|
Yaşamını sürdürebilmek
için tek gelir kaynağı çalışması karşılığında aldığı ücret olan
emekçilere sesleniyoruz.
Hangi, kurumda, hangi
pozisyonda ve hangi ücret düzeyinde çalışırsak çalışalım, çalışma hak ve
özgürlüklerimizin teminat altına alınması, toplumsal ilerleme,
aydınlanma, insan hak ve özgürlükleri, sosyal adaletin ve barışın
dünyaya ve ülkemize egemen olması örgütlü birlikteliğimizden
geçmektedir.
Küreselleşme sürecinde
Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF politikalarıyla yön verilen
kültürel, sosyal ve ekonomik dönüşümün bugün yaşanan şekliyle ülkeler ve
toplumun çeşitli kesimleri arasında sosyal adaletsizliğe yol açtığı,
işsizliği, açlığı, hatta bölgesel savaşları körüklediği, yaşadığımız
çevreyi inanılmaz ölçülerde tahrip edilmesine yol açtığı bir gerçektir.
Ülkemizde bu sürecin
bir uzantısı olarak devletin, eğitimden sağlığa, sosyal güvenliğe, içme
suyuna ve enerjiye kadar topluma dönük sorumlulukları rafa
kaldırılmakta, ormanlar, kültürel ve tarihi miras talana açılmaktadır.
Kabul edilen yeni iş
yasasıyla, fazla mesailer ve ücretlerden çalışma saatlerine, iş
sözleşmesi sürelerine, izin sürelerine kadar çalışma ilişkileri tümüyle
esnekleştirilmiş, işsizlik sigortası ve iş güvencesi yasasından
yararlanmak zorlaştırılmış ve çalışma yaşamında emek sömürüsünün önü
açılmıştır.
Bu yasayla birlikte
son yıllarda ekonomik alanda yaşanan gelişmeleri de dikkate aldığımızda
işimiz, artık süreklilik kazanan genel ekonomik krizler, şirket
birleşmeleri, özelleştirmeler, kamudaki yapısal değişimler, üretim
birimlerinin küçültülmesi veya parçalanması, taşeron uygulamalarına
başvurma, devredilme, iflas ve benzeri nedenlerle her an tehlike
altındadır. Bu tehlike sadece meslek eğitimi olmayan vasıfsız işçiler
için değil, mühendisinden, bankacısına, uzmanına, eğitimcisine, atölye
işçisinden ustabaşısına, kamu çalışanlarına ve hatta idari işlerdeki
çalışanlara kadar, genç yaşlı, kadın erkek tüm ücretliler için
geçerlidir.
İşte çalışma
hayatında, ekonomik ve sosyal alanda yaşanan bu gelişmelerden “SOSYAL
DEVLET” anlayışının terk edildiği sonucu rahatlıkla çıkarılabilecektir.
Bunun nedeninin,
sanayicisinden, ticaret erbabına, finans ve bankacılık alanında faaliyet
gösterenine kadar tüm sermaye sahiplerinin, bağlı oldukları örgütleri
aracılığıyla küreselleşme sürecinde yaşanan bu ekonomik ve sosyal
dönüşüme kendi hak ve menfaatleri doğrultusunda yön vermeleri olduğu
açık değil midir?
Öyle ise, küresel
dönüşümün bugün olduğu gibi sınırları çizilmeden devam etmesi halinde
tüm dünyada, toplumsal çöküntüye yol açacağı, başta kadın ve çocuklar
olmak üzere emek sömürüsünün artacağı, açlık, hastalık ve savaş
nedeniyle milyonlarca insanın öleceği, doğanın tamir edilemez ölçülerde
tahrip edileceği söylenebilir.
Ancak, başta
sendikalar olmak üzere sivil toplum örgütlerinin, bu dönüşümü
sınırlandırmak ve toplumsal ilerleme ve sosyal adalet için daha aktif
rol aldığını, dünya genelinde en etkin ve ortak mücadele araçları olarak
küreselleşmenin olumsuzluklarına karşı çıktıklarını da izlemekteyiz.
Biz diyoruz ki,
küresel mücadelenin barışçıl ve demokratik ilkeler dahilinde gelişmesi
ve ülkemizde de ilerlemesi için kadın-erkek, genç-yaşlı tüm işçiler ve
her tür meslek ve pozisyonda çalışanlar sendikalarda, meslek
örgütlerinde, ilgilerine göre diğer sivil toplum örgütlerinde
birleşmeli, sorumluluk almalıdır.
Şunu unutmamak gerekir
ki, sosyal adaletin temel
alındığı bir dünya ancak bizim birlikteliğimizle ve
çabalarımızla mümkün olacaktır.
BASIN-İŞ SENDİKASI
|