küreselleşme sürecinde
dünya ve türkiye’de
yaşanan yapısal dönüşüm

Yazan: Fatih Aydemir
Basın-İş Sendikası Uzmanı
Bu çalışma Basın-İş Sendikası 16. Olağan Genel Kurul Çalışma Raporu için Hazırlanmıştır.
I. BÖLÜM
DÜNYA EKONOMİSİNDEKİ YAPISAL DÖNÜŞÜM VE ETKİLERİ (1980-2003)
B) Yapısal Uyum Programlarının Dayatılabilmesinin Zeminini Hazırlayan Süreç
1) Az Gelişmiş Ülkelerin Dış Borç Sorunu
Birinci Ayak- Makro Ekonomik İstikrar
b) Merkez Bankalarının Bağımsızlaştırılması:
c) Özel Borçların Resmileştirilmesi:
d) Bütçede Kemer Sıkma Politikası:
e) Fiyatların Serbestleştirilmesi:
f) Ticaretin Liberalizasyonu (Serbestleştirilmesi):
g) Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) Özelleştirilmesi:
h) Bankacılık sisteminin ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi:
i) Toprak kullanımı ve tarımsal alanların özelleştirilmesi:
k) İşgücü piyasasının serbestleştirilmesi:
l) Yoksulluğun hafifletilmesi ve sosyal güvenlik
m) İyi yönetişim ( Halkın değil, çıkar çevrelerinin yararına):
C) YAPISAL UYUM PROGRAMLARININ ETKİLERİ
c) Yoksulluğun küreselleşmesi:
I. BÖLÜM
TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ YAPISAL DÖNÜŞÜM VE ETKİLERİ (1980-2003)
C) 1979-80 İkinci Petrol Şoku ve “İhracata Dayalı Büyüme İçin Serbestleşme” Modeli
D) Türkiye’de Yapısal Uyum Süreci
E) 1999,2000,2001 Yılı Gelişmeleri
F) 2002, Sermaye İktidarında Nöbet Değişimi
G) 2003 Sermayenin Partisi AKP,Anayasası GATS
H) Yapısal Dönüşümün Yarattığı Etkiler
a) Türkiye’nin ağır dış ve iç borç yükü-
I. BÖLÜM
DÜNYA EKONOMİSİNDEKİ YAPISAL DÖNÜŞÜM VE ETKİLERİ (1980-2003)
II. Dünya Savaşını izleyen 20 yıl, emperyalist- kapitalist sistem açısından uzun bir refah dönemi anlamına gelmişti. Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde uluslar arası tekellerin ihtiyaçları doğrultusunda iç pazarlar oluşturulmuş, Sosyalist Blokla girişilen soğuk savaş atmosferi ve çevre ülkelerde çıkarılan savaşlarla tırmandırılan silahlanma sistemi beslemişti. Ancak 1970’li yıllara gelindiğinde durum ters yüz oldu. Kapitalizm gelişmesinin sınırlarına dayanmıştı ve girilecek yeni pazar da kalmamıştı. Sürekli büyüme ihtiyacı içinde olan bir sistem için bunun anlamı krizdi.
70’li yıllarda ardarda yaşanan bu büyük krizler başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde sermayenin, geçmişi bunalımlarla, savaşlarla ve sömürüyle dolu olan liberal ekonomik politikaları allayıp pullayıp kurtuluş reçetesi olarak “neo liberalizm” adıyla dünya gündemine yeniden taşıması için uygun bir zemin hazırladı.
Yapılacak şey belliydi. Sermayenin II.Dünya Savaşı sonrasında zoraki benimsediği sosyal devlet anlayışının yıkılması ve tüm mal, hizmet, finans ve emek piyasalarının sermayenin çıkarına serbestleştirilmesi.
Az gelişmiş ülkeler bir kez daha kendi yararlarına olmayan bir yeniden yapılandırmaya tabi tutulacaklardı. Direnemezlerdi çünkü ağır dış borç yükleri, dışarıya bağımlı ekonomileri ile siyasi kadroları ve ABD ile gelişmiş diğer ülkelerin ülke siyasetinden hiçbir zaman eksik etmedikleri elleri buna engeldi. Bu misyonu yerine getirecek kurumlar hazırdı. Anti demokratik yapılarıyla IMF ve Dünya Bankası. Silahları hazırdı. Dış borç.
Bu yeni süreci planlayan iki kurum, IMF ve Dünya Bankası (DB) özellikle 1980 sonrasında dünya halklarının gündemine güçlü bir biçimde yerleştiler. Gerçekte bu iki kurum kuruluşlarından itibaren kapitalizmin silahları olarak kullanılmışlardı ve 80 sonrasının da baş aktörü oldular. 1990’larda ise Dünya Ticaret Örgütü bu ikilinin yanına güçlü bir biçimde yerleşti.
1980’lerin başından bu yana kurulmaya çalışılan ve toplumlara gelişmenin ve zenginleşmenin tek yolu olarak gösterilen ışıltılı neo-liberalizm, “küreselleşme vitrini”nin arkasında IMF ve DB tarafından az gelişmiş ülkelere (dış borçların yeniden görüşülmesinin bir koşulu olarak) “ makro ekonomik istikrar” ve “yapısal uyum” programları ile dayatıldı.
Dünya Bankasının borçlanma karşılığında dayattığı büyük ölçekli enerji ve tarımsal sanayii projeleri ile özelleştirmelere verdiği destek, milyonlarca köylünün yoksullaşarak köyden kente akın etmesine, işsizliğin artmasına, ücretlerin hızla düşmesine, ormansızlaşmanın artmasına ve çevrenin tahrip olmasına yol açtı. Ulusal kaynaklar, ulusötesi sermayenin kasasına aktarılırken, ulusal ekonomiler zayıflatıldı, gelir dağılımı adaletsizliği arttı, ücretlilerin, tarımsal nüfusun ve küçük esnafın gelirleri yüksek enflasyon, bu kesime yönelik vergi oranlarındaki artış, tarımsal desteklerin kaldırılması ve girdi fiyatlarındaki artışlar yoluyla düşürülerek sermayeye kaynak transferi sağlandı. Az gelişmiş ülkeler aldığından fazlasını ödemesine karşın büyük borç yükü altına sokuldu.
Uygulanan yapısal uyum programları sonucunda yurt içindeki alım gücü çöktü, kıtlıklar patlak verdi, sağlık klinikleri ve okullar kapandı, ilk öğretim hakkı yüz milyonlarca çocuktan esirgendi, çocuk işçilik arttı. Reformlar, az gelişmiş dünyanın çeşitli bölgelerinde dayatılan politikaların çevreyi tahrip etmesi ve geleneksel tarım alanlarını bozması sonucunda artan yoksulluk ve bozulan yaşam standartlarının da etkisiyle verem, sıtma ve kolera gibi hastalıkların yeniden ortaya çıkmasına zemin hazırladı.
Küreselleşme tüm acımasızlığıyla dünya ölçeğinde uygulanıyor ve küresel ekonomik yeniden yapılanma süreci zengin ülkeleri de vuruyor. Küreselleşmenin sonuçları artan bölgesel ve yerel çatışmalar, işsizlik, düşük ücretler, ve nüfusun büyük bir kesiminin yoksullaşması- açlığa itilmesi olarak gözler önüne seriliyor. Sosyal harcamalar kısılıyor ve refah devletinin pek çok kazanımı ortadan kaldırılıyor. Küçük ve orta boy işletmeler bir bir iflas ediyor. Ulus ötesi sermaye, kara para ve kayıt dışı sektör ekonomiye hakim oluyor.
Bu kitapçıkta, 80’li yıllardan itibaren tüm az gelişmiş ülkelere Dünya Bankası ve IMF eliyle dayatılan yapısal uyum programları ile makro ekonomik istikrar paketlerinin ve neo liberal politikalarla kurulmaya çalışılan küreselleşmenin hem dünya ölçeğinde ve hem de Türkiye’de yol açtığı yıkımların kısa bir özetini bulacaksınız.
Özellikle 1980 yılından itibaren Dünya Bankası da ikizi IMF gibi verdiği krediler karşılığında “yapısal uyum politikaları” talep etmeye başladı.
Bu yıllarda hem Dünya Bankası’nın ve hem de IMF’nin makro-ekonomik ve yapısal uyum politikalarını tüm olumsuz sonuçlarına ve toplumsal muhalefete rağmen dayatabilmesinin arkasında bu ülkelerin içine itildikleri borç sarmalı önemli bir rol oynadı.
Dış ve iç borcun geri ödemesi az gelişmiş ülkelerdeki ücretlilerin ve küçük üreticilerin yarattıkları zenginliğin büyük bir kısmının yerli sermaye sahiplerine ve gelişmiş ülkelere ve ulusötesi sermayedarlara doğru pompalanması için bir araç olarak kullanılmaktadır. Ücretliler ve küçük üreticilerden gittikçe artan oranlarda toplanan vergilerin her geçen gün daha fazla bir kısmı bu kesimin hiç de sorumlusu olmadığı bir iç ve dış borcun faizini ödemeye ayrılıyor.
Bütçeden kamu yatırımlarına,personel giderlerine eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe ayrılan pay her geçen yıl düşüyor.
Dahası borçlu ülkeler aldıkları borcun gittikçe artan bir kısmını geçmiş borçlarını ödemek için kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu bağlamda 3. dünyanın borç sorununa tarihsel süreçte kısaca bir göz atmakta fayda var.
18. Yüzyılda ve 19. Yüzyılın başında dış borcun bir egemenlik silahı olarak kullanılması belli başlı kapitalist ülkelerin siyasetinde önemli bir rol oynadı. Bu dönemde Rusya İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Çin, çıkardıkları devlet tahvilleriyle sanayileşmiş ülkelerden büyük borçlar aldılar. Bu aşırı borçlanmalarının sonucunda Çin ve Osmanlı sanayileşmiş ülkelerin vesayeti altına girdi. Avrupalı memurlarca idare edilen borç sandıkları kuruldu ve bu ülkelerin ulusal kaynakları borç yükümlülüklerini yerine getirebilmeleri için sanayileşmiş ülkelerin denetimine geçti ve verilen imtiyazlar sonucunda Osmanlı ve Çin ekonomik egemenliklerini kaybettiler. Rusya da aynı kaderi paylaştı ancak 1917’de yapılan devrim sonrasında yeni yönetim tüm eski borçları ödemeyi reddetti.
Kurtuluş savaşı sonrasında Atatürk önderliğinde kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti ise bir yandan Osmanlıdan devraldığı ekonomik enkazın üzerinde dışarıdan borçlanmadan ve Osmanlı döneminde yabancıların tekeline terkedilen limanları, madenleri ve işletmeleri kamulaştırıp büyük bir kalkınma hamlesi gerçekleştirirken diğer taraftan Osmanlıdan kendi payına düşen borçları ödemeye devam etti.
Latin Amerika ülkeleri de bağımsızlıklarını elde ettikleri 1820’li yıllardan itibaren borç sarmalının içine çekildiler. Bu ülkeler o dönemden bu yana dört borç bunalımı yaşadı.
Sanayileşmiş ülkelerin acımasızlığını görmek için burada Venezuella örneğini hatırlamakta fayda var. Bu ülke 1870’li yıllarda dış borcunu ödemeyi reddetmesinin ardından Kuzey Amerika, İngiliz, Fransız ve Alman emperyalistleriyle girdiği güç yarışını kaybetti. Bu ülkeler ortak bir donanma hazırlayıp Venezuella’ya gönderdiler ve silah zoruyla bu ülkeyi borçlarını geri ödemeye mahkum ettiler.
Latin Amerika’nın üç büyük ekonomisi Brezilya, Arjantin ve Meksika 1920’li yıllarda Avrupa’da ve Amerika’da piyasaya sürdükleri devlet tahvilleriyle büyük oranda borçlandılar. Bu ülkeler, ihracatlarının artarak devam edeceğine ve bunun da borç faizlerinin geri ödemesi ve sanayileşme için yeterli olacağına inanıyorlardı. Ancak umduklarını bulamadılar. Borç akımının 1929 Borsa Bunalımı sonrasında kesilmesinin ardından borçlarını ödeyemez duruma düştüler. Bunun sonucunda Latin Amerika Ülkeleri ardarda borç ödemelerini durdurdu ve 1935 yılına gelindiğinde 14 ülke borç ödemesini durdurmuştu.
Burada ilginç olan bir saptamayı yapmak durumundayız. Borçlarını ödemeyi durduran ülkelerin çoğu dış krediler kesilmesine rağmen bir ekonomik canlanma yaşadılar. Borçların askıya alınması, bazı önemli yatırımların yapılabilmesi için gerekli olan kaynakların ülke içerisinde kalmasını sağladı. Bu ülkeler borçların askıya alınması kararı yanında yerli üretimi korumak amacıyla bazı korumacı tedbirleri de yaşama geçirdiler ve böylelikle “ithal ikamesi”ne dayalı bir ekonomik kalkınmayı gerçekleştirebildiler. Oysa borç ödemelerini durdurmamış olsalardı korumacı önlemlere başvuramayacak ve böylesi bir kalkınmayı gerçekleştiremeyeceklerdi.
Bu bunalımdan yarım yüzyıl sonra Latin Amerika bir başka borç bunalımıyla daha karşı karşıya kaldı.
1961-1968 yılları arasında az gelişmiş ülkelerin dış borcu 21 milyardan 47 milyara yükseldi. 1971’de bu rakam 70 milyara ve 1980’de 560 milyara yükseldi.
Bu yeni sürecin oluşmasının temelinde yatan bazı olgulara bakmakta fayda var. Çünkü borçlanmanın ve dolayısıyla bunalımın tüm sorumluluğunu borcu alana yıkmak gerçekleri tam olarak yansıtmaktan uzak kalacaktır:
Kuzey’de biriken ve sanayi karları düştüğü için üretime yatırılması güç olan büyük miktarlardaki sermaye, az gelişmiş ülkelerin taleplerini canlandırmak amacıyla çok düşük nominal faizlerle (yüksek enflasyon nedeniyle ortalama faiz oranları reel olarak 1971’de yüzde 1.4, 1973’te yüzde 1.8; 1974’te yüzde –0.2; 1975’te yüzde -1.3 ve 1979’da yüzde 1.4 seviyesinde gerçekleşti) kendi mallarının ithaline dönük krediler şeklinde az gelişmiş ülkelere verildi. Bu sayede az gelişmiş ülkeler sanayii donanımları, askeri mallar, ve diğer ürünleri alabildiler.
Petrol üreticisi ülkelerin sermaye birikimlerini gelişmiş ülkelerdeki bankalara transfer etmeleri sonucunda biriken sermaye nedeniyle bu bankaların kredi açma istekleri şiddetlendi,
Güneyin petrol üretmeyen ülkelerinde petrol fiyatlarındaki artışlar nedeniyle dış ticaret açığı ortaya çıktı ve bu ülkeler açığı kapatmak için kredi çektiler.
Ancak süreci bunalıma sürükleyen en büyük etken 1981’den itibaren gelişmiş ülkelerde oluşan yüksek enflasyonu frenlemek için aşırı derecede yükseltilen faiz oranları oldu (1980’de reel faiz oranı yüzde 1.8; 1981’de yüzde 8.6 ve 1982’de yüzde 8.7 olarak gerçekleşti ). Buna bir de hammadde fiyatlarındaki sert düşüş eklendi. Dış ticaret açığı büyüyen az gelişmiş ülkeler yeni borç arayışına girdi, bankalar kredi musluklarını kapattılar ve sonuçta Meksika ile birlikte 1982 borç bunalımı patlak verdi. Ağustos 1982’de Meksika’nın borç ödemelerini durdurma kararını bir çok ülke takip etti.
ABD, 1930’lu yıllarda borç ertelemeleri karşısında sergilediği anlayışlı tutumun bu ülkeleri etki alanının dışına çıkardığı ve malî bağımsızlıklarını arttırdığı sonucuna vardı. Bu nedenle 1930 bunalımıyla oluşan kayıplarını telafi etmek için önceki anlayışlı tutumunun aksine bu bunalımda acımasız bir tavır takındı.
Bu sırada ABD malî politikalarının başında bulunan Nicholas Brady kendi adını taşıyan bir planı ortaya attı. Bu plan çerçevesinde, ABD ile yapılan ikili anlaşmalar sonucunda ve kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi karşılığında birçok Latin Amerika ülkesinin borçların bir kısmı ertelendi bir kısmı da silindi. Buna rağmen örneğin Meksika’nın 1980’de 57 milyar dolar olan dış borcu, 1990’da 104, 1994 yılında 140 ve 1998’de 159 milyar dolara yükseldi. Diğer taraftan dış borcun milli gelire oranı 1980’de yüzde 26’dan 1998’de yüzde 42’ye yükseldi.
Diğer bir deyişle, az gelişmiş ülkelerin borç yükü 1980’lerin başından bu yana kredi kuruluşları tarafından ortaya atılan çeşitli yeniden takvimlendirme, yeniden yapılandırma ve borç değiştirme şemalarına ve hatta toplumsal muhalefetin gözünü boyamak adına yapılan bir dizi borç silme uygulamasına rağmen düzenli şekilde arttı.
Gerçekte bu prosedürler, Dünya Bankası’nın uygulanan yapısal uyum politikaları çerçevesinde verdiği kredilerle birleştirildiğinde, faizlerin zamanında ödenmesini güvence altına alırken, az gelişmiş ülkelerin borçlarının büyümesine yol açtı.
Az gelişmiş ülkelerin 1980 yılındaki dış borcu 609 milyar dolardı. 1986’da bu rakam 1 trilyon 86 milyar dolara, 1990’da 1 trilyon 460 milyar dolara, 1992’de 1 trilyon 700 ve 1994 sonunda da yaklaşık 2 trilyon dolara ulaşmıştır. 1999 yılında ise 2.5 trilyon doları aşmıştı.
Az gelişmiş ülkelerin 1980-1992 yılları arasında 771 milyar dolar faiz ve 890 milyar dolar da anapara olmak üzere toplam borç servisi 1.6 trilyon dolara ulaşmıştı.
Yani 1980’deki borç tutarının üç katı kadar ödeme yapmalarına rağmen bu ülkeler yine de 1980 borcunun üç katı tutarında bir borç sarmalının içine çekilmişti. Dış borç yükünün milli gelire oranı ise 1980 de yüzde 20’den 1999’da yüzde 41’e fırladı.
Bu süreçte Dünya Bankası ve IMF kilit bir rol üstlendi. 80’li ve 90’lı yıllar boyunca güttükleri politika, ülkeleri borç kıskacında tutarak bu ülkelerin ulusal bağımsız politikalara başvurmalarını önlemek ve borç servisi ilişkisinin meşruiyetini zorla kabul ettirmekti.
Dünya Bankasının bu bağlamdaki kredi anlaşmaları, katı kredi alma koşullarını içeriyordu. Para yalnızca hükümetlerin yapısal uyum reformlarını kabul etmeleri ve aynı zamanda bunların hayata geçirilmesi için konan sürelere kesin olarak uymaları durumunda veriliyordu. Önemli olan nokta kredi anlaşması imzalandıktan sonra, hükümetin anlaşmaya uymaması durumunda ödemeler, ülkenin iki taraflı ve çok taraflı kreditörler (Paris ve Londra Klüpleri, yabancı yatırımcılar, ticari bankacılık kurumları ve benzeri) tarafından kredi musluklarının kapatılması tehlikesini doğuracak biçimde durduruluyordu.
Alınan paralar yatırımlara değil de ağırlıklı olarak ekonominin yeniden şekillendirilmesine (örneğin bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılması gibi), ithalatın finansmanına veya geçmiş dönem borçlarının faizlerinin geri ödemesine harcandığı için reel ekonominin yararına değildi. Bu krediler başka bir amaca hizmet ediyordu. Uyum kredileri, kaynakları ulusal ekonomiden uzaklaştırıyor ve yerli üretimi de baltalayarak borçlu ülkeleri zengin ülkelerden gıda maddeleri de dahil olmak üzere büyük miktarlarda tüketim malları (yatırım değil) ithal etmeye zorluyordu. Çünkü bu krediler aslında ulusal ekonominin kalkınmasına dönük yatırım yapılması amacıyla değil ekonominin serbest piyasa koşullarına adaptasyonunu sağlamak için veriliyordu.
Örneğin Türkiye’ye verilen tarımsal uyum kredileri tarım sektöründe kapitalist paylaşım ilişkilerinin kurulmasına dönüktür ve tarım sübvansiyonlarının kaldırılması, devlet çiftliklerinin özelleştirilmesi, tarım nüfusunun azaltılması, tarım satış kooperatiflerinin tasfiyesi gibi alanlarda kullanılmaktadır. Yine enerji sektörüne verilen krediler bu sektörün özel sektöre açılması yönünde kullanılmaktadır. Sosyal güvenlik sistemi için verilen paralar bu sistemi sağlamlaştırmak için değil özel sektör yararına devletin rolünü zayıflatmak için kullanılmaktadır.
İşte bu sürecin sonunda ülkeler yerel ekonominin durgunluğa girmesi, ödemeler dengesi krizinin büyümesi, işsizliğin artması ücret seviyelerinin düşmesi toplumsal huzursuzluğun artması gibi sorunlarla karşı karşıya kaldılar.
Dünya Bankası ve IMF’nin borçlandırma ve ulusal ekonomileri sanayileşmiş ülkelere bağımlı hale getirme konusundaki rolünü bir örnekle açıklamaya çalışalım:
Örneğin, toplam borç stoku 10 milyar dolar olan ve yılda 1 milyar dolar faiz ödemesi olan bir ülke düşünün. Bu ülke bu ödemeleri ihracat gelirlerindeki düşüş nedeniyle yapamıyor. Eğer bu ödemeleri yapmak için kredi bulamazsa gecikmiş borçların miktarı artacak ve bir süre sonra bu ülke kreditörlerin kara listesine alınacak.
Sonuçta Dünya Bankası tarafından mal ithalatına dönük olarak ödemeler dengesi desteği biçiminde 500 milyon dolar tutarında acil kredi sağlanıyor. Bu kredi ithalat’a ayrılır. İhracat gelirleri faiz ödemelerine ayrılır ve böylece ülkenin borcunu zamanında ödemesi ve hem de borç yükünün 500 milyon dolar artması sağlanmış olur. Net kaynak çıkışı bu durumda 500 milyon dolardır. Çünkü para otomatikman alıcıların cebine gitmiştir.
Dış borçlarla ilgili son olarak değinmemiz gereken bir nokta da son yıllarda “en borçlu yoksul” ülkelerin borçlarının iptaline ilişkin oluşan yoğun toplumsal baskılar sonucunda bu borçların iptal edildiği yalanına ilişkin:
“1999 Haziranında gerçekleşen G7 zirvesinde toplanan 17 milyon imzayla borçların iptali talep edildi. 19 Haziran’da G7 ülkeleri Devlet Başkanlarının bir açıklamasıyla 70 milyar doların iptal edileceği açıklandı. Açıklamaya göre borçların yüzde 90’ı iptal edilmiş olacak.
“Bu kesinlikle doğru değildir. Çünkü o dönemde anılan en borçlu yoksul ülkelerin toplam borcu Dünya Bankası raporlarına göre 1998 rakamlarıyla 214 milyar dolardı yani anılan borç indirimi toplam borcun yüzde 33’ü kadardı. Ancak, bu borç indirimleri gösterildiğinin aksine karşılıksız değildi. Dahası dayatılan ağır istikrar programı ve yapısal uyum programları nedeniyle zaten bir çok ülke bu indirimlerden vaz geçmek zorunda kalacaklardı.
“Bu gerçekler ışığında Az Gelişmiş Ülkelerin Borçlarını İptal Komitesi’nin yaptığı hesaplamalara göre, iptallerin gerçek tutarı 25 milyar dolar kadardı yani en borçlu yoksul ülkelerin toplam borcunun yüzde 11.6’sı ve az gelişmiş ülkelerinin toplam borcunun (2.5 trilyon dolar) da yüzde 1,2’si kadardı (Eric Toussaint)
Yapısal uyum programlarının iki farklı ayağı vardır. Bu iki ayak iç içe geçmiş bir şekilde uygulanmaktadır.
Devalüasyon (paranın değerinin düşürülmesi) genellikle, yapısal uyum politikalarının hayata geçirilmesinin bir ön koşulu olarak dayatılmaktadır. Ani ve beklenmedik fiyat artışlarıyla sonuçlanan böylesi bir devalüasyon sonucunda ücretlerin gerçek değerlerinin de düşürülmesi ve dolayısıyla asıl hedef olan emek maliyetlerinin düşürülmesi sağlanmış olur. Buna karşılık sermaye sahipleri ve siyasilerin eş ve dostlarının devalüasyon yapılmadan önce haberleri olduğu için kısa zamanda büyük kazançlar sağlamaktadırlar. Yani ücretlinin paralarının bir kısmı bir gecede sermayedarların cebine gitmektedir.
Burada IMF ile ilgili ve ülkemizde de sürekli yaşanan acı bir gerçeğe değinmemiz gerekiyor. IMF, hükümetleri uygulanan programın bir parçası olarak, anti-enflasyonist bir programı benimsemeye zorlar. Bu programın devalüasyonla ilgisi sınırlıdır. Daha doğrusu IMF enflasyonla devalüasyon arasındaki ilgiyi inkar eder. Kamu çalışanlarının işten çıkarılmasını, sosyal programlarda büyük kesintileri ve ücretlerle enflasyon arasındaki bağın koparılmasını (ücretlerin hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan hedeflenen enflasyona bağlanması) ve böylece talebin daralmasını amaçlamaktadır. IMF bunun dışında “emek piyasasının serbestleştirilmesini”, toplu sözleşmelerdeki sosyal yardım zamlarının kısılmasını, geçim harcamalarının yükselmesine bağlı olarak öngörülen ücret ayarlamalarının iptalini ve asgarî ücret yasalarının aşama aşama ortadan kaldırılmasını ister. Bu sayede de bütçe gelirlerinin büyük bir kısmının borç ödemesine ayrılması sağlanmış olur.
Kamuoyunda “Merkez Bankası siyasi etkilerden korunmalı, kaynaklarının har vurulup harman savrulmasının önüne geçilmelidir” argümanı sürekli işlenmektedir. Bu aslında IMF’nin ulusal bir para politikasının izlenmesini engellemek amacıyla dayattığı bir argümandır. Bunun için programlarında özel olarak kaynak ayırır. Merkez Bankasının bağımsızlaştırılmasıyla, bankanın para arzı yoluyla kamu harcamalarını finanse etmesinin ve hazineye kredi sağlamasının önüne geçilmek istenmektedir. Bu sayede gerçek ekonomik kalkınma baltalanmış ve kalkınma için ulusal kaynakların kullanılması engellenmiş olur. Hükümetlerin bu durumda yapacak tek şeyi kalmıştır o da yerli ve yabancı finansörlerden borçlanmak, yani ekonomik bağımlılığını arttırmak. Merkez Bankasının bağımsızlığının bir başka anlamı da bu kurumun gittikçe uluslar arası finans kurumlarının denetimine girmesidir. Çünkü az gelişmiş ülkelerin Merkez Bankalarının üst düzey yetkilileri her geçen yıl daha fazla oranda IMF ve Dünya Bankası çalışanlarından seçilmektedir ( Yeri gelmişken belirtmekte fayda var. IMF ve Dünya Bankasının bir politikası da, az gelişmiş ülkelerden uzmanlar seçmek ve bu kişileri kendi zihniyeti doğrultusunda yetiştirerek ülke ekonomilerinin üst kademelerinde görev almalarını sağlamaktır -Turgut Özal ve Kemal Derviş örneği).
1980’lerin başından bu yana az gelişmiş ülkelerdeki büyük şirketlerin ve ticari bankaların büyük oranlardaki borçlarının silinmesi ve devlet borcuna dönüştürülmesi dayatılmaktadır. Verilen kredilerin bir kısmı özel olarak ticari banka borçlarının ödenmesi için kullandırılmaktadır. Böylelikle uluslararası alacaklıların çıkarları korunurken, hazinenin ve dolayısıyla halkın sırtına yüklenen borç yükü ağırlaştırılmaktadır.
Kamu çalışanlarının, istihdam fazlalığı gerekçe gösterilerek “az çalışan çok maaş” sloganıyla işten atılması, sosyal programlarda ciddi kısıntılar, ücretlilerin sırtındaki vergi yükünün artırılması (buna karşılık sermayeden alınan vergi oranlarının düşürülmesi) IMF ve Dünya Bankasınca dayatılmaktadır.
Eskiden gelirlerin borç servisine aktarılabilmesi için genel bir bütçe açığı hedefi belirleniyordu. 1980’li yılların sonundan bu yana kamu harcamaları Dünya Bankasınca sürekli denetleniyor. Yani her bir bakanlığın harcamaları Dünya Bankası denetimine geçti. Banka bu şekilde, düzenli harcama kategorileri belirlenmesi yerine hedeflenen oranlarda harcama yapılmasını dayatabiliyor ve bunu da “yoksulluğun maliyet açısından etkili ve verimli bir biçimde hafifletilmesi”ni teşvik etmek amacıyla yapıyor.
Bunun dışında dayatılan bir başka konu da, devletin asli görevlerini terk etmesi yani eğitim ve sağlık hizmetleri alanında maliyetlerin hizmet almak isteyenlere yıkılması ve devletin bu alanlardan kademeli olarak çekilmesi.
Bu ve benzeri hizmet (sosyal) sektörlerinde kemer sıkma tedbirleri Dünya Bankasının dediğinin aksine dönüp yine yoksulu vurmaktadır. Çünkü, sosyal devletin gereği olarak bu sektörlerde düzenli olarak yapılması gereken harcamalar yerine IMF ve Dünya Bankasının hedeflediği oranlarda harcama yapılmaktadır ve bu eğitimi, sağlığı, sosyal sigortacılık anlayışını çökertmektedir.
IMF ve Dünya Bankası, fiyat çarpıklıklarının giderilmesi gerektiğini iddia eder. Bu şu anlama geliyor, tüm sübvansiyonları ve fiyat kontrollerini kaldırın. Temel tüketim maddelerinin ithalatını serbest bırakın, tarımsal üretiminizi sübvansiyonlardan arındırın.
IMF ve Dünya Bankası, gelişmiş ülkeleri kendi tarımsal ürünlerini sübvanse ederken ve temel tüketime yönelik ürünlerini dışarıya karşı korurken, az gelişmiş ülkelerden bu serbestliği neden istemekte? Bunun nedeni gayet açık. Gelişmiş ülkelerin üretim fazlalarını pazarlayacakları pazarlar yaratma isteği. Devalüasyonların yol açtığı hammadde ve girdi fiyatlarındaki artışı da düşündüğümüzde fiyatların serbestleştirilmesi yerli üretimi çökertecek bir sürecin kapılarını açmaktadır.
Bu arada üzerinde durulması gereken bir başka fiyat dayatması da yine Dünya Bankasından gelmektedir. Dünya Bankası petrol fiyatlarının belirlenmesi sürecine müdahale eder. Petrol ürünlerinin fiyatlarında dayatılan otomatik artışlar yerli üretimi vurmaktadır. İthalatın serbest bırakılması ile birlikte düşünüldüğünde petrol ürünlerinde meydana gelen yüksek artışlar, otoyol, köprü, suyolları geçiş ücretlerindeki artışlarla birleştiğinde taşımacılık maliyetlerini yükseltmekte, yerli malları ithal mallar karşısında rekabet edemez hale gelmektedir.
İkinci Ayak- Yapısal Reform
Dünya Bankası ve IMF, ulusal ekonomiyi daha rekabet edebilir kılmak amacıyla korumacı gümrük tarifesi engellerinin kaldırılmasını istiyor. Buna karşılık gelişmiş ülkeler kendi ekonomilerini bir çok tarife dışı engelle koruyorlar. (Örneğin “standart” uygulaması. Gelişmiş ülkelerde sıklıkla görülen bu uygulama ile, ihraç etmek istediğiniz malı, bu mal benim ülkemdeki standartlara uymuyor diyerek engelleyebiliyor. )
Ticaret serbestisi ülke ekonomisinin çökmesine neden olan, sanayileşmenin önünü tıkayan bir görünüm kazanıyor. Buna bir de sübvansiyonların kaldırılmasını eklerseniz ortada yerli sanayi diye bir şey kalmamakta, üretken sermaye yok olmakta ve yerine rant sermayesi egemen olmaktadır (1980 sonrasında Türkiye’de yaşandığı gibi ).
Bu serbestinin bir başka olumsuz yanı da lüks tüketim mallarının ithalatındaki artıştır. Bu ürünlerdeki gümrük vergilerinin kalkması üst gelir grubundaki tüketicilerin lüks ithal mallarına talebini arttırır. Yerli üretim baltalanıp ithalatın artması sonucunda pek tabiî ki ülkenin dış borcu da büyüyen dış ticaret açığı nedeniyle katmerlenecektir.
“Borçlu ülkelerin borç veren ülkelere karşı yükümlülüklerini kamu teşebbüslerini elden çıkartarak reel aktiflerle yerine getirmelerini tercih ederim.” ABD üst düzey bürokratlarından Henry Kissinger’ın 1985 yılında düzenlenen dış borç konulu bir konferansta söylediği bu sözler bugün Dünya Bankası ve IMF tarafından dayatılan özelleştirmelerin asıl amacını ve kimler yararına olduğunu açıkça göstermektedir.
Özelleştirme dış borç görüşmeleriyle her zaman ilintilidir. En kârlı ve stratejik öneme sahip kamu kuruluşları yabancı sermaye ya da ortak girişimler tarafından genellikle borç yükümlülükleri karşılığında alınır. Hatta, bir çok ülkede Anayasa gereği bu kuruluşların mülkiyetinin devlet elinde olması bile bu süreci durdurmaz. Çünkü anayasalar istenildiği zaman ulusal çıkarlar göz ardı edilerek değiştirilebilir ve Turgut Özal’ın deyimiyle pek ala delinebilir (!?).
Buna ilaveten çok sayıda borçlu ülkenin kamu işletmelerini aynı anda satması sonucunda bu işletmelerin fiyatları dibe vurur. Bu sayede uluslar arası sermaye en kârlı stratejik devlet işletmelerine çok ucuza ve zahmetsiz sahip olur. Yani alacaklı alacağını alır ulusal birikimler yok edilir.
Merkez Bankasının hazineyle bağı koparılır, para arzı üzerindeki kontrolü elinden alınır. Faiz oranları serbest piyasada ticari bankalar tarafından belirlenir. Krediler ticarete yönlendirilirken, tarım ve sanayi ayrıcalıklı kredi kullandırılması uygulamaları aşama aşama ortadan kaldırılır, faiz oranlarının yükseltilmesi dayatılır. Sermaye hareketlerinin her türlü kuraldan arındırılması sonucunda yüksek faizlerle birlikte ülke yüksek kâr arayışındaki serseri sıcak paranın etkisine terk edilir. Yine yüksek faiz, bankaların reel ekonomiden uzaklaşıp rant ekonomisine hizmet etmeye başlamasına neden olur.
Devlet bankalarının özelleştirilmesi dayatılır. Böylece yerli sanayi, esnaf ve tarımsal üretici korunaksız bırakılır.
Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ile birlikte kıyı bankalarına yatırılmış olan “kara” (vergiden kaçan) ve “kirli” (yasadışı ticaretten veya suç etkinliklerinden elde edilen) paranın ülkeye dönmesi, temizlenmesi ve (özelleştirme sürecine sokularak) borç servisine yönlendirilmesi IMF ve Dünya Bankasınca teşvik edilir.
Yani bu paralar IMF ve Dünya Bankasının hazırladığı ortamda elektronik bankacılık yoluyla ve sermaye serbestisiyle birlikte ülkeye giriş yapar, ülke siyasetinin döngüsüne katılır. Dünya Bankası dayatmalarıyla yaşanan özelleştirmelerden payını alır, devlet ihalelerine girer böylece hazinenin kasasına girer ve borç geri ödemesinde kullanılır.
Reformlar, çiftçilere tapu dağıtırken, tarımsal alanların az sayıda elde toplanmasına neden oluyor. Dünya Bankasının, sübvansiyonların ve destekleme alımlarının aşama aşama kaldırılması, kamunun elindeki tarımsal işletmelerin özelleştirilmesi, devlet bankaları tarafından sağlanan ucuz kredilerin kaldırılması, tarımsal fiyatların dünya fiyatları düzeyine çekilmesi dayatmaları, yukarıda sözünü ettiğimiz ve petrol ürünlerinin ve hammadde girdi fiyatlarının artmasına yol açan dayatmalarla birleştiğinde küçük çiftçilerin topraklarını hızla modern toprak ağalarına devretmesine ve köyden kente göç kervanına katılmasına neden oluyor. Veya bir çok küçük çiftçi mevsimlik tarım işçisine dönüşüyor.
Dünya Bankası rehberliğinde malî yapıda bir dizi köklü değişiklik yapıldı. Katma değer ya da satış vergilerinin arttırılması, doğrudan vergilendirme yapısındaki değişikliklerle ücretlileri ve küçük üreticileri hedef almakta bu kesimlerin vergi yükünü artırmaktadır. Öte yandan yabancı sermayeyi çekme bahanesiyle sermaye üzerinden alınan vergiler ya çok düşük tutulmakta veya hiç alınmamaktadır. Yani rantiye tamamen ya da kısmen vergi dışı tutulurken, üreticiler, esnaf, çiftçi ve özellikle de ücretliler ağır vergi yükü altına sokulmaktadır. Yine Dünya Bankasının direktifleriyle küçük tarım üreticilerinin ve kentlerdeki kayıt dışı sektör birimlerinin vergilendirilmek üzere kayıt altına alınması amaçlanmaktadır.
IMF ve DB işgücü piyasalarının esnekleştirilmesini de tavsiye ediyor. Bu kurumlara göre kurumsal katılıklar işgücünün hareketliliğini ve yeniden tahsisini kısıtlamakta ve bu durum işsizliğe yol açmaktadır.
Dünya Bankası bu konudaki tavrını tamamını işgücü konusuna ayırdığı 1995 yılı Dünya Kalkınma raporunda açıkça belirtmektedir. DB bu raporda esneklikle ilgili görüşlerini açık açık ifade ederken şu tespiti yapmaktadır: “Çalışan kesimde daha fazla bir hareketliliğin istenmesi, çoğu zaman, istihdamın yok olma sürecini oluşturan tedbirlerin alınmasına neden olacaktır. Söz konusu yok olma, özel sektörde işten çıkarmaları da içerecektir2”
DB için işsizlik sigortası ödemeleri işsizliğin bir sebebidir ve uzun süre devam ettirilmesi söz konusu bile olamaz.
DB, az gelişmiş ülkelerde asgarî ücret sisteminin tasfiyesini istemektedir. Bunun gerekçesi olarak da, “bu ücret ülke geliri ve diğer ücretlere oranla çok daha yüksektir, öyle ki küçük bir artış dahi istihdamı daraltacaktır”2 demektedir.
Bu konudaki bir başka ilginç ve yanlı tespiti de şu şekilde yapmaktadır: “Asgarî ücret kurumunun sanayileşmiş ülkelerde bir yararı olabilir fakat düşük ya da orta gelirli ülkelerdeki varlığını haklı göstermek pek kolay değil”2
Dünya Bankasının yoksulluğun hafifletilmesi kavramı aslında “yoksulluğun yönetilmesi veya yoksulların isyan etmeden yaşamlarını sürdürmesi” şeklinde algılanmalıdır.
1990’lı yıllardan bu yana Dünya Bankasının kredi sağlama koşullarından birisi de “yoksulluğun hafifletilmesi” programı. Esasen bu program borç servisinin düzenli olarak sürdürülmesini amaç edinir.
Bu program, toplumsal sektörlerin ( eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi) bütçelerinin kısılmasına ve sosyal harcamaların gereklilik esasına göre değil de seçmeci bir biçimde toplumun belirli kesimlerine, kısıtlı bir şekilde kart esasına göre ( Türkiye’de yeşil kart olayı) “yoksullar için” yeniden yönlendirilmesine dayanır. Sosyal Güvenlik Sisteminin özel sektöre açılması ( örneğin bireysel emeklilik) dayatılır.
Eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi ve bu sektörlerde devlet katkısının aşama aşama ortadan kaldırılması yani masrafların vatandaşa yıkılması ile birlikte bir “Acil Sosyal Yardım Fonu” kurulması dayatılır. Hizmet bakanlıklarının sorumluluğunda yürütülen bütün sosyal programlar bu fonun sorumluluğuna verilir ve devletin tüm hizmet sektörlerinden çekilmesi sağlanır. Böylece toplumun sadece belirli bir kesimine yönelik “yoksulluk yönetimi” yürürlüğe konmuş olur.
Acil Sosyal Yardım Fonu, “sosyal güvenlik ağı” çerçevesinde, yapısal uyum programlarının bir sonucu olarak işten atılan kamu sektörü işçilerine yönelik tazminatları ve asgarî istihdam projelerini finanse eder.
Uluslar arası “yardım programları” tarafından finanse edilen çeşitli sivil toplum örgütleri devletin işlevini aşama aşama üstlenir. Küçük çaplı, üretim ve el sanatları projeleri, yerel topluluklara dönük eğitim, sağlık ve istihdam programları düzenlenir. Böylece, büyük bir toplumsal riski bastırılırken yerel toplulukların zorlukla da olsa hayatta kalması sağlanır.
Uygulanan yapısal uyum politikalarının uygulandığı ülkelerde sürekli halk isyanlarına, artan işçi, kamu görevlisi, çiftçi, esnaf eylemlerine yol açması sonucunda bu konu 1990’lı yılların başından bu yana DB gündemindedir.
Gerçekte “iyi yönetişim” kavramı hiçbir şekilde demokratik ve adil bir yönetimi içermiyor (tüm diğer kavramlar -yeni dünya düzeni, yoksulluğun hafifletilmesi, en yoksul ve borçlu ülkelerin borcunun silinmesi, gibi bu da bir saptırmaca ). DB’nin bu kavramla hükümetlere dayattığı yönetim, kitleleri yoksullaştıran ulusal çıkarları hiçe sayan, sermayedarlar hariç çalışanların vergi yükünü artıran, tüm kamu birikimlerini yağmalatan programlara, ezilenlerin rızasını almak. Bir başka deyişle “iyi yönetişim” söylemiyle amaçlanan şey, yürütme erkinin (hükümetin) pekiştirilmesi ve toplumsal hareketlerin zayıflatılmasıdır.
“İyi yönetişim” söyleminin bu yüzü pek tabiî kamuoyuna yansıtılmıyor. Onun kamuoyuna yansıtılan yüzünü, 1990 yılında DB Başkanlığı yapan Barber Conable’ın Afrikalı yöneticilere söylediği şu sözlerden görelim: “ Siyasi belirsizlik ve çok sayıdaki Güney Sahra Afrika ülkesinde egemen olan keyfilik, bu ülkelerin kalkınması önündeki en önemli engeldir. Bunu söylerken politik konuşmuyorum fakat kendimi, insan haklarının savunucusu sayıyorum. Yönetebilirlik, iktisadi kalkınmaya bağlıdır ve borç veren ülkeler etkin olmayan, halkın temel ihtiyaçlarına cevap vermeyen sistemleri desteklemeyeceklerini giderek daha fazla belirtiyorlar.”
Conable’ın bu sözlerinin bir saptırmaca olduğunu DB’nin dayattığı politikaların toplumsal ve ulusal çıkarları ayaklar altına almasından rahatlıkla çıkarabiliriz. Aslında DB, IMF ve gelişmiş ülkelerinin halk kelimesiyle veya insan kelimesiyle sadece uluslar arası ve yerel sermayedarları kastettikleri de rahatlıkla anlaşılabilecek bir gerçektir.
Peki DB bu söylemiyle neyi amaçlamaktadır? Bunu anlamak zor değil. DB, kendisine karşı üniversitelerden, toplumdan ve yer yer kimi ülke hükümetlerinden yükselen muhalefetin önünü kesmek amacıyla hedef saptırmak istemektedir. Böylece ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal çöküşlerin bütün sorumluluğunu yerel hükümetlere yıkabilecek ve kendisine insani bir yüz verebilecektir.
IMF ve Dünya Bankasının gelişmiş ülkelerin çıkarlarına uygun olarak borçlu ülkelere dayattıkları makro-ekonomik istikrar ve yapısal uyum programları, ulusal kaynaklardan beslenen ve ulusal çıkarlara hizmet eden bir kalkınma sürecinin tüm dayanaklarını tek tek yok etmektedir.
Bu programlar, dünyayı iki büyük savaşın içine sürüklemiş milyonlarca insanın ölümüne ve yoksullaşmasına neden olmuş olan sömürgeciliğin ardından mücadeleler sonucunda elde edilen tüm sosyal kazanımları, kalkınma hareketlerini, sosyal devlet olgusunu yani ekonomik ve sosyal ilerleme sürecini tersine çevirip ve emperyalist büyüme sürecine yeniden hız kazandırmaktadır.
Dayatılan özelleştirmelerle devletin, sosyal sektörlerden ( eğitim, sağlık, sosyal güvenlik) ve ülkenin siyasi ve ekonomik geleceği ve güvenliği açısından stratejik önemi olan sektörlerden çekilmesi sağlanmaktadır.
Gerçek ücretlerin kısılması, yüksek vergi oranları ve hammadde ve girdi fiyatları ile tüketici fiyatlarındaki artış iç pazara dönük tüketimin ve de üretimin önünü tıkamaktadır. Yerli üretim ihracata dayalı büyüme modeli ile birkaç üründe yoğunlaştırılıp dünya pazarlarına yönlendirilirken öte yandan ulusal ekonomi gelişmiş ülkelerin açık pazarı haline getirilmekte ve ithalat ihracata oranla daha hızlı artmaktadır.
Programlar ayrıca borç yükünün daha da ağırlaşmasına neden olan bir mekanizmaya dönüşmektedir. Bu mekanizmanın işleyişi ise şu şekilde olmaktadır:
Eski borçların geri ödenmesi için tahsis edilen ve yeni düzenleme politikasını temel alan borçlar, hem borç stokunu hem de dış borç faizini artırmaktadır;
· Ticaretin serbestleştirilmesi ve iç üretimin çökmesinden ötürü, dünya piyasasından mal ithal etmeye devam etmesi için ülkeye kısa vadeli borçlar tahsis edilmektedir;
· İhracatın işlenmemiş ve katma değeri düşük ürünlere yoğunlaştırılması ( yerli üreticilerin çok uluslu tekellere fason üretim yapmaya mecbur kalmasının bunda büyük etkisi var) ihraç ürün fiyatının, ithal ürün fiyatına nazaran çok düşük kalmasına ve bu da ihracatın ithalatı karşılama oranının sürekli düşmesine neden olmaktadır;
Diğer taraftan proje bazında kredilerden hızla uzaklaşılırken, doğrudan doğruya ihracata yönelmeyen üretim engellenmekte ve ihracat teşvikleri artırılmaktadır.
Ulusal paraların sürekli devalüasyona uğratılması, ticaretin ve finans piyasalarının serbestleştirilip iç piyasaların dengesinin bozulması iç fiyatların dolara endekslenmesine neden olmaktadır (Dolarizasyon).
“Yapısal uyum programları gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelere uyguladıkları çağdaş ekonomik baskı şekillerinin içerisinde en önemli olanlarındandır. Yapısal uyumun (yüzden fazla ülkede eş zamanlı olarak uygulandığını anımsayalım) toplumsal etkisi yıkıcıdır. Zira 4 milyar insanın var olma olanaklarını etkilemektedir.”( Michel Chossudovsky)
İstikrar programlarının ve yapısal uyum programlarıyla ülke bütçelerinin giderek artan oranda bir kısmının borç servisinin kesintisiz sağlanması için ayrılması sonucunda ücretli kesimler ve tarımsal nüfus büyük bir yoksulluğa itilirken aynı zamanda “maliyet açısından etkinliği sağlamak” adına sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetlerinde yapılması dayatılan dönüşümler sonucunda bu kesimlerin temel eğitim ve sağlık olanaklarına ulaşmaları da engellenmektedir. Bir ülkenin gelişmesinde temel koşul olan toplum sağlığının ve eğitim düzeyinin bu şekilde düşürülmesi gelecek açısından kaygı vericidir.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının 1992 yılı raporunda şu yorum yapılıyor:
“1980’li yılların başında yaşanan ekonomik bunalım ve bu bunalım sonucunda benimsenen yapısal düzenleme programlarından dolayı ağır borçlu ülkelerde sosyal giderler büyük oranda düşüş gösterdi. Bu durumun, halkların yaşamında, bebek ölümlerinde, eğitim ve beslenmede doğrudan doğruya olumsuz bir etkisi oldu.”
Dünya Bankası temel sağlık hizmetlerinden faydalananların yoksul bir kesimden gelse de hakkaniyet ve de hizmetlerde etkenlik sağlamak için bu hizmetlerden yararlandığı ölçüde katkı sağlaması gerektiğini ve kişi başına yılda 8 dolarlık harcamanın klinik hizmetleri için yeterli olduğunu düşünüyor.
Bu düşünce çerçevesinde, hükümetlere bütçeden sağlık harcamalarına ayrılan payın düşürülmesi, Dünya Bankasınca dayatılan elektrik, su ve yakıt fiyatlarındaki artışlar ve sağlık yatırımlarına dönük kaynak aktarımı yapılmaması nedenleriyle mevcut hastanelerin yükü artıyor, tıbbı donanım, bakım ve temizlik için yeterli ödenek ayrılmadığından hastaneler birer hastalık yuvasına dönüşüyor, sağlık çalışanları son derece ağır çalışma koşulları altında çok düşük ücretlere çalışmak zorunda kalıyor.
Diğer taraftan özel sektörün sağlık alanında etkin olmasını teşvik eden dayatmalar yapılıyor. Özelleştirmelerle devletin sağlık sektöründeki payı düşürülüyor.
Uygulanan politikalar sonucunda bugün sağlık kuruluşları hastalık kaynağı haline geldi, bulaşıcı hastalıklarla mücadele konusunda tüm kazanımlar yok edildi ve verem, sıtma, kolera gibi bulaşıcı hastalıklar yeniden hortladı ve bebek ölüm oranları arttı. Giderek daha fazla insan temel sağlık hizmetlerinden mahrum kaldı.
Buna birkaç örnek vermek gerekirse, Mali’de 1960-1980 yılları arasında yüzde 23’lük düşüş kaydeden bebek ölüm oranı, 1980-1985 yılları arasında bir anda yüzde 26,5 arttı. Madagaskar’da aynı dönemde bu oran yüzde 53 arttı. 1980-1984 yılları arasında Zambiya’da yapısal uyum programlarının en yoğun uygulandığı dönemde beslenme yetersizliğinden dolayı yaşanan ölüm oranları 1-14 yaş arası çocuklarda önceki dönemle karşılaştırıldığında yüzde 38’den yüzde 62’ye çıktı.
Gezegenin Öteki Sesleri, Madrid Alternatif Forumu Deklarasyonunda, 1994 yılında Hindistan’da patlak veren hıyarcıklı veba ve akciğer vebası salgınından IMF-DB ikilisi sorumlu tutuldu. Salgın, 1991 yılında yürürlüğe konan IMF-DB destekli yapısal uyum programı dahilinde illerdeki sağlık koşullarının ve kamu sağlık alt yapısının kötüleşmesinin doğrudan sonucu olarak gösterildi.
Herkesin yararlandığı sağlık hizmetlerine katkı sağlaması düşüncesinin uygulamaya konduğu Mozambik’te hastanelerdeki muayene sayısı sadece 1986-1987 yılları arasında yüzde 24 düştü. Malezya’da halkın sağlık hizmetlerinden yararlanamayan kesimin oranı ise yüzde 40’a ulaştı.
Sağlık alanında olduğu gibi bu alanda da alınan hizmet karşılığında katkı yapılması gerektiği düşüncesi ülkelere dayatıldı, bütçeden eğitime ayrılan kaynak azaltıldı, eğitim çalışanlarının ücretleri düşürüldü.
Dünya Bankasının bu sektöre yönelik olarak maliyet açısından etkinliği sağlamak adına verdiği borç nedeniyle, öğretmen okullarının sayısı azaltıldı; bu okullardaki mezun sayıları kısıtlandı; öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ve sınıf mevcutları artırıldı ve eğitim öğleden önce ve sonra olmak üzere tek öğünlü hale getirildi.
Bu politikaların sonucunda öğretmenlere kapasitelerinin üzerinde iş yüklendi, eğitime ayrılan kaynakların yetersiz oluşu nedeniyle okul harçları büyük oranda artırıldı, temel eğitimde okul aile birlikleri vasıtasıyla kayıt paraları alınmaya başlandı. Böylece yılların deneyimiyle oturmuş olan eğitim sistemleri çökertildi. Kırsal kesimin eğitim olanakları kısıtlanmış oldu.
Maliyet açısından etkinliği sağlamak adına yaptırılan tüm bu dönüşümler, yetersiz olmalı ki Afrika ülkelerinde Dünya Bankasınca kısa bir süre öncesinden başlayarak yeni bir eğitim modeli daha dayatılıyor. O da öğretmelere sağlanacak küçük kredilerle, bu öğretmenlerin kırsal kesimde ve kent varoşlarında kendi gayri resmi okullarını kurmalarını sağlamak. Böylece bir çok ülkede ayda 15-20 dolara kadar gerilemiş olan öğretmen maaşlarından da tümden kurtulmuş ve devletin eğitim harcamaları da kısılmış olacak. Böylelikle uygulanan kemer sıkma programlarıyla zaten yoksulluğa itilmiş olan ücretlilerin ve tarımsal nüfusun kısıtlı olan eğitim olanakları tümden yok edilecek.
1980 sonrası neo liberal politikaların benimsenmesi yönünde dayatılan yapısal uyum politikaları, tüm dünyada gelir dağılımındaki eşitsizlikleri derinleştirmiştir. Bu konuda BMKP’nin 1997 yılı raporunda şu ifadelere yer veriliyor:
“Son 15 ila 20 yıldır yüzden fazla az gelişmiş ülke, sanayileşmiş ülkelerin 1930’lu yıllardaki büyük bunalımda bile yaşamadıkları büyüklükte ve kalıcılıkta büyüme hızı ve hayat standardı düşüşü yaşadı.”
Yine BMKP yöneticilerinden James Gustave Speth’in 1996 yılındaki bir söyleşisindeki şu ifade çarpıcıdır: “1.6 milyar insan 80 li yılların başından daha kötü koşullarda yaşıyor.”
BMKP’nin 1997 yılı raporuna göre az gelişmiş ülkelerde, 1 milyar 300 milyon insan günlük bir dolardan daha az bir parayla yaşam mücadelesi veriyor. Bu arada şunu belirtmek gerekir ki günlük bir dolar yoksulluk sınırı (Latin Amerika’da 2 dolar ) Dünya Bankası tarafından belirlenmiş keyfi bir yoksulluk sınırıdır. Yoksulluğun gerçek görüntüsünü saklamaya dönük olarak belirlenmekte ve ülke koşulları dikkate alınmamaktadır. Hele hele bu sınırın sadece 3-4 dolara çıkarılması bile az gelişmiş ülke halklarının bir sefalet içerisinde yaşadıklarını gözler önüne sermeye yetecektir.
Dünya gelir dağılımı istatistiklerine baktığımızda eşitsizliğin boyutlarını açıkça görebiliriz. 1996 yılında Dünyanın en zengin 348 kişisinin toplam serveti 1 trilyon dolardı. Sadece iki sene sonra ise dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam serveti 1 trilyon dolara ulaşmak için yetiyordu. Diğer taraftan bu 200 kişi 2,5 milyara yakın insanın sahip olduğu toplam servete eşdeğer bir servete sahip.
En çok sanayileşmiş ülkelerde 5 milyondan fazla insanın barınacakları bir yerleri yok. Bu ülkelerde 100 milyondan fazla insan mutlak yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Dünyada 840 milyon insan açlık ve gıda eksikliği çekiyor. En az gelişmiş ülkelerin nüfusunun yüzde 33’ü 40 yıldan fazla yaşamıyor.
Dünya 1980’li yılların başından bu yana işsizliğin yoğun bir şekilde artışına tanık olmaktadır.
Yapısal uyum programları bir çok yönüyle işsizliğin bu derece artmasında en büyük etken oldu. Kamu harcamalarında kısıntıya gidilmesi, özelleştirmeler, yatırımlara ayrılan payın her geçen gün düşürülmesi, sanayileşmeye değil de ihracata dayalı ekonomik büyüme modelinin benimsenmesi, kalıcı bir kimliğe bürünen ekonomik krizler, girdi maliyetlerindeki ani artışlar, yapılan büyük ve ani devalüasyonlar, yüksek faizler sonucunda yaşanan şirket iflasları, ulusal tarım politikalarının terk edilmesi ve bu kesime yönelik desteklerin kaldırılması buna karşılık akaryakıt ve gübre gibi girdi fiyatlarındaki artışlara paralel olarak artan borç yükünü ödeyebilmek için topraklarını satan küçük çiftçilerin (işsizler ordusu olarak ) köyden kente akın etmesi vb. etkenler işsizliğin hızla artmasına neden oldu.
1994 yılı Meksika krizi sonucunda 1995 yılında bu ülkede 850 bin iş yeri kapandı. Yine 1997 Güney Doğu Asya’da patlak veren kriz sonucunda Endonezya’da 3 milyon, Tayland’da 1 milyon 700 bin ve Malezya’da 1 milyon iş sahası kapandı. Türkiye’de 2000 Kasım’ında ve Aralık ayında gerçekleşen krizlerin faturası da ağır oldu.
Yapılan bir araştırmaya göre az gelişmiş ülkelerde herkese düzenli bir gelir getirecek iş sahası açığı 1 milyar dolayında hesaplanmaktadır.
Dünya Bankası, ulus devletleri uluslararası sermayeye bağımlı kılmak için devlet müdahaleciliğine, ulusal kalkınma girişimlerine ve planlamaya açıktan tavır aldı. DB ayrıca, sermayenin maksimum kar ile arasındaki engelleri kaldırmak için sosyal güvenlik ağlarını, eğitim ve sağlık sistemlerini, çalışanların haklarını gözeten mevzuatların değiştirilmesini dayatıyor.
Yapısal uyum programlarının uygulanması, ülkelerin ekonomik egemenliklerinin bir kısmını ya da tümünü ve maliye-para politikalarının üzerindeki denetimlerini kaybetmesine yol açıyor. Ulus Devletlerin etkinlik alanı giderek daraltılıyor.
IMF-DB ikizi ülke içerisinde faaliyet gösteren daimi ekipleri, sürekli gidip gelen heyetleri ve kriz dönemlerinde ülkelere gönderdikleri kendi zihniyetleriyle yoğrulmuş fakat o ülkenin vatandaşı olan uzmanlar (Kemal Derviş örneği) vasıtasıyla adeta ikinci birer hükümet gibi davranıyorlar. Programlar çerçevesinde konulan hedeflere uyulmadığı taktirde ise ülke uluslararası finans kuruluşlarının kara listesine alınmakta ve kredi muslukları kesilmektedir.
Dayatılan programların halkı yoksullaştırması sonucunda oluşan tepkiler ve isyanlar şiddetle bastırılıyor. Buna en çarpıcı örneklerden birisi 1989’da Venezuela’nın başkenti Caracas’ta yaşandı. Başkan Carlos Andres Perez IMF ve Dünya Bankasını “kurşunlarla değil kıtlıkla öldüren bir diktatörlük” uygulamakla suçladıktan sonra ekmek fiyatlarındaki yüzde 200’lük artış sonucunda patlak veren halk isyanını bastırmak üzere güvenlik güçlerini gecekondu bölgelerine gönderdi. Çıkan çatışmalarda resmi rakamlara göre 200, gayrı resmi rakamlara göre ise binden fazla insan öldü.
Tunus’ta 1984’te yine ekmek ve gıda maddelerindeki fiyat artışlarına isyan eden genç işsizler ayaklandı; Nijerya’da 1989’da yapısal uyum programlarını protesto eden öğrencilerin yaptığı gösteriler sonucunda altı üniversite silahlı kuvvetlerce kapatıldı; yine Tunus’ta hükümetin IMF ve Dünya Bankası destekli reformlarına karşı halk isyanı oldu ve genel grev yapıldı. Tüm dünya 1980 sonrası dönemde benzer nedenlerle çıkan isyanlara genel grevlere ve halk isyanlarına sahne olmaktadır.
IMF-DB ikizi aracılığıyla dünya ekonomisinin yeniden yapılandırılması, az gelişmiş ülkelere, ulusal bir ekonomi geliştirme olanağını giderek daha fazla kısıtlıyor, ekonomik politikaların uluslararasılaştırılması, ülkeleri ekonomik olarak sömürüye açık doğal kaynaklara ve çalışanları ucuz işgücüne dönüştürüyor.
“Dünya 11 Eylül gününü ABD’ye yapılan tarihin en büyük terörist saldırısıyla ve Dünya Siyasetindeki dönüm noktalarından birisi olarak hatırlayacak.
“Gelecek, 11 Eylül gününün Orta Asyayı ve Orta Doğuyu hedef alan dünya ekonomisini ve siyasetini değiştirmeyi amaçlayan yeni bir paylaşım savaşının bir bahanesi olarak kullanıldığını yazacak. Bu gün hafızalarımızdan silinmeyen 1.Dünya Savaşı görüntüleri, 2. Dünya Savaşı, Vietnam Savaşı, Bosna ve Kosova ve daha nice savaş görüntülerine Afgan savaşının görüntüleri kazınacak. Irak başta olmak üzere başka bölgelerde çıkacağı muhtemel diğer savaşlar da dahil.
“Ladin ve Talebanı hedef aldığı söylenen ve 7 Ekim günü başlatılan bu savaşın terörizme ne kadar darbe vuracağı malum. Şiddetin şiddeti doğurduğunu tarihin daha kaç kez yazması gerektiği de.”
11 Eylül’ü bu sözlerle karşılamıştık ve 2 yıl zarfında Dünya gerçektende, ABD’nin yeni emperyal savaşlarına tanık oldu. Önce Afganistan ve ardından Irak Halkı Amerika’nın hegomonik gücünü tüm dünyaya kabul ettirmek adına giriştiği bu savaşların masum kurbanları oldu. Savaş aynı zamanda, stratejik enerji yatakları olduğu sürece Orta Doğunun asla huzura kavuşamayacağını da anladı.
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler ve benzeri tüm uluslararası kuruluşlar artık esamesi bile okunmuyor ve dünyaya silahlandırılmış küreselleşme hükmediyor. Hem de milyonlarca insanın yüzlerce kentte ortaya koyduğu tepkiye rağmen.
11 Eylül neo-liberalizmin maskesini indirdiği ve 18-19-20. Y.Y. lardaki vahşi düzeni dünyaya egemen kılmaya çalıştığını bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.
Geride bıraktığımız 20 yıl az gelişmiş ülkelerin ekonomi politikalarının belirlenmesinde ikizi IMF ile birlikte etkin rol oynayan Dünya Bankası elbette bugün bu ülkelerin içinde bulundukları ekonomik ve sosyal durumdan IMF ile birlikte sorumludur. Antidemokratik yapıları nedeniyle bu iki kurum gerçekte başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler içindeki ekonomik misyonerleri oldular.
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan sosyal düzen, devlet eliyle sürdürülmeye çalışılan ve büyük ilerlemeler kaydeden kalkınma hareketleri bir anda 70’li yıllarda ardarda yaşanan krizler nedeniyle hedef tahtası yapıldı. Önceleri ihracata dayalı büyüme için serbestleşme daha sonra küreselleşme yalanlarıyla borç kıskacında tutulan ülkelere kredi karşılığında yapısal uyum programları dayatıldı. Diktatörlükler ve baskıcı rejimler açıktan açığa desteklendi.
Kendi ekonomilerinin gelişimini sürdürmek ve çok uluslu şirketlerin ve ulus ötesi sermayenin çıkarlarını korumak için ulus devletlerin tüm siyasî ve ekonomik mekanizmaları hedef alındı. Yani, küresel açık pazarlar yaratma çabasının bir ürünü olan yapısal uyum programlarıyla ulusal kaynaklar özelleştirmeler yoluyla yağmalandı, üretim mekanizmaları çökertildi, ekonomik bağımlılık artırıldı.
Yerel birikimler her geçen gün artan oranda ABD ve diğer gelişmiş ülkelere pompalandı. Milyonlarca insan en temel ihtiyaçlardan mahrum bırakıldı. Eğitim hakları, sağlıklı yaşam hakları ellerinden alındı. Bulaşıcı hastalıklar, bebek ölümleri karşısında 80’li yıllara kadar elde edilen tüm kazanımlar yok edildi. Toplumsal refahın yerini zengin yoksul kutuplaşması aldı. Dünya gelir dağılımı adaletsizliği her geçen gün arttı.
Özelleştirmeler ve yeni istihdam politikalarıyla en büyük sivil muhalefet niteliğindeki sendikaların örgütlü olduğu taban zayıflatıldı. Sendikalara açıktan tavır alındı.
Diğer taraftan kamuoyunun gözünü boyamak için kendilerine sosyal bir çehre kazandırma, hazırladıkları programların ülke yararına olduğu yalanına toplumu inandırma ve kamu desteği sağlamak amacıyla 90’lı yıllardan itibaren göstermelik ve düşük bütçeli ve toplumun sadece en marjinal kesimine, en yoksul kesimlere yönelik sosyal programlar da hazırladılar. Devletin altını oydukları için toplumsal muhalefeti engellemek amacıyla devletin sosyal rolünü ancak kıyısından üstlenebilecek sivil toplum örgütlerine ufak çapta malî destek sağlamaya başladılar. Ancak yarattıkları enkaz o kadar büyük ki, toplumsal muhalefet bu yalana daha fazla kanmıyor.
Küreselleşme süreci ağır toplumsal ve ekonomik etkileri kendini hissettirmeye başladığından beri de küreselleşme karşıtı bir hareket ve az gelişmiş ülkelerin muhalif sesi yükselmeye başladı.
Malezya başta olmak üzere, Brezilya, Şili, Meksika ve G. Kore gibi kısa vadeli sermaye hareketlerinin spekülatif ani giriş ve çıkışları sonucunda sürekli kriz tehdidi altında olan ülkelerden bazıları kısa vadeli sermaye hareketlerini vergilendirmek veya ülkeye girişlerini bazı ön koşullara bağlamak, ithalatı kısıtlamak kamu harcamalarını artırmak, ulusal sektörlerde ulusötesi sermayenin hakimiyetine engel olmak yoluna gitmektedir.
Birkaç yıldır dünya gündeminde “Tobin Vergisi” adıyla uluslararası sermaye hareketlerinin vergilendirilmesi ve elde edilecek yaklaşık 300 milyar doların küreselleşmenin yarattığı felaketlerin giderilmesinde kullanılması görüşü, sık sık dile getirilmektedir.
1999 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nün Seattle’daki toplantısını protesto eden binlerce insan, birkaç kişinin ve kurumun eliyle sosyal tarafları dışlayarak 6 milyar insanın geleceğini ve doğayı tehdit eden, yoksulluğun çığ gibi artmasına, ücretlerin dünya ölçeğinde eritilmesine, işsizliğin artmasına ve yeni bir sömürü dalgasının yayılmasına olanak sağlayan küreselleşme merkezli ve kaçınılmaz diye nitelenen “Yeni Dünya Düzeni” dogmasına, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütüne ve çok uluslu şirketlere karşı bayrak açtı.
Bu hareket daha sonra 2000 yılında Davos’ta Dünya Ekonomik Forumunu, Prag’da Dünya Bankası ve IMF toplantılarını, Nice’te Avrupa Birliği zirvesini, Quebec’te Amerika Zirvesini, Göteburg’da yine AB zirvesini hedef alan eylemler yaptı.
2001 Ocak ayında yapılan Davos Ekonomik Forumuna karşı ise Brezilya’nın Porto Alegre kentinde 120 ülkeden 900 örgütü temsilen 4000 katılımcıyla toplanan Dünya Toplumsal Forumu gerçekleştirildi ki bu bir avuç küresel sermayeye karşı Dünya halkının ortak sesini yansıtıyordu. Çiftçisinden, işçisine, insan hakları savunucularından, çevrecilerine sosyal tarafı temsil eden yüzlerce sivil toplum örgütünün insani bir dünya düzeni kurulması konusundaki kararlı yaklaşımlarının bir ürünüydü. “Paranın ve serbest pazarın tek değer” olarak kabul edildiği Davos Mantığına karşı Porto Alegre’de, “ Hedef yeni bir Dünya yaratmak. İlgi odağımız ise insan ve doğa” görüşü doğrultusunda toplanan bu forum ilk ve en önemli hedeflerini, Tobin Vergisini hükümetlere kabul ettirmek ve az gelişmiş ülkelerin borçlarının iptal edilmesi olarak belirledi.
Bundan sonraki en geniş tabanlı eylemlerden ilki ise İtalya’nın Cenova kentinde yapıldı. Dünyanın ekonomik ve toplumsal yapısını bir avuç insan çıkarına şekillendirme amacındaki G-8 ülkelerinin 8 lideri, 20 bin polis ve jandarmanın korumasında kapalı kapılar ardında toplanırken dışarıda onbinlerce insan bu kapıları zorluyordu.
Türkiye’den de emekçilerin büyük kitleler halinde verdikleri destekle 9 Kasım 2001 günü, “Dünyayı bugünkü biçimiyle yıkıma sürükleyen, yol açtığı acımasız rekabet ortamıyla çalışanların temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesine, işsizliğe, yoksulluğa ve yolsuzluğa neden olan bir KÜRESELLEŞMEYE HAYIR!” sloganıyla tüm dünyada büyük bir dayanışma içerisinde yapılan kitlesel eylemler bu acımasız sürecin sonunu hazırlayacak büyük bir hareketin ilk kıvılcımları niteliğindedir.
1990’lı yıllarla birlikte daha da kitleselleşen eylemler, içindeki her türlü ayrımcılıklara son vermiş ve Emek Platformu gibi bir dayanışma kurumunu hayata geçirebilmiş emekçilerin bu sürece seyirci kalmayacağının açık bir işareti niteliğindedir.
Küresel ölçekte temel işçi ve insan hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi, her anlamda eşitliği hedef alan bir oyun oynanıyor. Gerek dünyada gerekse ülkemizde bu oyunu bozabilecek tek örgütlü güç, tek güçlü muhalif emekçilerdir.
İşte emperyalist amaçlar taşıyan devletlerin, ulusötesi şirketlerin, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve ikizi IMF’nin son 20 yılda dünyayı sürükledikleri, işsizlik, yoksulluk ve paylaşım savaşının kısa bir özeti ve Türkiye ve Dünya emekçilerinin yeşerttiği yeni umutlar.
1. Chossudovsky Michel, “Yoksulluğun Küreselleşmesi”, Çivi Yazıları, İstanbul 1998
2. Toussaint Eric, “Ya Paranı Ya Canını”, Yazın Yayıncılık, İstanbul 1999
3. Eğilmez Mahfi, “IMF Dünya Bankası ve Türkiye”, Creative Yayıncılık, İstanbul 1997
4. Sönmez Sinan,” Dünya Ekonomisinde Dönüşüm” İmge Yayınları, Ankara 1998
5. Dünya Bankası, 1999, 2000 yılları Dünya Kalkınma Raporu
6. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, 2000 yılı Raporu
7. Cumhuriyet Gazetesi Arşivi
8. Dünya Bankası web sayfası, www.worldbank.org
9. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı web sayfası, www.undp.org
10. Robinson Rojas’ın web tabanlı arşivi, www.rrojasdatabank.org
11. Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu web sayfası, www.antimai.org
II. BÖLÜM
TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ YAPISAL DÖNÜŞÜM VE ETKİLERİ (1980-2003)
Dünyanın 1970’li yıllarda artarda yaşadığı büyük krizler başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde sermayenin, geçmişi bunalımlarla, savaşlarla ve sömürüyle dolu olan liberal ekonomik politikaları allayıp pullayıp kurtuluş reçetesi olarak dünya gündemine taşıması için uygun bir zemin hazırladı.
Çevre yani az gelişmiş ülkeler bir kez daha kendi yararlarına olmayan bir yeniden yapılandırmaya tabi tutulacaklardı. Direnemezlerdi çünkü ağır dış borç yükleri, dışarıya bağımlı ekonomileri ile siyasi kadroları ve ABD ile gelişmiş diğer ülkelerin ülke siyasetinden hiçbir zaman eksik etmedikleri gizli elleri buna engeldi. Bu misyonu yerine getirecek kurumlar da hazırdı. Anti demokratik yapılarıyla Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası. Silahları hazırdı. Dış borç.
1980’li ve Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte 1990’lı yıllar, az gelişmiş ülke ekonomilerin her türlü kurum ve kuruluşlarıyla, stratejik sektörleriyle, hizmet sektörleriyle adeta IMF ve Dünya Bankasının ekonomik imhasına tanık oldu.
1980’li yıllara kadar ağırlıklı olarak iç dinamiklerle sürdürülen tüm kalkınma hareketleri, emekçi kesimlerin yaşam standartlarındaki yükselişler ters yüz oldu. Dünya gelir dağılımı adaletsizliği tarihin tanık olmadığı kadar bozulurken, milyarlarca insan yoksulluk, işsizlik ve açlıkla yaşar hale geldi.
Bu yazıda 1980’li yıllarla birlikte girilen ve 1990 yıllarda tüm dünyaya egemen olan küreselleşme doğmasının temellerinin atıldığı yeni liberal süreçte Türkiye’nin yaşadığı ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel dönüşümünün ve IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankasının bu dönüşümün gerçekleştirilmesinde oynadığı rolün kısa bir özetini bulacaksınız.
1960’lı ve 70’li yıllar içe dönük bir kalkınma stratejisine dayalı ve kamu sektörünün itici güç olduğu ithal ikameci sanayileşme modelinin benimsendiği yıllardı. Bu model 1933 yılında uygulamaya konan Birinci 5 Yıllık Kalkınma Planından beri uygulanıyordu. Kamu İktisadi Teşekkülleri Atatürk önderliğinde başlatılan Türkiye’nin sanayileşme atağının ana motorlarıydı. 1963-77 arasında milli gelirin büyüme oranı ortalama yüzde 7 ve sanayi üretimi büyüme oranı ise ortalama yüzde 9’du.
Doların altın paritesinden 1971’de ayrılması hammadde fiyatlarını artırdı. 1970 yılındaki devalüasyonun da etkisiyle hammadde ihracatını artıran Türkiye bir de buna yurt dışından artan işçi transferleri ve artan mamul mal ihracatının da eklenmesiyle büyük bir döviz girişi yaşadı. Ancak 1974 yılına gelindiğinde her şey ters yüz olmuştu.
1973 yılında patlayan petrol krizi (petrol fiyatları 4 kat arttı ) aynı zamanda ithal edilen sanayi mamüllerinin fiyatlarını da katlamıştı. Buna bağlı olarak bütün dünya petrol tüketimini kısarken, Türkiye verdiği sübvansiyonlarla tüketimini patlattı. Yatırımları artırmak ve ekonominin büyümesini sağlamak amacıyla reel faiz hadleri düşük hatta negatif seviyelerde tutuldu. TL aşırı değerlendirilirken, ithalat patladı. Bunun sonucunda 1972 yılında 1.6 milyar dolar olan ithalat 1977’de 5.8 milyar dolara sıçradı. Diğer taraftan ihracat ise 890 milyon dolardan ancak 1.8 milyar dolara çıkabildi.
Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Batı Avrupa Devletlerinin ve ABD’nin uyguladığı ekonomik ambargo ile silah ambargosu da bu dönemde Türkiye’yi olumsuz etkileyen gelişmelerdendi.
Yine aynı dönemde, uluslar arası bankalar Batının içinde bulunduğu durgunluk sürecini aşmasını sağlamak amacıyla ihracatını artırmaya dönük olarak Üçüncü Dünya Ülkelerine çok düşük faizli kısa vadeli borç (bunlar değişken faizli borçlardı ) vermeye başladılar. Amaç, Üçüncü Dünyanın ithalat potansiyelini yükseltmekti. Türkiye bu ağa takıldı bol bol borçlandı.
İzlediği yanlış ve petrol krizine karşı hiçbir önlem içermeyen ekonomik politikaları ve gereksiz borçlanmaları sonucunda Türkiye’nin dış borç yükü 1973’te 3 milyar dolardan 1979’da 13.6 milyar dolara fırladı ve Türkiye 1977’den itibaren dış borç taahhütlerini yerine getirememeye başladı. Buna bağlı olarak da bu yıldan itibaren had safhaya ulaşan iç ve dış dengesizlikleri gidermek için 1977’den itibaren istikrar paketleri uygulamaya başladı.
1978’de vadesi gelen borç tutarı 4,84 milyar dolardı. Bunun yüzde 60’ı kısa vadeli borç geri ödemesinden oluşuyordu. Bunun yanısıra IMF ile varılan anlaşma sonucunda özel kesimin mal ithaline dönük olarak aldığı 2.8 milyar dolar kısa vadeli dış borcunu da, yine devlet üstlenmek zorunda kalmıştı. Yani özel kesim borçları halkın sırtına aktarılmıştı.
OPEC ülkelerinin 1979-80’de petrol fiyatlarını ikinci kez yüzde 150 oranında artırması kriz sürecindeki Türkiye’yi temelinden sarstı. Bir yandan ithalatın maliyeti katlanırken, başta tarım olmak üzere ihraç ürünlerin fiyatları düştü. 70’li yıllar boyunca uluslararası bankaların verdiği değişken faizli kredilerin yükü bu dönemde reel faizlerdeki anormal artışlar nedeniyle katlandı.
Petrol krizinin ve reel faiz oranlarındaki artışın bu derin etkileri sonucunda Türkiye dahil pek çok ülke büyük bir borç krizine sürüklenirken ABD önderliğinde, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla dünya genelinde ekonomi politikalarının yeniden şekillendirilmesi sürecine yani “ küreselleşme” sürecine girildi.
1980’de ABD’de Reagan ile başlayan, oradan Thatcher yönetimindeki İngiltere’ye sıçrayan serbestleşme hareketi DB ve IMF tarafından başta borç krizine girmiş ülkelere olmak üzere tüm az gelişmiş ülkelere “ihracata dayalı büyüme için serbestleşme” modeli olarak dayatıldı.
Bu modele başvurulmasının nedeni ne olabilir? 70’li yılların başında yaşanan petrol krizi sonrasında Batı Dünyası uzunca bir süre durgunluk yaşarken, Japonya, Güney Kore, Singapur, Tayvan gibi ülkeler bir iki yılda bu durgunluğu atlatmışlardı. Bu nedenle böyle bir model geliştirildi. Ancak, bu ülkelerin serbest piyasa ekonomisi içinde olmadıkları ve sıkı bir mali piyasa denetimi uyguladıkları ve devlet-işveren-işçi işbirliğine gittikleri bu modelin savunucuları tarafından gözardı edilmişti. Nitekim bu ülkeler IMF ve DB zoruyla mali piyasalarını serbestleştirdikleri, sermaye giriş çıkışının yoğun olduğu ve ithalatın patladığı 90’lı yıllar sonrasında ardarda krize sürüklendiler. Bugünse korumacı tedbirleri tekrar hayata geçirdiklerine tanık oluyoruz..
Yeni serbestleşme politikalarının tüm dünyaya dayatılmaya başlandığı bir ortamda Demirel, Özal, IMF ve Dünya Bankası işbirliğiyle serbest piyasa ekonomisine geçiş için politikalar içeren 24 Ocak Paketi hazırlandı.
Geriye bu kararların uygulamaya konabilmesi için, bir baskı rejiminin, serbest piyasa ekonomisine gönülden bağlı bir hükümetin, siyasal ve yasal bir alt yapının kurulması kalmıştı.
İşte 12 Eylül askeri darbesi gerekli olan tüm şartları yerine getirmek için uygun bir zemin hazırladı. Darbe sonrasında Anayasa’da köklü değişiklikler yapılarak, örgütlenmenin ve toplumsal muhalefetin önüne bir çok engeller getirildi. Diğer taraftan girişimciliği özgürleştirmek ve özel sektörün önünü açmak adına yapılan bir çok düzenleme yolsuzluklara zemin hazırlayan bir yapı haline geldi: Kamu denetim mekanizmasının sınırlandırılması ve kamu bankalarının denetim dışı bırakılması soyulmalarını kolaylaştırdı; servet beyanının kaldırılması vergi kaçırmayı adeta teşvik etti; paranın kaynağının sorgulama konusu olmaktan çıkarılması, mevduat sertifikası ve sırdaş hesap adlarıyla isimsiz hesapların açılmasına olanak tanınması ve kamu denetimindeki sınırlama kara paranın dolaşıma girmesine, devlet ihalelerine katılabilmesine ve siyasete bulaşmasına zemin hazırladı ve benzeri.
Türkiye Dünya Bankasından (DB ) 1980-84 arasında yapısal uyum programı kapsamında toplam değeri 1.6 milyar dolar olan 5 yapısal reform kredisi aldı. Bu krediler, ekonominin içe dönük ithal ikameci modelden çıkarılıp, dışa dönük “ihracata dayalı büyüme için serbestleşme” modeline geçişini sağlamak için gereken yapısal reformların yapılması karşılığında verilmişti.
IMF ve Dünya Bankası, aslında bu yapısal reformları Türkiye’ye kabul ettirmek konusunda hiçbir zorlukla karşılaşmadı. 12 Eylül askeri darbesinin hazırladığı ortamının, Türkiye’nin borçlarını ödeyememesi dolayısıyla sürüklendiği krizin ve Asya Kaplanları ile Japonya’nın kalkınma başarısının insanlarda yarattığı büyük hayranlığın bunda büyük etkisi oldu. Bu ülkelerin başarısının sırrı olarak gösterilen “ihracata dayalı büyümeye dönük serbestleşme modeli” (ki bu ülkelerdeki ihracata dayalı büyümenin serbest piyasa ekonomisine dayanmadığını yukarıda belirtmiştik ) sanayileşmiş ülkeler güdümünde IMF ve Dünya Bankasınca alttan alta kendi ideolojilerinin yeşerip büyümesine zemin hazırlamak için kullanıldı.
Peki bu ideoloji nedir? Bu ideoloji kısaca sermayenin kârlılığını yükseltmek için önündeki ekonomik, siyasal ve toplumsal tüm engelleri ortadan kaldırarak dünya ekonomilerini tek bir pazar haline getirmeyi amaçlayan ideolojidir. Araçları nelerdir? Araçlarından birincisi, ulusal mal, hizmet ve finans piyasalarının serbestleştirilmesi ve ikinci olarak da uluslar arası sermaye akımlarının önündeki tüm idari ve yasal düzenlemelerin kaldırılarak, ulusal üretim emek piyasalarının her türlü kuraldan arındırılması (kuralsızlaştırılması ). Bu iş kimin eliyle yapılmaktadır? Bu iş IMF ve Dünya Bankası eliyle yapılmaktadır. Bu kurumlar amaçlarına ulaşmak için önlerinde düşman olarak kimi görmekteler? Ulusal devletleri ve emek örgütlerini. Niçin? Çünkü ulus devletin ulusal ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel çıkarları gözettiği ölçüde dış dünyaya karşı kuralları, denetim mekanizmaları ve sınırları vardır. Çünkü emek örgütleri, sermaye karşısında çalışanların hakkını hukukunu koruyan birlik ve beraberliğidir.
İşte bu ideolojinin Türkiye’ye hakim kılınması için Banka IMF ile birlikte hareket etti. IMF maliye ve para politikaları, döviz kuru ve kamu sektörü finansal yönetiminden sorumlu oldu. Buna karşılık DB, KİT reformu (bütçeden kaynak transferinin kısıtlanması, KİT fiyatlarının sık sık artırılması ve istihdamın daraltılması ), ticaretin serbestleştirilmesi (aşama aşama miktar kısıtlamalarının ve gümrük vergilerinin kaldırılması ) ve finans piyasalarının serbestleştirilmesi, ihracatın teşvik edilmesi, özel sektörün teşvik edilmesi, kamu yatırımlarının ölçülü ve verimli hale getirilmesi ile önceliklerinin belirlenmesi (enerji, haberleşme, ulaşım gibi sektör yatırımlarına yoğunlaşılması ), ulusal kaynakların harekete geçirilmesi (vergi gelirlerinin artırılması, banka mevduatlarının artırılması, sermaye piyasası reformu vb.), enerji fiyatlarında sürekli bir ayarlama yapılması, borç yönetimi ile ilgili düzenlemelerin yapılması (dış borç verilerinin bilgisayar ortamına alınması ), tasarrufların teşvik edilmesi amacıyla faiz hadlerinin yüksek tutulmasından sorumlu oldu. Fakat Dünya Bankası IMF’den daha etkin bir rol üstlenmişti. Bunda 1980 öncesi IMF güdümlü programların yol açtığı krizlerin ve karışıklığın etkisi büyüktü.
Türkiye’de bu çerçevede 1990’lı yıllara kadar şu ekonomik değişimler yaşandı:
Devalüasyonlar ve mali teşviklerle sanayi ihracata yönlendirildi, ithalat yasak ve sınırlamalardan arındırılarak serbestleştirildi, sermayenin önündeki her türlü denetim yasak ve sınırlamaların kaldırıldığı buna karşılık işçi haklarının askıya alındığı serbest bölgeler kurulmaya başlandı. Çalışan kesimin gelirleri sürekli düşürülerek iç tüketimin kısılması, tasarrufların ihracatın artması amaçlandı;
Faiz hadler