada,
birinci basamak sağlık hizmetleri de ücretli
hale getiriliyor. Sağlık Bakanlığı tarafından
yayınlanan bir genelge ile, 2 Temmuz’dan
itibaren ‘kimlik belgesi dışında hiçbir belge
ibraz etmeden birinci basamak sağlık
kuruluşlarına başvurulabileceği’ ilan edildi. Bu
genelge halkımızla dalga geçmekten başka bir şey
değildir. Ülke genelinde bulunan 6 bin 300
sağlık ocağı zaten kuruluşundan bu yana ücretsiz
muayene hizmeti sunmaktaydı. Bugün ise, sağlık
ocaklarındaki muayene ücreti 9,5 YTL. SSK ve
Bağ-Kur hastalarının muayene ücretleri bu
kurumlar tarafından karşılanırken, sosyal
güvencesi olmayan hastalar muayene ücretlerini
kendileri karşılıyorlar. Ayrıca bu kurumlarda
yazılan reçeteler ile eczaneye gidildiğinde,
sosyal güvencesi olmayanlar ilaç bedellerini
kendi ceplerinden öderken, sosyal güvencesi
olanlar için ise, her reçete için belli bir
miktar para maaşlarından kesilerek devlete
yatırılıyor.
Tüm bunlardan hareketle, sağlık sistemimizin
ciddi bir çöküşün eşiğinde olduğunu son derece
rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir an önce gerekli
düzenlemelerin yapılmaması halinde ise,
ülkemizde salgın hastalıkların ve bebek
ölümlerinin artacağı, çok geniş bir kesimin
sağlık hizmetlerinden yararlanamaz hale
geleceği, hastanelerdeki hizmet kalitesinin daha
da düşeceği, ilaç tekellerine bağımlılığımızın
daha da artacağı ortadadır.
I)
ANAYASA MAHKEMESİ KARARIYLA “AĞIR İŞÇİLİKTE”
EŞİTLİK
Anayasa Mahkemesi 506 Sayılı Sosyal Sigortalar
Yasasında yer alan ve itibari hizmet süresini
(yıpranma nedeniyle erken emeklilik hakkı,
sigortalılık süresine her yıl 90 gün eklenmesi)
“azotlu gübre ve şeker sanayinde” yapılan ağır
ve riskli işlerle sınırlayan hükmü iptal etti.
Anayasa Mahkemesi, hangi işkolunda çalışıyor
olursa olsun ağır, riskli ve sağlığa zararlı
işleri yapan bütün sigortalıların, itibari
hizmet uygulamasından yararlanmalarının
Anayasa’nın eşitlik ilkesinin gereği olduğunu
bildirdi.
Adana 1. İş Mahkemesi, azotlu gübre ve şeker
sanayisinde çalışanlara, sağlık durumlarındaki
olumsuz etki göz önüne alınarak itibari hizmet
süresinden yararlanma imkânı verilmesine karşın,
diğer bazı sanayi kollarında sağlık yönünden
sakıncalı ortamlarda çalışan işçilerin böyle bir
haktan yararlandırılmamasının Anayasa’nın
“eşitlik” ilkesine aykırı olduğu iddiasıyla
Anayasa Mahkemesine başvurmuştu. Mahkeme 27 Mart
2007 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan
2006/97 sayılı kararında aşağıdaki gerekçeyle
itibari hizmet süresini “azotlu gübre ve şeker
sanayi” ile sınırlayan hükmü iptal etti. Yüksek
Mahkemenin kararı şöyle:
“İtiraz konusu Yasa kuralı, Sosyal Sigortalar
Kanunu’na tabi sigortalılardan, azotlu gübre ve
şeker sanayinde fabrika, atölye, havuz ve
depolarda, trafo binalarında çalışan; ağır,
tehlikeli, sağlığa zararlı çalışma koşulları
altında işlerini görmekte olan ve kanun metninde
yaptıkları işler belirtilen bir kısım
sigortalılara itibari hizmet süresinden
yararlanma olanağı getirmektedir. Kanunun
uygulamasında itibari hizmet süresinden
yararlanılabilmesi için sigortalının iki koşulu
birlikte gerçekleştirmesi aranmaktadır. Buna
göre, sigortalının azotlu gübre ve şeker
sanayinde, fabrika, atölye, havuz ve depolarda,
trafo binalarında çalışma koşulunu yerine
getirmesi birinci şarttır. İkinci şart ise,
sigortalının, belirtilen bu işkollarında yer
alan ve Kanunda sayma suretiyle belirtilmiş olan
bir kısım ağır, riskli, sağlığa zararlı işleri
ifa etmesidir.
”İtiraz konusu Yasa kuralının, ağır, riskli ve
sağlığa zararlı işlerde çalışan kişilere itibari
hizmet süresinden yararlanma olanağı tanımak
amacıyla kabul edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Oysa, bu nitelikteki işlerin sadece azotlu gübre
ve şeker sanayinde bulunmadığı, diğer pek çok
sanayi dalında da bu nitelikte işlerin
görülmekte olduğu açıktır. Bu durumda, itibari
hizmet süresinden yararlanabilecekler
belirlenirken yapılan işin niteliğinin dikkate
alınması, böylece hangi iş kolunda çalışıyor
olursa olsun ağır, riskli ve sağlığa zararlı
işleri yapan bütün sigortalıların bu olanaktan
yararlanmalarını sağlayacak bir düzenlemeye
gidilmesi Anayasada öngörülen eşitlik ilkesinin
gereğidir.
”İtibari hizmet süresinden yararlanmayı
gerektiren olgu sanayi kolları farklı da olsa
belli ağır, riskli ve sağlığa zararlı işlerin
yapılmasıdır. Bu nitelikteki işleri yapan
kişilerin aynı durumda olmadıkları ileri
sürülemez. Aynı hukuksal durumda bulunanların
farklı kurallara tabi tutulması eşitlik ilkesine
aykırılık oluşturacağından itiraz konusu Yasa
kuralı Anayasa’nın eşitlik ilkesine yer veren
10. maddesine aykırıdır. İptali gerekir. “
Anayasa Mahkemesi kararı ile işyerinin türüne
bakılmaksızın “Çelik, demir ve tunç döküm;
zehirli, boğucu, yakıcı, öldürücü ve patlayıcı
gaz, asit, boya işleriyle gaz maskesi ile
çalışmayı gerektiren işlerde; Patlayıcı maddeler
yapılmasında ve kaynak işlerinde” çalışanlar
için itibari hizmet süresi uygulamasının önü
açılmış oldu.
Karar Geriye Yürümüyor
Anayasa Mahkemesi kararları geriye yürümediği
için uygulama kararın Resmi Gazete’de yayımından
itibaren geçerli olacak. Öte yandan bilindiği
gibi Hükümet 506 sayılı yasayı yürürlükten
kaldıran 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel
Sağlık Sigortası Kanunu hazırlamıştı. Kanunun
|