küreselleşme:
sOSYAL DEVLETE ELVEDA MI?

Yazan: Fatih Aydemir
Basın-İş Sendikası Uzmanı
Bu çalışma Basın-İş Sendikası 16. Olağan Genel Kurul Çalışma Raporu için Hazırlanmıştır.
I. BÖLÜM
KÜRESELLEŞME: SOSYAL GÜVENLİĞİN TASFİYESİ VE TÜRKİYE
B) Sosyal Güvenlik Liberal Dogmaya Kurban Ediliyor
C) Türkiye'de Sosyal Güvenliğin Tasfiyesi
1) Sorunlar, İddialar ve Gerçekler
a) SSK Bilerek Zarar Ettirildi
b) SSK mı Devlete, Devlet mi SSK’ya Borçlu?
c) Sosyal Güvenliğe Talip Olan Sermaye yıllardır SSK’yı Sömürüyor
e) Sağlık Hizmetleri Bilerek Bozulmuştur
f) SSK İlaç Fabrikası Neden Çürüyor?
g) SSK Sorunlarına Önerilen Çözüm: Çözümsüzlük!
2) Emeklilik Sisteminde Yapısal Dönüşüm
a) Emeklilik Yaşının Yükseltilmesi-4447 sayılı Yasadaki Düzenlemeler
4) Sermaye İşsizlikten Pay Kapma Peşinde
II. BÖLÜM
ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNDE DÖNÜŞÜM: ESNEKLİK
3) Çalışma süreleri esnekliği;
C) Yasa maddelelerinin değerlendirilmesi
1) Taşeronluk ve İşyerinin Parçalanması
2) “Ödünç işçilik” ve Özel İstihdam Büroları,
3) Sözleşme Türlerine İlişkin Düzenlemeler
4) İş Güvencesine ilişkin maddeler
5) Fazla Çalışma Ücreti ve Haftalık Çalışma Süresi
8) İşçilerin Birbirine Yabancılaştırılması
9) Gece Çalışma Yasağı ve Kadın İşçiler
10) İş Sağlığı mı? İşçi Sağlığı mı?
D) Tadımlık birkaç olumlu düzenleme!
1) Ücret Ödenmemesi Halinde İş Görmeme Hakkı
2) İş Güvenliği Olmaması Halinde İş Görmeme Hakkı
3) Ayrımcılığın Engellenmesi-Ama Yeterli mi?
4) Doğum Öncesi ve Sonrası 7 haftalık İzin
KAYNAKÇA 27
1999 yılından bu yana sermaye kesiminin önerileri ve IMF ve Dünya Bankasının yönlendiriciliğinde Sosyal Güvenlik Sistemimiz hızla tasfiye ediliyor. Reform adı altında 4447 sayılı Kanunla başlayan süreç bu gün bireysel emekliliğin yasalaştırılması, SSK sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, Kurumun yönetsel olarak çözümsüzlüğe itilmesi ile devam ediyor. Devlet neo liberal yapılanma baskısı altında sosyal sorumluluklarından arındırılırken sisteme akan tüm kaynakların özel teşebbüse çevrilmesi çabaları hız kazanıyor.
Sosyal Güvenlik siteminin Türkiye’deki tasfiye sürecine geçmeden önce sosyal güvenlik sistemlerinin doğuşu ve toplumsal gereği üzerinde durmakta fayda var.
Sanayi Devrimi ile birlikte karın tokluğuna ve çok ağır şartlarda çalışan bir işçi kitlesi oluşmaya başlamıştı. Bu ağır çalışma koşulları ve kirli ve sağlıksız kent hayatı yetersiz beslenme ile birleşince çeşitli meslek hastalıkları ve sakatlıklar, iş kazaları, raşitizm gibi yaygın hastalılar artmış ve kitlelerin öfkesi git gide kabarmaya başlamıştı. Kapitalizm bir yanda gelişirken diğer yanda kendi altını oyuyor, kendisine düşman bir işçi sınıfı yaratıyordu. İşçilerin daha iyi ücret, düşük iş süreleri ve sağlık
İşçilerin yıllar süren mücadeleleri, sosyalist hareketlerin yaygınlaşmasıyla birleşince sermaye ve devleti bazı önelmler almak zorunda kalmıştı. İşte bu ortamda Batı, kendi işçi sınıfıyla sosyal refah devleti ve bu aşamada oluşturmuş olduğu sosyal güvenlik sistemi sayesinde bir anlamda barışmış, işsizlerin örgütlenme haklarım, sosyal güvenlik hakkını tanıyarak kapitalist sistemin kendini yeniden üretmesini ve ulus devletim güvenceye almıştır, Dolayısıyla kapitalizm işçileri düşündüğünden ya da sosyal güvenlik gereksinimini evrensel bir gereksinim olarak gördüğü için sosyal güvenlik kurumları yaratmış değildir; bu kurumlar işçilerin mücadelesiyle elde edilmişlerdir (Özveri, 2003).
Zaman içinde ihtiyaçlar ve mücadelelerle gelişen sistem temel insan hakkı olarak uluslararası sözleşmelere de konu olmuştur. Sosyal Güvenlik Hakkının, İnsan Hakları Evrensel Bıldirgesi'nin 22. ve 25. maddelerindeki tanımı şöyledir:
"Herkes toplumun bir ferdi olarak sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Sosyal güvenlik, bireyin onuru, kişiliğinin geliştirilmesi için kaçınılmaz ekonomik, sosyal ve kültürel hakların tatmin edilmesi temeline dayanır.
“Her kişinin gerek kendisi gerekse ailesi için yiyecek, mesken, tıbbi yardım ve gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere, sağlık ve refahını sağlayacak bir yaşama düzeyine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık hallerinde veya geçim olanaklarından iradesi dışında yoksunluk yaratacak diğer bütün durumlarda sosyal güvenliğe hakkı vardır. Doğum yapan kadın ve çocuklarının özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, her türlü sosyal yardımdan yararlanmak hakkına sahiptirler.”
Çalışma Hayatında uluslararası normları düzenleyen Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 1952 yılında kabul ettiği ve Türkiye’nin de 1971 yılında onayladığı 102 Sayılı “Sosyal Güvenliğin Asgari Normları Hakkında Sözleşme” ile sosyal güvenliğin dokuz temel dalını belirlemiştir. Bunlar:
"Hastalık (tıbbi bakım), hastalıkta yitirilen kazancın karşılanması, iş kazası ve meslek hastalığı, analık, sakatlık, yaşlılık, ölüm, aile yardımları ve işsizlik"tir.
19. YY’ın sonları, 20.YY’ın başları ve özellikle II.Dünya Savaşı sonrası Keynesyen refah devleti ile birlikte yürürlüğe konulan bu sosyal güvenlik sitemleri sayesinde toplumsal ilerleme ekonomik gelişmelere eşlik etmiş bir diğer deyişle bu sistemin gelirin toplumun geniş kesimlerine dönük olarak yeniden dağıtımı sayesinde özellikle emekçilerin refah düzeyi yükselmiş, eğitimden sağlığa, gerek çalışırken gerekse de emeklilik dönemlerinde yüksek yaşam standartlarını yakalayabilmişler ve yukarıda saydığımız risklere karşı korunma imkanına kavuşmuşlardı.. Bu dönem aynı zamanda toplumsal barışın hakim olduğu bir dönemdi. Ta ki 1980’lere kadar.
Kapitalizmin 1960’ların sonuna doğru 1970’li yıllarda girdiği kriz sonrasında başlattığı neo-liberal saldırının 1980’lerde ve özellikle 1990 sonrası küreselleşme hareketiyle birlikte en büyük hedeflerinden birisi de sosyal güvenlik sistemleri oldu. Sosyal Güvenlik fonlarından biriken para öteden beri sermayenin iştahını kabartıyordu ve çalışma ilişkilerinde esneklik, özelleştirme, kamu girişimciliğinin tasfiyesi, sendikasızlaştırma gibi istek ve çabalarının yanına sosyal güvenliğin de sonuna kadar sermayenin talan alanına açılması ve demokrasinin rafa kaldırılması ana talepleri haline geldi.
Bu açgözlülüğü İstanbul’da The Marmara Otelinde “Küreselleşmenin Nimetleri” adlı bir panelde konuşan Mercedes-Benz Yönetim Kurulu üyesi Dr. Kurt Lauk nasıl dile getiriyor:
“Aslında çok daha hızlı küreselleşebilirdik, fakat iki önemli engelle karşılaştık bu süreçte: demokrasi ve trilyonlarca dolar değerindeki emeklilik fonlarının kamu, yani ulus-devletlerin kontrolünde olması. Doğrudan yatırımların veya bir başka deyişle sanayiinin küreselleşmesi için gerekli adımları zaten yıllardan beri kat ediyoruz. Ama artık, bizim için asıl önemli olan, finansal sermayemizi küreselleştirebilmek. Yani borsalarda işlem gören hisse senetlerimizin prim yapması ve böylece bilanço varlıklarımızın, sermayelerimizin bilanço değerlerinin giderek daha da büyümesi, büyümesi... Fakat bunun için borsalara sürekli para girişi yapılması gerekiyor ve bu para da emeklilik fonlarında yatıyor. Bu emeklilik fonları özel aracı kurumların emrine tahsis edilecek olursa, borsalara kanalize edilecek ve biz daha da zenginleşeceğiz.
“Bakın Asya sermayesi nasıl para kazanıyor. Çocuk işçi, kadın emeği, sendika, insan hakları gibi sorunlarla uğraşmıyor Asya sermayesi ve bu yüzden kâr marjları son derece yüksek. Çünkü bu bölgede ve Güney Amerika'da dikta yönetimler iş başında. Fakat biz Avrupa'da ne yapıyoruz? Yok işçi hakları, yok sendikal haklar, yok insan hakları, yok sosyal güvenlik katkı payları sonuçta da kârlarımız kuşa dönüyor. Demokrasiden vazgeçmek zorundayız”(Eskişehir-Bilecik Tabip Odası, 1999)
Bu sözler sermayedarların asıl amacını ortaya koymak için yeterlidir: Amaç sosyal güvenlik sistemlerinde biriken milyarlarca dolarlık fonları piyasa kanallarıyla sermayedarlara kanalize etmek, başka bir deyişle bu fonlara el koymaktır.
Bunun ilk örneği, Pinochet diktatörülüğü altındaki Şili’de Dünya Bankası'nın desteğiyle uygulamaya konulan Emeklilik Tasarruf Sistemi (ETH)’dir. Bu sistemde devlet tümüyle sosyal güvenliğin dışına çıkartılmış ve maaşlarının yüzde 10’unun bu siteme aktarılması sağlanmıştır.
Şili'de sosyal güvenlik sisteminin özelleştirilmesi, Şili Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından emekli maaşlarının devlet meselesi, dolayısıyla da "politikanın esiri" olmaktan kurtarılmış olması ve böylece bireylerin "kendi yaşamları üzerinde daha fazla söz sahibi" olmalarının sağlanmış olması gerekçeleriyle savunulmaktadır (Aktaran Özveri, 2003).
Şili sosyal güvenlik sistemi tüm iddialarına karşın beklenilen sonuçları verememiştir. Uzmanlara göre, Şili'de gerçekleştirilen değişiklik (dağıtım sisteminden sermaye biriktirme sistemine geçiş) tasarruflar üzerinde saptanabilir olumlu bir etki yapmamış, tersine artan giderler nedeniyle milli tasarruflarda azalmaya neden olmuştur. Öte yandan son yıllarda sistemin "çatırdamaya başladığı, yönetim giderlerindeki artışlar yüzünden primlerin arttırıldığı, 13 yıl boyunca yılda ortalama % 13 getiri sağlayan fonların yatırıldığı alanlarda işlerin iyi gitmemesi nedeniyle açık vermeye başladığı belirtilmiştir (Tuncay, 1997: 349). Aynı kaynağa göre, sisteme dahil olan 5 milyon işçiden sadece % 57'si prim ödemeye devam etmektedir ve işgücünün % 30'u sigortasız çalışmaktadır ki bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur (Aktaran: Özveri 2003).
İşverenlerin katkıda bulunmadığı bu hesaplar, çalışanların nesiller arası bir dağıtıma dayalı olmaksızın kendi kendilerinin yaşlılık aylıklarını finanse etmeleri anlayışına dayalıdır. Kuşkusuz, yaşlılık aylığının miktarı, aktif sigortalının prime esas kazancının büyüklüğüne göre değişmektedir. Ancak temel sorun şudur ki, Şili’de bu sisteme üye olanların önemli bir bölümünün kazançları kendilerine yaşlılıkta asgari bir geçim düzeyi sağlayacak düzeyde değildir. Aktuaryal verileri inceleyen araştırmacılar, emeklilik sandıklarına üye olanların en az yüzde 40’ının emekliliğe geçiş sırasında asgari bir gelir düzeyine ulaşabilmek için sosyal yardım sübvansiyonlarına muhtaç olacaklarını belirtmektedirler. Bu sorunun özellikle düşük gelirli kadınlarda, niteliksiz işgücünde ve mevsimlik işçilerde had safhada olduğu görülmektedir. Aynı nedenlere bağlı olarak, sözkonusu sandıklara üye gözükenlerin yüzde 43’ünün bireysel emeklilik hesaplarına prim yatıramaz duruma düştükleri bir diğer araştırmanın bulgusu olarak ortaya çıkmaktadır (Aktaran: Oyan, 2000).
Öte yandan, Şili sisteminin maliyetli çalıştığına dair önemli kanıtlar vardır. Bir kere, çalışanların eski sistemden yenisine transferine ilişkin geçici maliyetler yüksek olmuştur. Bu maliyetler tümüyle devlet tarafından karşılanmıştır. Ama daha önemlisi, mevcut sistemin yönetim masraflarının bütünüyle prim ödeyen hak sahiplerince karşılanmakta oluşudur. Dahası, bu maliyetlerin Avrupa ve Kuzey Amerika’daki sosyal güvenlik sistemlerinin idari maliyetlerinden daha yüksek oluşudur. İdari masrafların prim tutarının yüzde 8’ine ulaştığı hesaplanmaktadır (Aktaran: Oyan 2000).
Özel emeklilik sandıklarının birbirlerinin “müşterilerini” ayartmak için yaptıkları pazarlama ve reklam kampanyalarının faturaları da prim ödeyen çalışanlara kesilmektedir! Dolayısıyla, serbest piyasa tarafından yönetilen bir özel emeklilik sigortası sisteminin maliyetleri düşüreceği yönündeki kehanetler tutmamıştır (Oyan, 2003).
Nihayet, devlet müdahalesini azaltmak hatta yok etmek iddiasıyla ortaya çıkmış bir sistemin Şili örneğindeki uygulamasına bakıldığında, önemli devlet katkıları olmaksızın sistemin işlemediği görülecektir. Devlet sistemi sadece geçiş aşamasında desteklemekle kalmamıştır; halizarda olduğu gibi gelecekte de devletin sistemi sübvanse etmeye devam edeceği anlaşılmaktadır. Peru’nun durumu daha da sorunludur: Bu ülkede sistem 1990 gibi yakın bir tarihte özelleştirilmiş olmasına karşın, bugün ekonomik ve mali açıdan devletin etkin müdahalesi olmaksızın ayakta duramaz durumdadır (Alıntı: Oyan 2000).
Bu sistem, 1993 yılında Peru, 1994 yılında Arjantin ve Kolombiya'da da uygulanmaya başlanmış, ama Dünya Bankası'nın tüm desteğine rağmen bu dört Latin Amerika ülkesiyle sınırlı kalmıştır. Özellikle Thatcher dönemi İngiltere'sinde ve Reagan dönemi ABD'sinde politikacılarca çok dillendirilmesine karşın çalışanların gösterdiği yoğun tepkiler nedeniyle söz konuşu sistem söylem düzeyinde kalmış, hayata geçememiştir (Alıntı: Özveri, 2003).
Sonuçta, ekonomik krizlerin, yolsuzlukların faturası IMF ve Dünya Bankası programlarının baskısı altında sosyal güvenliğin tasfiyesi ve ücretlerin aşağıya çekilmesi yoluyla işçilere çıkarılınca, Arjantin işçi sınıfı işsizleri ve halkı da yanına alarak 2000’li yıllarda sokağa döküldü. Bu gün tüm Latin Amerika’ ya yayılmış olan bu eylemlilik süreciyle yeni bir boyut kazanan emek sermaye çatışmasıyla iktidarlar yıkıldı, Brezilya’da olduğu gibi yeni siyasi ve ekonomik dönüşümlerin önü açıldı (Ayrıntı için bu raporun küreselleşme karşıtı hareket bölümüne bakınız).
Sosyal güvenliğin özelleştirilmesini amaçlayan, bireysel emeklilik sitemleri, sağlık hizmetlerinin özel sektörün hakimiyetine bırakılması, işçi sağlığı iş güvenliği ve meslek hastalıkları alanındaki harcamaların bu riskleri önemli ölçüde artıracak şekilde azaltılması, iş güvencesi kapsamının daraltılması ve işsizlik sigortasından yapılan yardımların asgari düzeye indirilmesi ve kapsamının daraltılması gibi geride bıraktığımız yüzyıllarda yaşanan acı olaylar sonucunda kazanılan haklara göz dikilmesi, sermayenin vahşi kapitalist çağı özlediğinin ve bundan sonraki yıllarda tüm dünyada işçi sınıfı ile sermaye ve devlet arasında ciddi çatışmaların yaşanacağını, isyanların olacağını göstermektedir ki son yıllarda küresel ölçekte ortaya konan mücadele bunun bir göstergesidir.
Bu giriş bölümünden sonra sosyal güvenliğin Türkiye’deki tasfiye sürecine bir göz atıp geride bıraktığımız dönemde bu yönde kabul edilen yasalara ve başvurulan uygulamalara değineceğiz.
Bu raporun “Türkiye’de Yapısal Dönüşüm” başlıklı bölümünde incelendiği üzere 1980 sonrasında Türkiye'de, "devlet et, süt, kumaş üretir mi” sözleriyle başlatılan özelleştirme 1990’lı yılların sonuna vardığımızda sosyal güvenliğe sıçradı. Yolsuzluk ve bürokrasiden bıkan halkın gözünde özel sektörün pohpohlanması kolay olmuştu ve kimse bu işin kendi hak ve çıkarlarının tamamiyle ellerinden alınmasına kadar varacağını, geniş emekçi kitlelerinin gittikçe yoksullaşacağını ve devletin artık emekçisiyle çiftçisiyle vatandaşlarını refaha kavuşturma niyetiyle değil öldürmeden ama süründürerek yaşatacak politik bir anlayış değişikliği geçirdiğini anlamamıştı. Hatta sağduyulu ve bu sürece tüm gücüyle direnmeye çalışan bir avuç sendikacı bizzat kendi içinde vizyon sahibi olmayan sendikacıların ihanetine uğruyor ve mücadele köstekleniyordu. Mücadeleyi etkisiz kılan bir diğer unsur ise elbette vurdumduymazlık, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıydı.
Yılan bugün önüne geleni sokuyor, sürecin önü alınamıyor.İşte geride bıraktığımız dönemde, kaynaklar etkin kullanılmayarak, gerekli yatırımlar yapılmayarak, personel ihtiyacı karşılanmayarak ve teknolojik gelişme sağlanmayarak ve sürekli hale getirilen yönetim değişiklikleriyle yolsuzluk batağına çevrilen KİT’lerden sonra aynı şekilde çökertilen sosyal güvenlik sistemi de sermayenin kar alanına sokulmuş oldu. Özellikle 1999’da sendikal mücadelenin biraz kıpırdanması karşısında geri adım attırılan fakat deprem ortamında bir gecede kabul edilen "Sosyal Güvenlik Reformu" adı altında start verilen sosyal güvenliğin özelleştirilerek tasfiyesi süreci o günden bu güne büyük aşama kaydetti.
Sosyal Güvenliğin tasfiyesi, Türkiye’de de diğer ülkelerde olduğu gibi IMF ve Dünya Bankası tarafından programlandı.
1999’da emeklilik yaşını 58-60’a prim ödeme gün sayısını da 7000’e çıkaran hükümet, 10 Mart 2000 tarihinde Dünya Bankasına verdiği "Türkiye Ekonomik Reform Kredisi Kalkınma Politikası Mektubu" ile "mali açıdan sağlıklı ve adil bir sosyal güvenlik sisteminin sağlanması konusunda" girdiği üç aşamalı bir taahhütte bulunmuştur. Buna göre birinci aşamada sosyal güvenlik sisteminin mali güvenilirliğim sağlamak için politika reformları "Pay-As-You-Go (PAYG)”- kamu hizmetlerinde katkı payı ödetilmeye başlanılması, ikinci aşamada varolan üç sosyal güvenlik kuruluşunun (yani SSK Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nın) birbirleriyle uyumlu hale getirilmesini sağlayacak örgütsel reformlar, üçüncü aşamada da "isteğe bağlı özel emeklilik sistemi"ni desteklemek için düzenleyici yasal çerçevenin oluşturulması gerçekleştirilecektir (Bu düzenlemelere ilişkin ayrıntılar için bu yazının takip eden bölümlerine bakınız).
Bu konuda devletin yapısal dönüşümüne ilişkin olarak öngörülen program Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda vurgulanmıştır: "Bireysel Emeklilik sigorta programları uzun vadeli, sosyal güvenlik politikası kapsamında, gönüllülük esasına dayanan, devletin denetiminde, özerk, mali sektör içinde örgütlenen teşvik sistemleri ile donatılan, kayıtdışı çalışmayı önleyen, zorunlu sigorta sistemini destekleyen ve tamamlayıcı bir fonksiyona sahip olacak şekilde uygulamaya konulacaktır" denmiştir (Ayrıntı için metin DPT web sayfasından edinilebilir).
Çalışma Raporumuzun “Neo Liberalizm, Küreselleşme ve Dönüşen Dünya” bölümünde ayrıntılarıyla ele aldığımız üzere bu yapısal dönüşüm yoluyla sosyal güvenlik kuruluşlarının fonlarına el konulurken bir yandan da sosyal güvenlik sistemleri adım adım tasfiye edilmekte yoksulluk sürdürülebilir kılınmak istenmektedir (Ayrıntı için “Neo Liberalizm, Küreselleşme ve Dönüşen Dünya” bölümünde “Yoksulluğun hafifletilmesi ve sosyal güvenlik ve “İyi Yönetişim” bölümlerine bakınız).
Filiz Zabcı (2002) Dünya Bankası'nın Sosyal Risk Yönetimi kavramıyla nasıl yoksulluğu yönetmeye çalıştığını çok iyi göstermektedir. Dünya Bankasının bir çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de uygulamaya koydurduğu, Sosyal Riski Azaltma Projesi'yle krizden etkilenen yoksullara gelir desteği, sağlamak, yoksullar için gelir ve istihdam yaratıcı fırsatları arttırma gibi önlemler önermektedir (Dünya Bankası 2001'den aktaran Zabcı, 2002: 17). Zabcı "daha önce bir hak niteliğinde olan ve devletin yerine getirmesi gereken hizmetlerin, şimdi bu tür projeler yoluyla birer yardım niteliğine büründürülmüş" olduğunun altını çizmektedir (Aktaran: Özveri, 2003).
Çağdaş bir sosyal güvenlik sisteminin güvencesi altında, bu güvenceyi bir hak olarak gören, dolayısıyla da kendisinde talep erki bulan, bu erki sınıf temelli örgütlerde kullanabilme potansiyeli taşıyan bireylerden oluşmuş bir toplumda yoksulluğu yönetmek zordur. Buna mukabil, sosyal fonlara, dolayısıyla ihsanlara muhtaç edilmiş, cemaatleştirilmiş, mikro milliyetçilikten hemşehriciliğe kadar bir dizi kimlikle atomize edilmiş bir toplumda, yoksulluk en az maliyetle yönetilebilir hale gelebilir (Özveri, 2003).
Nitekim bu süreçte Türkiye de hızla yerini almıştır. Bir yanda Fak-Fuk-Fon'un kurulması, yoksul mahallerinde yiyecek dağıtımı adı altında insanların birbirine ezdirilmeleri, 50 milyon’luk eğitim yardımları, eğitime katkı payı adı altında vergi gibi alınan paralar, sağlık yardımlarında alınan katkı payları ile devletin sorumluluğunu sivil toplum örgütlerine yıkarak eğitim ve yardım kampanyalarını teşvik etmek, sermayenin bu konudaki yardımsever (!?) tavrı ve bu uygulamaların sürekli olarak televizyonlarda sergilenmesi diğer tarafta, SSK’nın yeniden yapılandırılması, prim oranlarının artırılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve bireysel emekliliğin düzenlenmesi düşünülen sosyal güvenlik uygulamalarının somut örnekleridir
Yukarıda ifade ettiğimiz politika metinlerinde dönüşüm için ortaya konan iddialar gerçeği yansıtmamakta ve sosyal güvenliğin sermayenin etki alanına terkedilmesinin esas amaç olduğunu diğer ülke örnekleri incelendiğinde, özel sektörün konuya bakış açısı ve sermayenin küreselleşme ile birlikte ortaya koyduğu yeni birikim rejimi dikkate alındığında açığa çıkmaktadır.
Türkiye Sosyal Güvenlik sistemi bugün tüm yararlananların da yaşadığı üzere büyük bir kriz içerisinde olduğu muhakkaktır. Ancak bu kriz sistemin özünden değil sistemin yozlaştırılmasından kaynaklanmaktadır.
Başta sağlık ve emekli aylıkları olmak üzere verilen hizmetlerin yetersiz ve kalitesiz olması, aktif ve pasif sigortalıları adeta süründürmekte, yüksek prim oranları işçilik maliyetini attırdığından üretici yakınmakta; kayıtdışılığın artması nedeniyle gerek işçiler gerekse de sendikaları bir reform yapılması gereği üzerinde durmaktadır.
İşte, Türkiye'de sosyal güvenlikle ilgili olan herkesin sosyal güvenlik sisteminde bir krizin varlığından söz etmesi, sistemin özelleştirilmesi için yapılacak düzenlemeleri, küçük bir azınlığın dışında halkın gözünde meşru kılmaktadır.
Sosyal Güvenliğin içinde bulunduğu bu krizin temel nedeni olarak finansman yetersizliği gösterilmekte ve açıkları kapatmak için devletin sürekli sisteme kaynak aktarmak zorunda kaldığı söylenmekte ve sağlıkta getirilen katkı payı uygulamasına, prim artışlarına,emekli aylıklarının düşürülmesine ve emeklilik yaşının ve prim gün sayısının yükseltilmesine, bireysel emekliliğin yasalaştırılmasına, sağlık ve sigorta işlerinin birbirinden ayrılmasına kılıf hazırlanmaktır.
SSK’nın finansman krizi içinde olduğu, mevcut yapısıyla bu krizin üstesinden gelemiyeceği ve özelleştirilmesi gerektiği söylenmektedir. SSK’nın finansman krizi olduğu doğrudur. Ancak bundan SSK’değil bizzat hükümetler sorumludur. Şöyle ki:
Sosyal Sigortalar Kurumu 4792 sayılı Kuruluş Kanundaki “Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı, özel hukuk hükümlerine tabi mali ve idari bakımdan özerk ve tüzel kişilikte bir kurumdur” hükmüne karşın hükümetler tarafından yönetile gelmiştir. Çünkü 7 kişiden oluşan Yönetim Kurulunun Genel Müdür de dahil olmak üzere 4 üyesi hükümet tarafından atanmaktadır. Bunun yanısıra Yönetim Kurulu pek çok aldığı kararı bakanlık onayına sunmak zorundadır.
SSK’nın her yılın gelirleri ile giderleri arasında meydana gelen ve ileriki yıllarda yapılacak sigorta yardım ve ödeneklerinin karşılığı olarak biriken fonlar 4792 sayılı kanuna göre çeşitli gelir getirici alanlara yatırılmaktadır.
Yasa koyucu bu alanları sınırlayarak SSK'nın daha yüksek gelir elde edebileceği alanlara yatırılması engellenmektedir. Kurum fonlarının büyük bölümü milli bankalara ve devlet tahvillerine yatırılmaktadır. Son yıllarda kurumun fonlarından elde ettiği gelir şöyledir.
SSK FONLARININ GETİRİLERİ
|
|
FON |
GELİR |
GETİRİ % |
|
1991 |
5 Trilyon |
797 Milyar |
15.9 |
|
1992 |
6.1 Trilyon |
628 Milyar |
10.2 |
|
1993 |
8.9 Trilyon |
1.1 Trilyon |
12.3 |
|
1994 |
36 trilyon |
4.4 trilyon |
12 |
|
1995 |
71.2 trilyon |
10 trilyon |
14 |
|
1996 |
142.6 trilyon |
19.7 trilyon |
13.8 |
|
1997 |
242.3 trilyon |
31.2 trilyon |
12.9 |
1991-1997 yıllarında enflasyon oranları devletin iç borçlanma faiz oranları düşünüldüğünde SSK fonlarının tam anlamıyla çarçur edildiği, ucuz kaynak olarak kullanıldığı ortadadır.
SSK'nın fonlarının enflasyonun altında kullanılması nedeniyle yaptığı zararı bizzat SSK eski Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu açıklıyor: 1975-1995 arası kurumun fonları enflasyon +5 olarak değerlendirilebilseydi kurumun kasasında bugün ek olarak 12 milyar dolar para olacaktı. 12 Milyar dolar, yaklaşık 5 katrilyon TL şu anda kurumun kasasında olacaktı. Kim neden bu fonları enflasyonun çok çok altında değerlendirdi ?
Tabi ki bu fonların enflasyonun altında bir oranda faizlendirilmesi de kasıtlı bir seçimdir. Örneğin; 1990 yılında enflasyon % 80 oranındayken, SSK % 30 faizle 10 yıl vadeli 55 milyar liralık(160 milyon dolar=bugünkü 184 triliyon) Eximbank tahvili satmıştır. 1993 yılına kadar SSK’dan hükümete bu yol ile bugünkü değeriyle 20 milyar dolar aktarılmıştır. Bu aktarım mekanizması bu güne kadar devam etmiştir.
SSK'nın mali bünyesinin bozulmasında en önemli etkenlerden birisi de SSK'nın alacaklarını zamanında tahsil edememesidir. En büyük borçlu ise 20 milyar doları kasasına aktaran devlettir ve aynı devletin SSK'ya aktardığı kaynak, borcundan daha az olmasına rağmen, SSK "kara delik" olarak nitelenmektedir. Devlet SSK'ya düzenli katkıda bulunmadan yönetmekte ve kendi prim borçlarını da ödememektedir. Devlet SSK'nın sırtında kamburdur.
SSK' nın Alacakları (milyon TL)
|
Hazine |
927,503 |
|
Kamu Prim Borcu (faizi ile) |
42,541,450 |
|
Emekli Sandığı ve Bağkur Alacaklara |
86,316,307 |
|
Devletten Sosyal Yardım Zammı Alacağı |
256,329,962 |
|
Kamudan Alacaklar |
386,115,222 |
|
Özel Sektör Prim Alacağı (faizi ile) |
61,649,419 |
|
şüpheli Alacaklar |
76,640,000 |
|
Toplam |
524,404,641 |
Kurumun alacaklarını tahsil edememesi nedeniyle kısa vadeli borçları, kısa vadeli finansman açığı artmaktadır. 1996 yılında 30.5 trilyon olan kısa vadeli borçlar 1997 yılında 399 trilyona ulaşmıştır. Bu borcun 336 trilyonu hazineye olan borçtur. Devletin katkısı ve "kara delik" işte bu kadardır .1997 yılında 336 trilyon finansman ihtiyacı olan kurumun kamu kurum ve kuruluşların 386 trilyon olmak üzere faizleriyle birlikte 524 trilyon alacağı vardır.
Bir başka gider de Sosyal Yardım Zammı ödemeleridir. Prim karşılığı olmayan ve sigortacılık tekniği ile bağdaşmayan, aslında devletin ödemesi gereken bu yardım SSK'ya ödettirilmektedir.
Sosyal Yardım Zammı (SYZ) ödemeleri aylıklarla eşit seviyeye gelmiştir. SSK emekli maaşları kadar SYZ ödemektedir. Devletin sosyal güvenliğe katkı yapması ve sosyal yardım zamlarını ödemesi gereklidir. Diğer bütün sigorta kolları fazla verirken sosyal yardım zammı yükü nedeniyle yaşlılık sigortası açık vermektedir. 1996 yılında 235 trilyon Sosyal yardım Zamı ödeyen SSK, 1997'de 256 trilyon sosyal yardım zammı ödemiştir.
Devlet SSK yönetiminde belirleyici konumdayken SSK'ya düzenli bir katkıda bulunmamaktadır. SSK'nın gelirleri esas olarak işçi ve işverenlerin işçi adına yatırdıkları ve bir işçilik maliyeti olarak değerlendirdikleri primlerden oluşmaktadır. Devlet, sosyal güvenlikte sosyal devlet işlevlerini yerine getirmemektedir.
Devletin sosyal güvenliğe katkısını Avrupa Birliği ülkeleriyle karşılaştırdığımızda çarpıklık iyice ortaya çıkmaktadır. Emeklilik yaşı konusunda Batı'yı örnek gösterenlerin bu konuda susması ilginçtir. Türkiye'de devletin sosyal güvenliğe düzenli katkısı yokken bu oran AB ülkelerinde % 18 ile % 77 arasında değişmektedir.
AB Ülkelerinde Sosyal Güvenliğin Finansmanına Tarafların Katkısı
|
Ülke |
Devlet Payı |
İşveren Payı |
İşçi Payı |
Diğer |
|
Belçika |
20.1 |
43.1 |
24.1 |
1.4 |
|
Danimarka |
75.6 |
9.2 |
10.1 |
|
|
Almanya |
26.6 |
38.3 |
22.5 |
1 |
|
İspanya |
29.6 |
50.2 |
9.2 |
4.5 |
|
Fransa |
21.5 |
49.0 |
22.1 |
4.4 |
|
İrlanda |
61 |
23 |
13.7 |
1.5 |
|
İtalya |
34.9 |
46.5 |
9.2 |
4.5 |
|
Luxemburg |
42.5 |
29.4 |
18.5 |
2.6 |
|
Hollanda |
15.8 |
20.1 |
37.1 |
1.9 |
|
Portekiz |
37.4 |
34.4 |
10.3 |
5.9 |
|
İngiltere |
43.9 |
26.1 |
14.5 |
0.7 |
|
Türkiye |
0 |
58.3 |
41.7 |
|
|
Kaynak: Türk-İş yıllık 1997 |
||||
Öte yandan SSK'nın işverenlerden alması gereken prim borç tutarı 1993 yılında 32.5 trilyon liradır (2.2 Milyar Dolar=bugünkü 2,5 Katriliyon). Başka bir deyişle 1993 yılında her üç işverenden biri tarafından sigorta primlerinin ödenmediği görülmektedir. SSK bugün primlerini bile toplayamayan bir işlevsiz kurum haline getirilmiştir. Eğer bu para SSK bütçesine aktarılabilseydi; 1.200.000 işçinin emekli maaşları iki kat arttırabilecek, 100 tane yeni dispanser açabilecek, 10 tane 400 yataklı hastane tüm teçhizatla donanmış halde kurabilecek veya halkına daha iyi hizmet sunabilmesi için tüm sağlık kurumlarına 3.000 hekim, 7.000 hemşire, 2.000 tıbbi sekreter, 8.000 yardımcı sağlık personeli ve teknisyen istihdam edebilecekti.
1998 yılında ise bu işveren prim borç miktarının (sadece 1998 yılı için geçmiş borçlar gözardı edildiği bir ortamda dahi) 143 trilyona(450 milyon dolar=bugünkü 500 triliyonun üzerinde) ulaştığı düşünüldüğünde SSK'nın ekonomik olarak kimler tarafından çökertildiği açıkça görülmektedir.
Dikkat edildiği taktirde SSK'ya prim borcu olan kesim bu kurumu kendisi için kaynak olarak gören sermaye kesimidir. Sermaye tabi ki siyasi iktidarların izniyle SSK'ya prim borçlarını ödememekte ve kurumu kasıtlı olarak zarara uğratmaktadır. Hükümetler mevcut borçlarını ödemeyen kesimi hukuk yasalarıyla mahkum edeceği yerde, zaman içinde prim borç afları çıkararak SSK'nın kasıtlı olarak yapılan zarara uğratma girişimlerine destek olmaktadır.
AKP hükümetinin yakın zamanda prim borçlarını affetmesi de sermaye mantığının iktidarda parti gözetmeksizin devam ettiğini göstermektedir.
Bugün SSK sadece sermayeden prim borçlarını tahsil edebilse ve gelirlerini uygun faiz oranlarıyla değerlendirip bu yol ile sermayeye aktarmasa, kendi bütçesinde açık olmasının ötesinde ekonomik olarak ülkemizin en sağlam kurumlarından biri olabilecektir. Ancak SSK, bugüne kadar iktidara gelmiş bütün hükümetlerin istekleri doğrultusunda sermayeye kaynak sağlayan, sigortalılarına niteliksiz sağlık hizmeti sunan bir kurum haline getirilmiştir.
SSK'nın gelir kaynağı sigortalı primleridir. Sigortalı sayısının artması kayıt dışı, kaçak ve eksik istihdamın önlenmesi SSK'nin gelirlerinin artırılmasının en önemli yoludur.
Günümüzde 2 aktif sigortalıya 1 pasif sigortalı (emekli) düşmektedir. Sigortalı sayısı istihdamın çok altındadır. Bir yandan tümüyle kayıtdışı bir sektör bir yandan da eksik çalışma süresi ve ücret göstererek SSK primlerinden kaçış söz konusudur. İşsizlik ve kayıt dışı çalışma SSK'nın en büyük problemidir.
SSK tarafından yapılan denetimlerde denetim yapılan işyerlerinde 1994 ve 1995 yıllarında yüzde 33.8 ile yüzde 24.6 arasında kaçak işçiliğe rastlanmıştır.
Bu oranın bugünlerde yüzde 50’ye ulaştığı tahmin edilmektedir ve sermayenin hakimiyeti ve günümüzün kuralsızlaştırma politikaları altında, 4447 kapsamında prim oranlarının abartılı rakamlara ulaşmasını, kıdem tazminatını ve yeni iş kanunun ve iş güvencesi hükümlerini dikkate aldığımızda bu oranın daha da artacağı ortaya çıkmaktadır.
5 milyonluk işsiz kitlesinin var-lığından ve sayıları 4,5-5 milyon olduğu kabul edilen işçinin kaçak olarak çahştırılmasından kaynaklanan (primlerin asgari ücret üzerinden kesildiği varsayılsa bile) ve 1,9 katrilyon olarak hesaplanabilecek kayıplar da eklenince sistem kendi açmazları içerisinde yuvarlanmaya mahkum olmak zorunda kalmaktadır.
Eğer tüm işçiler sigorta kapsamına alınırsa 4 aktif sigortalıya 1 pasif sigortalı oranı sağlanacaktır ki böyle bir sosyal güvenlik kurumunda mali sıkıntı gözlenmez. Öte yandan hükümetler bordrolarda düşük ücret ve kısa süreli çalışma bildirme uygulamalarını engellemeyerek, etkin denetim yapmayarak ve kaydadeğer ceza uygulamayarak kaçak işçi çalışmasını önlememiş ve SSK’nın krize girmesine neden olmuşlardır.
Bu sorunun en büyük sorumlusu devlettir ve çözüm yeri de yine devlettir.
SSK yukarıda saydığımız nedenlerden ötürü tem yatırımlarını özellikle sağlık alanında yapamamış, ilaç fabrikasını geliştirememiş ve personel yetersizliği nedeniyle de kaliteli hizmet anlayışından uzaklaşmıştır. Bunun sonucunda bugüne kadar Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’da uygulanan özel sektörden hizmet alımına ve katkı payı alımına dayalı model bugün SSK için de geçtiğimiz yıllarda uygulamaya konulmuştur. Elbette açılan ihalelerin kimleri zengin ettiği ve kimleri de bürokrasi ağırlığı ve hasta eden sağlık hizmeti altında mağdur ettiği açıktır.
Bu yaklaşım nedeniyle yıllardır devlet kendi sağlık kuruluşlarına kaynak aktarmayı ve yatırımları bırakırken ve üniversite hastanelerinde olduğu gibi hastalardan belirli oranlarda katkı payı alınmasını zorunlu kılarken özel sağlık sektörünü dolaylı ve doğrudan desteklemekteydi. Aynı şekilde doktorlarına yoksulluk sınırının altında bir maaş vererek onları özel sağlık kuruluşlarına veya muayenehane açmaya teşvik etmekteydi. Bu gün bu uygulama SSK içinde tam anlamıyla uygulamaya sokulmuştur.
Ancak unutulmaması gereken nokta SSK’nın Emekli Sandığı ve Bağ-Kur'un aksine sigortalılarına kendi sağlık kuruluşlarında sağlık hizmeti sunmasıdır. SSK'nın kendi kurumları olması dolayısıyla ödediği kişi başı sağlık harcaması 45 dolarken, Emekli Sandığı'nda bu değer 185 dolara çıkmaktadır. SSK'nın da Emekli Sandığı gibi satın alma yolu ile sağlık hizmeti vermeye kalkışması en azından prim ödeyen yurttaşların cebinden çıkacak sağlık harcamalarının dört kat artacağı anlamına gelmektedir.
Diğer taraftan son yıllarda siyasi iktidarlarca SSK sağlık hizmetlerinin kalitesizliği gerekçe gösterilerek özel sigortacılık desteklenmektedir. Oysa ki iddia edilenin aksine özel sağlık sigortaları SSK’dan daha avantajlı değildir. Çünkü SSK’nın taahhüt ettiği sınırsız sağlık sigortası çok az sigorta tarafından bazı şartlar dahilinde karşılanmakta diğerlerinde ise hiç karşılanmamaktadır.
Özel sağlık sigortasında SSK'nın aksine o yıl içinde karşılaştığınız sağlık sorununa göre gelecek yıldaki sigorta primleriniz belirlenmektedir. Eğer çok masraf gerektiren bir hastalığa yakalandıysanız şirket sizle isterse anlaşmayı yenilememekte ve sigortanızın kesilmesine neden olmaktadır.
Ayrıca özel sağlık sigortasında SSK’da olduğunun aksine emeklilikte de prim ödeme zorunluluğu vardır. Yani sigortalı ölene kadar prim ödemek zorundadır.
Özel sağlık sigortalarında sağlık hizmetine en fazla ihtiyaç duyulacak yaş olan 50 yaşından sonra ödenecek sigorta primleri hızla yükselmektedir. SSK ile karşılaştırıldığında özel sağlık sigortasında prim oranları emeklilikte dahil olmak kaydıyla 4-28 kat daha yüksektir. Halbuki SSK hizmetlerinde, insani değerler bakımından yıllık hastalık değerlendirilmesine göre prim oranlarında değişiklik yapılmamakta ve işsiz kalmadığınız sürece sigortanızın kesilmesi mümkün olmamaktadır. Böylesi dezavantajları olan bir sigorta sisteminin ülkemizde mevcut ekonomik sıkıntılara karşın yaşamaya çalışan insanımız için çözüm olarak sunulması dikkat çekicidir.
Tüm bu politikanın yanında siyasi iktidar tarafından sıkça kullanılan bir argümanda sosyal güvenlik sistemindeki "açık" konusudur. Günümüz itibarıyla sosyal güvenlik sisteminin nakit açığı milli gelirin yüzde 2.5'ine ulaştığı görülmektedir. Bu açık 2050 yılına kadar yüzde 10.1'e ulaşacağı öngörülmektedir. Bunun temel nedeninin ne olduğu ise yukarıda ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Suçlu sosyal güvenlik sistemimizi özelleştirmeye odaklanmış ve bu nedenle sistemin sürekli arıza vermesine yol açan kaynaklarına el koyan ve bir yanda kaçak işçilikle mücadele edildiğini söylerken diğer yanda kaçak işçiliği körükleyecek kararlara imza atan devlettir.
Diğer taraftan, kaynaklarına el konulduğu ve yatırım olanakları kısıtlandığı için, SSK'nın son beş yılda hizmet alanı çok genişlemiş, ancak çalışanlarının ve kurumun teknik olanaklarının sayısı benzer oranda bir artışa maruz kalmamıştır. SSK'nın sağlık hizmeti kapsamındaki kişi sayısı 1993 yılında 23 milyonken, 1998 yılında 32 milyona ulaşmıştır. Başka bir deyişle 1998 yılı dikkate alındığında SSK tek başına toplam ülke nüfusun % 52'sine sağlık hizmeti götürmek durumundadır. Oysa ki SSK’nın toplam 168 dispanserinde 1.500 hekim çalışmaktadır ve Türkiye genelinde bir dispanser hekimine düşen ortalama nüfus 15.000’dir.
1998 yılında tüm ülke genelinde SSK'nın sağlık hizmeti sunduğu toplam birim sayısı (bunun içine tüm hastaneleri, doğum evleri, sanatoryum, dispanser vb yapıların hepsi dahil) 513'tür. Aynı yıl bu birimlerin tümünde muayene edilen kişi sayısı 41.025.023'e ulaşmıştır. Bu rakamları oranlayacak olursak SSK'nın her bir sağlık birimine düşen hasta sayısı yaklaşık 80.000 kişidir ve son 20 yıl içinde sigortalı nüfus % 150, polikliniğe hasta başvuru sayısı % 100 artmasına rağmen hekim sayısı % 20, hemşire sayısı % 50, yardımcı personel sayısı % 10 arttırılmıştır. 1991-97 yılları arasında SSK'da hekim, ebe-hemşire ve diş hekimlerinin sorumlu oldukları nüfus değişimi Tablo I'de incelendiğinde bu dengesizlik çok daha açık görülmektedir.
Siyasi iktidarlar bu tablo karşısında mevcut dengesizliği düzeltmek yerine SSK'ya yeterli kadro sağlamayarak bu süreci devam ettirmiş ve sonuçta SSK'yı personel ve fiziki yetersizlikler altında bırakmıştır. Böylesi bir durum karşısında SSK'dan özel sermayeye yeni bir kaynak aktarma yolu olan SSK dışında anlaşmalı hekim ve müessese dönemi ve yakın tarihte de zaten kendi yükünü kaldırmaktan uzak olan Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık birimlerinden hizmet alımı süreci başlatılmıştır.
SSK İlaç fabrikası, SSK sigortalılarına en etkin ve kaliteli ilacı ekonomik avantajlarla üretmek, ilaç giderlerinin en az seviyede tutulmasına katkı sağlamak amacıyla 12.6.1980 tarihinde, 8/1083 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla kurulmuştur.
SSK ilaç fabrikasının 28 kalem üretme potansiyeli vardır. Bir grubu ağrı kesici ateş düşürücü, bir bölümü antibiyotik, vitamin kombinasyonu ve bir bölümü de serum ve antiseptik sıvılardır. Bu ürünler özellikle seçilmiş olup, SSK sağlık kuruluşlarında iğne şeklinde kullanılan (enjektabt) ilaçlar dışında en çok ihtiyaç duyulan en çok tüketilen ürünlerdir. Fabrikada üretilen her ilacın Sağlık Bakanlığı'ndan onay görmüş ruhsatı mevcuttur.
Bu araştırmada fabrika mamullerinin piyasadaki eşdeğerleriyle fiyat karşılaştırması yapılmış ve hiçbir eşdeğer ilacın SSK İlaç Fabrikası'nın ürettiklerinden daha ucuz olmadığı ortaya çıkmıştır. En düşük %111, en yüksek % 705 daha pahalıdır. Eşdeğer tüm ilaçların ortalama pahalılığı %230'dur.
Fabrika 2001 yılında 21 çeşit mamulü 11.6 trilyon lira karşılığında üretmiştir. Bu ürünlerin piyasa değeri 27.9 trilyon liradır. SSK bu ürünleri piyasadan temin etmesi durumunda, ilaç giderleri 16.3 trilyon TL. artacak ya da fabrika, 11,6 trilyon olan gelirine 16,3 trilyon TL. ekleyerek gelirini 2,3 misli artırabilecektir.
SSK İlaç Fabrikasının katkısı yalnızca ürettikleriyle sınırlı değildir. Bu dolaylı katkı; ilaç fiyatlarının üretim maliyetlerini açığa çıkarmasını sağlamakla olmaktadır. Böylece üretim maliyeti yaklaşık olarak bilinen bir ilacın fahiş fiyatla satılması önlemiş olmaktadır. Bu nedenle SSK özel sektörden temin ettiği en çok tükettiği ilaçlarda ortalama %62, en çok ödeme yaptığı ilaçlarda ise %53 oranında indirim sağlayabilmesinin ardında SSK ilaç Fabrikasının varlığı yatmaktadır.
Bu yararlarına karşın, Fabrika'nın, kuruluşundan bu yana 22 yıl geçmesine karşın en küçük bir gelişme göstermesine geçit verilmemiştir. Teknolojik yenilenmesi yapılmamıştır. Buna karşılık SSK'nın Kurum eczaneleri ve anlaşmalı eczanelerde tüketilen ilaç giderlerinin, toplam sağlık giderleri içindeki oranı 1997'de %36,5 - 1998'de %40,8 - 1999'da %40,6 -2000 yılında ise %44,7 olmuştur.
Her geçen yıl bu oran artmaktadır. Anlaşmalı eczaneler ilaç giderleri 5,8'den 9,9'a yükselerek, Kurum eczanelerindeki giderlere (30,7'den 34,8'e) oranla daha hızlı bir artış göstermektedir. İlaç fabrikası-nin, ilaç giderleri içindeki oranı ise 1993'te 2,4 iken bu oran 1997'de %1,7 1998'de %1,2 - 1999'da %1 - 2000 yılında ise %0,6 olarak her geçen yıl azalmıştır. SSK İlaç Fabrikasının SSK'ya katkısı, SSK ilaç giderleri bazında sadece %0,6'dır.
Buraya kadar anlattıklarımız özetleyecek olursak:
1. Bugüne kadar iktidar olmuş tüm hükümetler, özerkliğini hükümetler lehine yitirmiş olan Sosyal Sigortalar Kurumu(SSK)’nun aldığı tüm kararlardan, uyguladığı politikalardan sorumludur,
2. Bu hükümetler, hiçbir katkı koymadıkları SSK Fonlarını ucuz kaynak olarak kullanmış, gerektiği gibi değerlendirmemiştir,
3. Kamu kurum ve kuruluşları ve özel sektör prim borçlarını ödememiş hatta dönem dönem çıkarılan yasalarla prim borçlarını affedilmiş veya ertelenmiştir, primlerini ödemeyenlere karşı cezai külfeti gereken miktar ve biçimlerde belirlememiştir,
4. Hükümet sigorta tekniğiyle ve uygulamalarıyla bağdaşmayan sosyal yardım zammı uygulamasını kendisi yapması gerekirken SSK’nın sırtına yıkmıştır,
5. SSK sağlık işlerinde gerekli yatırımlar yapılmamış, personel ihtiyacı karşılamamış, harcamalarına hiçbir katkı yapılmamış, SSK ilaç fabrikası geliştirilmek ve üretim portföyü genişletilmek şöyle dursun çağın gerisinde kalmaya terk edilmiştir,
6. SSK primlerini belirleme yetkisini elinde bulunduran hükümetler primleri yüksek tutmuş, gerekli denetimleri yapmamış veya SSK’nın kendi denetim organlarının çalışmalarını personel ihtiyacını karşılamayarak ve onlara gerekli donanımı sağlamayarak baltalamış ve böylelikle kaçak işçiliğin önünü açmıştır,
Bu uygulamaların tek bir amacı var o da başından beri ifade ettiğimiz üzere özelde SSK kaynaklarını ve fonlarını genelde tüm sosyal güvenlik fonlarını özel sektörün kar alanına açmaktır.
Bu amaçla, hükümetler, bu yazının üst bölümlerinde bahsi geçen mektup ve hükümet programları uyarınca 1999’dan bu yana Sosyal Devlet İlkesi gereği halk yararına hareket etmesi gerekirken, IMF ve Dünya Bankasına verdiği sözleri tutarak ve kamuoyunu da yanıltarak bir dizi yasayı kabul etmiştir. IMF ve Dünya Bankası'nın "sosyal güvenlik sitemindeki sağlık ve emeklilik hizmetlerinin birbirinden ayrılarak özel emekliliğin özendirilmesi" direktifi uyarınca yapılan bu düzenlemelerle ülkemizde önce emeklilik yaşı yükseltilerek emeklilik zorlaştırıldı, hem sermayenin kâr edeceği bir özel emeklilik alanı yaratacak, hem de SSK’yı güçsüzleştirecek bireysel emeklilik kanunu kabul edildi. Daha önce Anayasa Mahkemesinin iptal ettiği 616 sayılı Kararname ile getirilen Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu ile SSK'da sağlık ve sosyal güvenlik birbirinden koparılmış, SSK’ nın hükümet müdahalesine açık yapısı korunmuştu. Bu süreçte ve bugün hala SSK aleyhine, yukarıda bahsettiğimiz bizzat hükümetlerin yanlış ve kasıtlı politikaları nedeniyle oluşan mağduriyetler üzerinden kampanya yürütüldü ve yürütülüyor.
Bu model, yazının girişinde anahatlarıyla ve yol açtığı sorunlarla birlikte açıkladığımız "Şili Modeli"dir. Türkiye'nin ilk kez gündemine TÜSİAD tarafından getirilen "Şili Modeli" herkesin kendi ödediği prim üzerinden ve istediği süre sonunda emeklilik hakkını kazanmayı öngörüyordu. Öte yandan özel emeklilik şirketlerince toplanan primler sermaye piyasasında değerlendiriliyordu. Ama bir süre sonra çalışanların sigorta primlerini ödeyemez duruma gelmeleri ve sermaye piyasasında kullanılan emeklilik fonlarının zarar etmeleri sonucunda çalışanlar emeklilik haklarını kaybetti.
"Şili Modeli" uyarınca muhtemelen bugünden sonraki adımlar da "İki Ayaklı Sosyal Güvenlik Sisteminin Oluşturulması" ve "Sosyal Sigortalardan Çıkış Hakkı" olacaktır. Tüm bu uygulamalar ile yoksulluk sınırında yaşayan milyonlarca insanın sosyal güvenlik için yapacağı tasarruflar toplumun çok küçük bir azınlığı için kaynak haline getirilecektir.
Aşağıdaki bölümde bu yasal düzenlemeleri hem eleştirel gözle değerlendireceğiz hem de kimilerinin uygulamada getirdiği değişikliklere değineceğiz. Bu düzenlemelerin çözüm üretmek amacıyla yapılmadığı aksine sosyal güvenliği devlet sorumluluğu olmaktan çıkarıp sermayenin kar alanına açmak için yapıldığı buraya kadar ortaya koyduğumuz tabloyu göz önünde bulundurduğumuzda anlaşılmaktadır.
Dünya Bankası ve IMF yönlendiriciliğinde ve sermayenin baskısı altında ne 17 Ağustos’ta yaşanan deprem ne de daha birkaç ay öncesinde de 400 bin işçinin Kızılay meydanında yaptığı kitlesel protesto mezarda emekliliği önleyemedi. Ve yeni düzenleme 25 Ağustos 1999 tarihinde mecliste kabul edilip 8 Eylül 1999 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.
O dönemde gerek sermaye kesiminin gerekse de hükümetin savunduğunun aksine SSK’nın içinde bulunduğu krizin emeklilik yaşından kaynaklanmadığını bu yazının önceki bölümlerinde bir kez daha ortaya koymaya çalıştık. Hatırlanacağı üzere bu düzenlemeler yapılmadan önce bu kesimler feryat figan çalışanların 38-43 yaşlarında emekli olduklarını ve yıllarca yaşlılık yardımlarından yararlandıklarını söylüyor bu şekilde devam edildiği taktirde SSK’nın çok kısa sürede batacağını savunuyorlardı (SSK’yı kimin batırdığı yukarıda izah edilmiştir).
Şimdi burada Türkiye gerçekleri ışığında emeklilik yaşına ilişkin bir sorun olup olmadığına bir bakalım.
Ortalama Emeklilik Yaşı
Yıl Yaş
1992 50
1993 49
1994 50
1995 50
1996 50
1997 49
Kaynak: SSK verileri
1997 yılında yaşlılık aylığı bağlanan 179 bin kişinin 40 yaş altı emeklilerin toplamı 11 bin kişidir. Bu oran toplam emeklilik içinde yüzde 6'dır. Buna karşılık 55 yaşın üzerinde 34.6 bin kişi emekli olmuştur bunun toplam emekliler içindeki oranı ise yüzde 20'ye ulaşmaktadır.
Görülüyor ki ortalama emekli olma yaşı 43 değil 50 olmaktadır. Aynı durum malüliyet aylığı bağlananlar için de geçerlidir. Peki sigortalılar kaç yaşında ölüyor? Çünkü sadece emeklilik yaşı değil emekli olunduktan sonra kaç yıl yaşandığı, diğer bir deyimle kaç yıl emekli aylığı alındığı önem taşıyor.
Yaşlılık aylığı almakta iken ölenlerin ortalama ölüm yaşı
|
|
Kadın |
Erkek |
|
1994 |
62 |
61 |
|
1995 |
67 |
65 |
|
1996 |
68 |
65 |
|
1997 |
68 |
65 |
|
Kaynak: SSK verileri |
||
SSK ile ilgili bir diğer çarpıtma ise insanların 25 yıl çalışıp ,38 yaşında emekli olup 30 yıl emekli maaşı aldıkları şeklindedir. SSK verileri bu iddiaları da yalanlamaktadır Kurumdan yaşlılık aylığı almakta iken ölenlerin yaş ortalaması kadınlarda 68, erkeklerde 65'dir. Bir sigortalının şu anda SSK'dan ortalama aylık alma süresi maksimum 15 yıldır.
Türkiye'de ortalama sigortalı yaşama süresi 65 civarındadır. Reform taslağına göre 62 yaşında emekli olacak bir işçi bir kaç yıl emekli maaşı ancak alabilecektir.
Emeklilik yaşı ile ilgili yapılan uluslararası karşılaştırmalarda emekli olunduktan sonra yaşanan dikkate alınmalıdır. Batı ülkeleri ile Türkiye arasındaki ortalama ömür süresinin farklılığı nedeniyle batı ülkelerinde emeklilik yaşanın yüksek olması normaldir. Önemli olan emekli olunduktan sonra ortalama kaç yıl emekli aylığı alındığıdır. DPT raporuna göre ülkemizde emekli aylığı ödeme süresi eski hükümler yürürlükteyken bile batı standartlarının üzerinde değildir.
Emekli aylığı ödenme süresi
Ülkeler Aylık Ödeme Süresi (Yıl)
Avusturya 11.7
Belçika 12
Fransa 13.1
Almanya 13
İrlanda 8.8
Hollanda 13.9
Norveç 12.9
İsveç 14.0
İngiltere 12.2
Türkiye 12.5
DPT, Türkiye'de emeklilik yaşı uygulamalarının sonuçları raporu
Batıda emekli yaşının yüksek olduğu doğrudur. Emeklilik yaşı batı ülkelerinde 60-65 civarındadır ama ortalama ömür beklentisi yüksek olduğu için. emekli olan bir çalışan 10-12 yıl emekli maaş alabilmektedir.
Öte yandan emeklilik yaşı bizden yüksek olan OECD ülkelerinde 60 yaş üze-rinde emekli aylığı alanlar 1997'de %18 iken, bu oranın 2030 yılında % 30 olacağı hesaplanmaktadır. Bu oran Türkiye'de ise sadece % 8'dir (Kocaoğlu, 1997: 239).
4447 sayılı yasa emeklilik için en az yaş sınırım kadınlar için 58, erkekler için 60 olarak belirlemiştir. Emekliliğe hak kazanmak için prim ödeme gün sayışım, prime esas kazanç