| |||||||||||
|
|
TOPLUMSAL HAREKET SENDİKACILIĞISINIF HAREKETİNDE YÖN DERGİSİ, www.sendika.org GirişSon yirmi yıllık dünya tarihi kapitalizmin yaşadığı kriz tarafından damgalandı. Sermayenin, emekçi sınıflara karşı yürüttüğü vahşi saldırganlık siyaseti ile şekillenen krizi aşma çabaları, emekçi sınıfların bugün yeni bir öz-savunma mücadelesini yükseltecek her türlü aracı yeni baştan yaratma ihtiyacıyla yüzyüze bırakıyor. Emekçilerin bugüne kadar kullanageldikleri geleneksel mücadele araçları tarafından oluşturulan emek 'hareketi, yani işçi sınıfı ve emekçilerin sermaye ve devlet karşısında sürdürdükleri ekonomik, politik ve ideolojik düzeylerdeki bütün mücadeleler içinde gelişen örgütlülükleri, bu vahşi saldırganlık karşısında yetersiz kalıyor. Bu durum, kapitalizmin saldırganlığına karşı somut bir mücadele seçeneğinin üretilmesini engelliyor; yeni bir emek hareketinin ortaya çıkışını güçleştiriyor. İşçi sınıfının sermaye ve devlete karşı mücadele içinde geliştirdiği mücadele yöntemleri ve araçları ve bunların bileşiminden oluşan emek hareketi, birbirleriyle yakın bağlara sahip ekonomik, politik ve ideolojik mücadele araçlarının tümünü birden kapsar. Bir başka deyişle, emek hareketi kavramı, tek bir mücadele ya da örgütlenme biçimini değil, sınıf mücadelesi tarihi içinde ortaya çıkmış olan sendika, komite, konsey , meclis, cephe, siyasal parti, devrimci hareket gibi örgütlülüklerin tümünü birden ifade etmektedir .İşçi sınıfının öz-savunma eylemi ise, sendikal eylem gibi gündelik mücadele biçimlerinden, ayaklanmalara, iç-savaşlara, halk savaşlanna kadar uzanan bir dizi tarihsel eylemin tümünü birden içermektedir. Bugün işçi sınıfının geleneksel örgütlülükleri, aralarındaki düzey ve işlev farklılıkları ne olursa olsun, sermaye ve devletin saldırganlığı karşısında yeterli bir mücadele yürütememekte; bu durum emek hareketinin genel krizi biçiminde yaşanmaktadır. Emek hareketinin krizi ise, birçok tarihsel etken ve sürecin ürünüdür. Emek hareketinin yaşadığı krizi, ''sosyalist blok''un çöküşü ile başlatan tartışmalar,krizi tam olarak açıklamaya ve sorunun arka planını tanımlamaya yetmediği gibi, aşılması yönündeki çabaları da kısırlaştırmaktadır. Çünkü aslında ''sosyalist blok''un çöküşünün dünya çapında yarattığı esas etki, "sermayenin emeğe yönelik genel saldırısını biraz daha hızlandırmak ve krizin siyasal sonuçlarını bütünçıplaklığıyla ortaya çıkarmak oldu. Gerçekteyse, özellikle 1990'larda tüm çıplaklığıyla görülebilen kriz, 20 yılı aşkın süredir biriktirilen bir dizi olgunun tarihsel sonucuydu. Kapitalizm, 1950 ile 1970 arasındaki 20 yıllık genişleme dönemi sonunda kar oranlarının düşme eğilimi sonucu krize girdi. Krizden çıkış için uygulanan ,ekonomik ve sosyal politikalar ikili amaç taşıyordu: Bir yanda kar oranlarının düşme eğiliminin önüne geçmek ve karı azamileştirmek, diğer taraftan da işçi sınıfının her türlü öz savunma eyleminin önüne set çekmek. Yani, işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin, insanlığın kurtuluşu idealini hedefleyen en yüksek biçimlerinden, sendikal mücadele gibi gündelik biçimlerine kadar uzanan her türünün yenilgiye uğratılması sermayenin tarihsel hedefi haline geldi. Sermaye krizden kurtulmak için bilginin metalaşması; yeni teknolojilerin kullanımıyla üretimde otomasyonun yaygınlaştırılması; özelleştirme politikası ile başta sağlık, eğitim ve altyapı olmak üzere hizmetler sektörünün doğrudan bir karlılık alanı haline: getirilmesi; yalın (stoksuz) üretim, esnek çalışma gibi uygulamaların egemenliğinin sağlanmasını kendi tarihsel zorunlulukları olarak dayatmaya girişti. Bu yeni liberal saldırı siyaseti, işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen halk kesimlerinin demokratik/siyasal mevzilerinin dağıtılması ve politika alanının emekle sermaye arasında yaşanan yeni savaşın koşullarına uygun biçimde yeniden şekillenmesiyle içiçe gelişti. İşçi sınıfı ve emekçiler cephesinde ise bu 20 yıllık süreçte iki önemli gelişme yaşandı. Bir yanda ''sosyal devlet'' ya da ''refah devleti'' uygulamalarının ağırlık kazandığı ülkelerde, özellikle Avrupa'da, kökenleri yüzyılın başındaki Avrupa devrimlerinin yenilgi dönemine dayanan ve esas olarak 2. Dünya Savaşı sonrasında kurumsallaşan ''toplumsal uzlaşma'' daha da meşrulaştı ve emek hareketlerinin önemli bir bölümünü tümüyle düzen sınırlarının içine hapsetti.Emek hareketi yasal düzlemde bütünüyle ''reformizm''in egemenliği altına girdi; sermaye emekçi sınıfların gündelikve siyasal mücadelesini içerden fethederek etkisizleştirdi. Bu duruma yol açan önemli etkenlerin başında, sermayeııin krizi yönetme kapasitesi karşısında ortodoks sosyalist ya da komünist partilerin seçenek üretememesi geliyordu. Öte yandan reel sosyalizmin iç sorunlarının işçi sınıfı ve emekçi halk üzerindeki olumsuz etkileri, bu partileri sosyal demokrasinin ve giderek de liberalizmin kulvarına sürükledi. Bu uluslararası koşullarda emekçilerin içerden fethedilemeyen mücadeleleri ise vahşi bir saldırganlıkla yenilgiye uğratılabildi. 1970'li ve 1980'li yıllar kapitalizmin bir yandan ''bilimsel teknik devrim'', ''ikinci sanayi devrimi'', diğer yandan ''yeni demokrasi'' gibi kavramlarla yürüttüğü ideolojik kampanyalara sahne oldu. Bu kampanyalar, sermayenin dünya çapında başlattığı yeni saldırı dalgasının ilk belirleyici adımlarını oluşturdular. Bu saldınnın adı olan''yeni sağ dalga'' başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilenler üzerinde yıkıcı bir etki yarattı; mevzilerini dağıttı ve emekçiler arasında kendi mücadelelerine karşı ideolojik bir güvensizliğin yaygınlaşmasına neden oldu. Yeni sağ dalga, sosyalist blokta da ''glastnost'' ve ''petestroyka'' süreçleriyle birlikte ilerleyerek, ''varolan sosyalizm''in hızla çökmesiyle sonuçlandı. ''Sosyalist blok''un çöküşü, emek hareketi içindeki siyasal savrulmaları daha da şiddetlendirdi; işçi sınıfı adına siyaset yapan, emeğe dayalı partiler gitgide kitle partilerine dönüştüler. Sendikal hareket için de, yaşanan çöküş süreci artık gizlenemez boyutlara ulaştı. Teslimiyetçilik, etkisizlik, güven bunalımı sendikal hareketin tipik özellikleri haline dönüştüler. Yaşanan saldırı dalgasının, sermayenin yeniden yapılanmasının önünde duran tüm ülke, sınıf ve siyasal çizgileri ''terörist'' kapsamına alan siyasal koşullarda yaşanması, emek hareketinin gerilemesini daha da şiddetlendirdi. Baştan itibaren teslimiyetçi bir tutum takınan emek hareketi örgütlülükleri, ayakta kalmanın tek yolu olarak kendilerine dayatılan ''öz savunma eyleminden, yani sermayenin egemenliği karşısında işçi sınıfının düzen karşıtı bağımsız mücadelesinden vazgeçme'' koşulunu kabullenerek, düzen sınırlarını zorlamama eğilimini resmileştirdiler. Ancak bütün bu süreç boyunca başka bir gelişme daha yaşandı. Bir yandan çeşitli nedenlerden dolayı işsizlik, özellikle emperyalist merkez ülkelerde artarken, çalışan işçi kitleleri dünya ölçeğinde nicel olarak büyüdü; sömürünün şiddeti artarken nitel olarak da değişime uğradı. Dünya çapında yaşanan yeni bir proleterleştirme dalgası olarak da nitelenebilecek olan bu gelişmelerle birlikte, işçi sınıfının bileşimi ve yapısı da değişmeye başladı. Özellikle bağımlı ülkelerde nicel olarak hızla büyüyen bir yeni işçi kitlesi tarih sahnesine çıktı,. Bu yeni işçi kitlesi, kendisiyle birlikte yeni mücadele ve örgütlenme deneyimleri de yeşertmeye başladı. (Kuşkusuz aynı dönemde, işçi hareketlerinin dışında da toplumsal muhalefet hareketleri ortaya çıktı ve etkili oldu. Özellikle ezilen halk hareketleri, çevre hareketi, kadın hareketi gibi muhalefet ha- reketleri yaygın ve etkin eylemlilik pratikleri sergilediler. Ancak bu çalışmanın kapsamı açısından bu hareketleri ayrıntılı olarak değerlendirmeyi gerekli gör- müyoruz.) Dünya çapında yeşeren bu yeni sınıf mücadelesinin en önemli zeminlerinden birisi, sendikal mücadele alanıdır.Sendikal harekette yeni yeni uç vermeye başlayan dönüşüm, emek hareketinin bütünü için önemli ipuçları ve olanaklar sunuyor. Bu çalışmada da sendikal harekete ilişkin tartışmalar, işçi sınıfının ve emekçi halkın genel siyasal mücadelesinin bir parçası ve onun bir alt başlığı olarak ele alınmaktadır. Sendikal harekete ilişkin tartışmalar , ancak yeni bir emek hareketinin yaratılması bilinciyle ele alındığında ciddi bir anlam taşıyabilecektir. Özetlersek: Emek hareketi dünya çapında bir kriz yaşıyor. Bu krizin nedenleri arasında hiç kuşkusuz - emek hareketinin ve sosyalizmin önderliğinin yenilgisi önemli bir yer tutuyor. Bununla birlikte emperyalist sistemin yapısında ve emek-sermaye ilişkilerinde gözlenen bir dizi değişim de krizi oluşturan etmenler arasında yer alıyor. Bugün emek hareketi açısından bir dönüm noktasında olduğumuz görülüyor. Bu dönüm noktası emeğin tarihsel mücadelesini bütün düzeylerde yeniden yapılandırrna tartışmalarını günderne getiriyor. Bu tartışmalar aynı zamanda pratik mücadelelerle birlikte sürüyor ve sürecek. İşçi sınıfının mücadelesinin tarihsel bir parçası olan sendikal hareket de krizden payını alıyor. Sendikal harekete ilişkin tartışrnalar da, emek hareketinin genel krizinin çözümüne ilişkin tartışmalar içinde önemli bir yer tutuyor. Emek hareketinin bütünü, sendikal harekete indirgenemeyecek kadar kapsamlı sorunlar içerse de, sendikal hareketin krizinin çözümüne ilişkin tartışmalar, emek hareketinin ve sosyalizmin genel olarak yeniden yükselişine dair imkanlar barındırıyor. Sendikalar tarih boyunca işçi sınıfının hareketi içinde, sınıf mücadelesinde önemli bir yer tuttular .Bugün de sendikaların bu özelliklerini yeniden kazanabilecekleri bir sürecin başındayız. Bu çalışma kendisini, tüm dünya ama özellikle Türkiye işçi sınıfının, bütün bir mücadele süreçleri içinde yeşerttiği deneyim, direniş ve birikimlerin takipçisi saymaktadır. Türkiye işçi sınıfının ilk oluşum aşamalarında yaşanan direnişler ve Türkiye'nin emperyalizmle bütünleşme süreci içinde kısa ama etkili bir yeri olan 1946 sendikacılığının, 1946 ruhunun yeniden ve daha ileri bir düzeyde canlandığı 1960'1ardaki Kavel, Alpagut, Paşabahçe, Zonguldak direnişlerinin; Türkiye işçi sınıfının 1970'1erdeki devrimci direniş eylemlerinin, yani 15-16 Haziran, Yeni Çeltek, Aşkale, Hekimhan, Tariş ve adı bilinmeyen binlerce direnişin; 1980 sonrasındaki işyeri komite ve konseyleri girişimlerinin; 1989 Bahar Eylemleri'ndeki işçi insiyatiflerinin; 1990'lı yıllarda kamu çalışanlarının fiili, meşru ve demokratik militan sendikal mücadelesinin ve bugün de irili ufaklı atelyelerde, fabrikalarda, orga- nize sanayi bölgelerinde süregiden direnişlerin mirasçısı olmayı amaçlıyor İşçilerin Sesi 'nde, Dinazorların Krizi'nde, DİSK Ören Toplantıları'na sunulan "İşçilerin DİSK'i İçin" ve "Yeni Bir Sınıf Hareketi İçin" broşürlerinde, KESK Genel Kurulu'na sunulan "Bir Mücadele Örgütü İçin" kitapçığında ve Sınıf Hareketinde Yön Dergisi'nde ifade edilen görüşlerin bir devamını sunmayı hedefliyor. Tartışma sürüyor, mücadele de!.. Üstelik daha da büyüyerek ve güçlenerek!. Emek Hareketinin Krizi, Sendikal Kriz
''Sendikal hareket krizde!'' Son yıllarda sendikal hareketle ilgili en yaygın, en çok kabul gören saptama, kriz saptaması. Sendika yöneticilerinden üyelerine, işçilerden akademisyenlere dek uzanan geniş bir çevre, sendikaların çöküşün eşiğine geldiğini kabul ediyor. İşçi sınıfına yönelik politika yapan bütün siyasal akımlar ve gruplar da kriz saptamasını paylaşıyorlar. Sendikal krizin en yaygın biçimde kullanılan göstergelerinden birisi, sendikaların üye sayılarında yaşanan düşüşler. Gerçekten de, dünyanın pekçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de, bütün belli başlı işkollarındaki sendikalı işçi sayısında ciddi bir azalma gözleniyor .Kuşkusuz bu genel eğilime karşın, sendikalı üye sayısının arttığı ülkeler de var. Örneğin Norveç, sendikalı işçi sayısının yükseldiği ülkelerden birisi; başka pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye 'de de kamu çalışanları sendikalaşıyor. Bazı bağımlı ülkelerde yeni sendikalar ve konfederasyonlar kuruluyor, ama bunlar henüz genel eğilimi tersine çevirecek güçte değiller. İşçi sayısı artarken sendikalı işçi sayısı düşüyor! Sendikalı işçi sayısındaki azalmanın altında yatan neden işçilerin sayısındaki azalma değil. Bazı Avrupa ülkelerinde belirli işkollarındaki işçi sayısında bir düşüş yaşanıyor. Örneğin madencilik ya da demir-çelik işkollarında bu durum geçerli. Ama bu ülkelerde diğer yandan da hizmetler alanı genişliyor. Üstelik emperyalizme bağımlı ülkelerdeki işçi sınıfı da sayısal olarak hızla artıyor. Kısacası, sendikalı işçi sayısındaki azalmaya karşı işçi sınıfı dünya çapında sayısal olarak büyüyor. İşçi sınıfının dünya çapındaki sayısal büyümesine karşın, sendikalı üye sayısındaki azalma 1960'lı ve 1970'li yılların aksine, Fransa, ABD ve Türkiye gibi kimi ülkelerde çok tehlikeli bir boyuta ulaşmış durumda. Sendikaların yeni üye kazanmakta yaşadığı başarısızlığı simgeleyen bu durum, üye sayısındaki azalmanın ciddi bir kriz göstergesi olarak ele alınmasını haklı çıkarıyor. Çünkü işçi sınıfı nicel olarak büyürken, mevcut sendikal hareket buna paralel bir genişleme gösteremiyor. Toplu sözleşme ve grevler başarısız! Sendikal krizin bir başka yaygın göstergesi, sendikaların en önemli geleneksel işlevlerinden olan toplu sözleşme ve grev konularında gittiçe daha fazla başarısızlık göstermeleridir. Bu durum, Türkiye gibi emperyalizme bağımlı ülkeler sözkonusu olduğunda çok daha doğrudur. Özellikle son yıllarda, mevcut sendikal hareket tarafından gerçekleştirilen başarılı bir toplu sözleşme örneğine rastlamak neredeyse olanaksızlaşmıştır. Mevcut sendikalar, kendilerine esas mücadele alanı olarak seçtikleri ücret mücadelesinde bile, işçilerin gerçek ücret düzeylerini korumakta ciddi bir başarısızlık sergiliyorlar .Bu durumda, toplu pazarlıklarda enflasyondaki artışları yakalayan ücret artışlarını başarılı olarak kabul eden bir yaklaşım yerleşmeye başlıyor. Ancak demokratik ve sosyal haklarda gözlenen gerileme önlenemiyor; varolan haklar bile zorlukla korunmaya çalışılıyor. Diğer yandan işverenler ''esnek çalışma'' ile ilgili maddeleri toplu sözleşmelere sokmaya başlıyorlar .Bu ise işe alma- işten çıkarma, çalışma saatleri ve çalışma koşullarının düzenlemesi ve ücretler gibi temel konuların işverenin inisiyatifine terkedilmesi, dolayısıyla sendikal etkinliğin özünün ortadan kalkması gibi sonuçlar doğuruyor. Örgütlenen grev sayısında da gözle görülür bir gerileme sözkonusu. Bir hak arama aracı olarak grevin kullanımında açık bir etkisizleşme görülüyor, bir ya da birkaç işyerinde üretimden gelen gücün kullanılması, yaygın bir halk ve işçi desteği olmaksızın eskisi kadar etkili olamıyor. Sermaye, grev tehditine karşı üretim birimini başka bir bölgeye taşıma, grev kırıcı kullanma, hatta zarar etme pahasına işyerini ge- çici olarak kapatma gibi yöntemlere başvurabiliyor. ''Kitle grevi'', yani işyeri, işkolu ya da ülke düzeyinde işçilerin topluca iş bırakmaları onyıllar boyunca sendikal hareketin temel birleştirici gücünü oluşturmuştu. Bugün ''kitle grevi''nin etkili bir mücadele aracı olarak kullanılamadığı gözleniyor. Kuşkusuz bu durum, grevin emek hareketinde önemini yitirdiği anlamına gelmiyor Grev sayısındaki azalma, emek ile sermayenin artık greve yer bırakmayan bir uzlaşmaya varmalarından değil, sendikaların grev yapmaktan çekinir hale gelmesinden kaynaklanıyor. Grevler, kuşkusuz genel bir eğilimin içinde değerlendirilmelidir. Çünkü, tersi örnekler de yaşanmaktadır; gerek ülkemizde gerekse dünyanın başka ülkelerinde başarılı toplu sözleşme ve grevler de gündeme gelmektedir. Güney Kore'de, Meksika'da, Fransa'da vb. yaşanan bu örnekler henüz karşıt bir genel eğilimi oluşturmaktan çok, bugünkü kriz ortamında geleceğe ilişkin olumlu ipuçları olarak ortaya çıkmaktadır. İşçilerde güven bunalımı! Bunların yanısıra bir yandan devlet diğer yandan sermaye tarafından sendikalann işçi sınıfının ekonomik-demokratik haklarını korumak bakımından tarihsel işlevlerini yitirdiği yolunda bir kamuoyu da oluşturulrnaya çalışılıyor. Ancak devlet ve sermaye tarafından sendikalar aleyhine yürütülen bu genel kampanya, işçiler arasında da kabul görebiliyor. Mevcut sendikal örgütlenmeler ve pratik, işçi kitleleri açısından çekicilik taşımıyor. Özellikle sendikal bürokrasi ve yozlaşma, işçilerde büyük bir güvensiz- liğe yol açıyor .Bu bakımdan sendikalara karşı güvensizlik de sendikal krizin göstergelerinden birisi olarak ele alınmalıdır. Özellikle, işçi sınıfının nitelikli kesimleri arasında sendikalara yönelik ciddi bir güvensizlik sözkonusudur. Bu güvensizliğin temelinde, işçilerin sendikalari kendi öz örgütleri olarak göreme- meleri, sendikalarına yabancılaşmaları, dolayısıyla sendikaların kendi çıkarlarını koruyamayacağı düşüncesinin yaygınlaşması bulunuyor. Siyasal alanda etkisizlik! Yaşanan sorunların kriz olarak nitelenmesine yolaçan bir başka olgu, sendikaların işçi sınıfının taleplerini siyaset alanına taşımada giderek daha da etkisizleşmesidir. Sendikalar bugüne değin, ister baskı grubu oluşturarak, ister lobi faaliyetine girişerek, isterse ''ekonomik, demokratik ve siyasal mücadelenin bütünselliğini gözeterek'' siyasal olarak üstlenegeldikleri işlevlerden giderek uzaklaşıyorlar . Bir başka deyişle, sendikalar, işçi sınıfının talep ve düşüncelerini siyasal alana taşımakta eskisi gibi etki- li değiller. Buradan sendikaların bu geleneksel siyasal ''işlevlerinin''olumlu olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Aksine, sendikaların böyle bir araç haline getirilmeleri, yani ''ekonomik'' alandan siyaset üzerine baskı kurma aracı olarak görülmeleri zaten hatalı bir yaklaşımdı. Bütün bunların yanısıra, özellikle genç işçi kitleleri arasında gelişkin bir sınıf bilincinin oluşmaması, hatta artan bireyselleşme eğilimleriyle birlikte, sınıf bi- lincinde belirgin bir körelmenin yaşanması, sendikal krizle bağlantılı olgular olarak göze çarpıyor. **** Bu olgular çoğaltılabilir. Bunların tersine örnekler de gösterilebilir, ama bu tür örnekler henüz genel bir eğilimi değil, bugünkü kriz ortamından çıkış için gereken önemli ipuçlarını temsil ediyorlar. Özellikle emperyalizme bağımlı birçok ülkede, düzenle bütünleşmiş ve düzenin bir parçası haline gelmiş olan geleneksel sendikal hareketler açısından sendikal kriz, bir çöküntü biçiminde yaşanıyor. Hemen be- lirtelim ki, sendikal kriz tek başına ortaya çıkan bir olgu değildir. Bütün bu göstergelerin tanımladığı sendikal kriz, aslında emek hareketinin, daha genel olarak ezilenlerin toplumsal hareketlerinin krizinin bir parçasıdır. Peki, sendikal kriz ya da çöküntünün, emek hareketinin ve onun bir parçası olan sendikal hareketin geleceği açısından taşıdığı anlam nedir? Giderek bir çöküntü olarak yaşanan sendikal krizin ortaya koyduğu asıl sorun, geleneksel sendikal hareketin parçası olan örgütlenmelerin, krizi yaratan gelişmeler karşısmda direnç gösterememeleridir. Geleneksel sendikalar , sendikal etkinliği zayıflatan eğilimleri tersine çevirmekte başarısızdırlar. Bu durumun en açık örneklerinden birisi de Türkiye'de yaşanıyor. Sendikal hareketin geleceği açısından atılacak adımlar bir reform olarak tasarlanamaz. Sendikal harekette gereksinim duyulan, tepeden tırnağa gerçek bir yenilenme, gerçek bir devrimdir . Krizin Temel Nedenleri Sendikal harekette tepeden tırnağa bir yenilenme nasıl gerçekleşecek; yeni bir sendikal hareket hangi nesnel temeller, hangi somut ipuçları üzerinde şekillenecek? Bunu anlamak için herşeyden önce, geleneksel sendikal hareketi çöküşe götüren öznel ve nesnel unsurları anlamak gereklidir. Sendikal bürokrasi ve yozlaşma Öznel unsurların en başta geleni, geleneksel sendikal hareketin büyük bir bölümünü saran, yozlaşmış kast ilişkilerinde somutlaşmaktadır. Geleneksel sendikaların önemli. bir bölümünde, sendikal demokrasinin adı bile zaten yoktur. Bu tip sendikalarda, işçilerin söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak hiçbir organlaşma yoktur. Sendikal politikalar ve bütün önemli kararlar, işçilerin dışında merkezileşmiş yönetim mekanizmalarında yeralanlar tarafından belirlenmektedir. Bürokratik sendikacılık, bugün gelinen noktada artık sadece anti-demokratik bir tutum olmaktan çıkmış, sendikal harekette ciddi bir çürüme kaynağı oluşturmaya başlamıştır. Yöneticilerin siyasal zihniyetleri de bir başka öznel unsur olarak öne çıkmaktadır. Yaşanan sendikal kriz karşısında çözümü, eldeki mevcudu korumakta arayan, bunun için düzenle daha fazla bütünleşen, sermayeyle yeni bir uzlaşma arayışı içine giren sendikal siyaset yaklaşımı, krizin bu denli etkili olmasında belirleyici bir unsur haline gelmektedir. İdeolojik hegemonyanın dağılması Aslında gerek bürokratik-yozlaşmış yöneticilik gerekse korumacı-tutucu zihniyet, daha temelde yatan bir öznel unsurun sonuçlarıdır.Bu da sosyalizmin, yani işçi sınıfının insani kurtuluş umudunun, emek hareketi üzerindeki ideolojik hegemonyasının kırılmış olmasıdır. İşçi sınıfının en yüksek örgütlenme biçimi olan sosyalizmin reel uygulamalarının yenilgisi ve bağımlı ülkelerdeki kurtuluş hareketlerinin çözülüşü, emek hareketini ideolojik/politik saldınlar karşısında eskisine göre daha güçsüz ve savunmasız bıraktı. Emek hareketlerinin bu koşullarda yaşadığı ideolojik- politik yalpalamalar , işçi sınıfının gündelik ve politik çıkarları arasındaki bağın tamamen kopartılmasıyla sonuçlandı. Düzenle bütünleşme, teslimiyet, sendika- ları düzenle daha da bütünleştirmeye yönelik sermaye stratejilerinin ( çağdaş sendikacılık vb. ) yaygınlaşmasına neden oldu. İdeolojik-politik yalpalama sendikal hareketi bir siyasal önderlikten de tamamen yoksun bıraktı. Bu da sendikal harekette hedefin ve yönün belirsizleşmesine, sendikal etkinliğin sadece ''varolan üyelerin işçi-işveren ilişkilerinden kaynaklanan " sorunlarının çözümü'' ekseninde tanımlanmasına zemin oluşturdu. Bu koşullarda sendikal kadrolar da erozyona uğradı; eski kadrolarm bir bölümü sınıfın bilinçli eylemine dair inançlarını yitirirken, yeni sendikal kadroların ortaya çıkmasına ve önder konumlara gelmesine imkan sağlayan bağlantı kayışları oluşamadı. *** Sendikal çöküntüyü yaratan bu öznel unsurlar önemlidir. Ancak tek başma bu öznel nedenler bugünkü sendikal çöküntünün çözümlenmesi açısından yeterli değildir. Çünkü sendikal krizi yaratan nesnel koşullar, sendikal kadroların bütün bu öznel olumsuzluklara sahip olmadığı koşullarda bile sendikal etkinliğin güçlenmesini engelleyebiliyor. Bir başka ifadeyle, sendikal demokrasinin işlerliğinin sağlandığı, sendika yöneticilerinin bağımsız ve militan bir tutum sergiledikleri koşullarda bile, sendikal hareket güç yitirmeye devam edebiliyor; ya da en azından gücünü arttıramıyor .Çünkü sadece "bu olumluluklar, krize, neden olan nesnel gelişmeler karşısında bir direnç yaratmaya yetmiyor. Bu noktada krizi yaratan nesnel unsurları dikkate almak zorunludur. Sendikal hareketi krizden çıkarabilmek, yani yeni bir sendikal hareket yaratabilmek de, büyük ölçüde bu nesnel gelişmelerin yolaçtığı sorunlara karşı bir direnç eğilimi oluşturabilmekten geçiyor. Geleneksel örgütlenme, mücadele ve dayanışma tarzları içinde kalınarak yürütülen sendikal etkinlikler, işçi sınıfı saflarında sermayenin saldırı stratejilerine bağlı olarak ortaya çıkan değişimlere yanıt sunamıyor. Kısacası sendikal krizi, ''işçi sınıfını bütün düzeylerde etkileyen genel değişim sürecinin yolaçtığı sonuçlar karşısında, mevcut sendikaların yönetim, örgütlenme ve mücadele biçimlerinin çözümsüzlüğü'' olarak tanımlamak mümkündür . Geleneksel sendikalar değişimin ortaya çıkardığı sonuçlarla başa çıkabilme gücünde değillerdir. Yeni Sermaye Stratejisi Yeni bir sendikal hareketin yaratılması, sermayenin yeni stratejisinin yol açtığı değişim sürecinin işçi sınıfı saflarında yarattığı etkilerin, geleneksel sendikal hareketin sınırları içinde kalınarak karşılanamayacağı anlamına gelmektedir. Peki böylesine köklü bir dönüşümü gerektiren bu sermaye stratejisi ve bunun işçi sınıfına etkileri nelerdir? Sermayenin yeni stratejisi, kapitalist sistemdeki değişim sürecinin, yaygın deyimiyle ''yeni dünya düzeni ve küreselleşme''nin bir unsurudur. Yeni sermaye stratejisi, kar oranlarının düşme eğilimiyle ortaya çıkan kapitalizmin krizini, kapitalist sınıflar lehine aşmayı öngörmektedir .Bunun için, uluslararası işbölümünden çalışma ilişkilerine, işletme yapılarından emek süreçlerine kadar bir dizi alanda radikal değişikliklere gidilmiştir. 1970'li yılların başından itibaren uygulamaya konan ve özellikle 1980'lerde hemen hemen bütün dünya ülkelerine yaygınlaştırılan yeni sermaye stratejisinin yol açtığı belli başlı değişimler şöyle özetlenebilir: Yeni liberal ekonomik düzenlemeye bağlı olarak yeni bir uluslararası işbölümü oluşturulmuştur. Bu yeni uluslararası işbölümünün araçları ticari ve mali serbestleştirme, özelleştirme ve esnek uzmanlaşmadır. Bu işbölümünde emperyalist ü1keler bilgisayar yazılımı, enformasyon teknolojileri ve biyoteknoloji gibi egemen teknolojilere dayalı sektörleri üstlenirken; daha geri teknolojilere bağlı ve özellikle emek yoğun sektörleri ve üretim aşamalarını bağımlı ü1kelere aktarıyorlar. Özellikle mali sermayenin her türlü akışkanlığının önündeki engellerin kaldırılmasıyla hızlandırılan bu süreç bir yandan uluslararası düzlemde eşitsizliği de- rinleştiriyor, bir yandan da her ülkenin kendi içinde ana sanayilerle, yan sanayiler ve buna bağlı olarak çekirdek işgücü ve çevre işgücü gibi ayrımlar yaratıyor. Özelleştirme, özellikle eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi kamu hizmeti olarak tanımlanan ve dolayısıyla piyasa ilişkilerinin kısmen dışında olan alanlara da girerek sermayeye yeni yatırım, yani kar alanları açıyor. Ayrıca mali piyasaların serbestleştirilmesi, yani mali sermaye önündeki denetimin kaldırılmasıyla, büyük bir mali sermaye kitlesi, dünya çapında dolaşmaya ve ülkelerin faiz-döviz politikalarını belirlemeye başlıyor. Tekelleşme son hızıyla sürüyor. Dünya ekonomisini birkaç yüz uluslararası tekel kontrol edebiliyor. Dikey entegrasyon, yani küçük ve orta ölçekli işletmelerin, tekel niteliğindeki ana şirketlerle bütünleşmeleri artıyor. Bugünkü kapitalizm koşullarında küçük ve orta ölçekli işletmelerin, kendi başlarına nihai tüketiciye üretim yaparak yaşama şansları kalmamıştır. Bu gelişme, uluslararası işbölümü açısından bakıldığın- da, bağımlı ülkelerdeki yatırımların büyük bir bölümünün, uluslararası tekellere üretim yapan taşeron niteliği kazanmasına yol açıyor. Küçük ve orta ölçekli işletmeler Bununla birlikte işletme yapıları ve stratejileri hızla değişiyor. Teknolojideki gelişmelere bağlı dolarak, işletmeler küçük birimler halinde örgütleniyor , dev bir ahtapotun kolları gibi çalışıyorlar .Siemens patronunun deyimiyle, kapitalist işletmeler ''eskiden okyanusta yüzen dev transatlantikler iken, bugün nehirde yüzen yüzlerce sürat teknesi'' haline dönüştürülüyor. Bu işletme yapılarının tipik bir sonucu yeni sanayi havzalarının oluşturulmasında görülüyor.Emperyalist ülkelerde, özellikle maden demir-çelik gibi sektörlerde faaliyet gösteren büyük ölçekli fabrikaların bulunduğu eski sanayi bölgeleri bir bir kapanırken, bunların yerini yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin üretildiği küçük ve orta ölçekli işyerlerinin bulunduğu bölgeler alıyor. Bağımlı ülkelerde ise sanayileşme, yeni uluslararası işbölümüne bağlı olarak, özellikle emek yoğun hafif tüketim maddelerini üreten sektörlerde ve dünya çapındaki üretimin, daha emek yoğun olan aşamalarında yoğunlaşmaktadır .Bunun sonucu, bu tip ükelerde küçük ve orta işletmelerden oluşan yeni organize sanayi bölgelerinin kurulmasıdır. Türkiye'deki Çorlu-Çerkezköy-Lüleburgaz, Kartal-Ümraniye-Esenyurt, Gebze-İzmit- Adapazarı, Adana- Mersin-Gaziantep, İzmir- Manisa- Denizli, Bilecik-Bozüyük-Eskişehir, Bursa vb. bu tür bir işbölümü sonucunda gelişen sanayi bölgeleridir. Emek süreci ve emek yönetimi Sermayenin yeniden yapılanması, işletmelerdeki emek süreçlerinde de değişim yaratıyor. Nitelikli çekirdek işgücünü istihdam eden yüksek teknolojiye dayalı işletmelerde, Japon tipi ''toplam kalite yönetimi'' anlayışı hakim kılınmaya çalışılıyor. ''Kalite çemberleri'' gibi araçlarla sürdürülen bu emek yönetimi tekniği, çalışma sisteminde (ücretler, ça1ışma saatleri, izinler vb.) onaya dayalı bir ''esneklik'' sağlamayı amaçlıyor. ''Esneklik'', sermayenin kar oranlarmı arttırabilmek ve pazar payını genişletebilmek amacıyla gündeme getirdiği temel politikaların başında geliyor. Sermayenin ''esneklik'' politikası, işten atma özgürlüğü anlamına gelen ''sayısal esneklik'', işçinin kol ve kafa emeğinin bütününü üretime katmayı amaçlayan ''işlevsel esneklik'', çalışma zamanının belirsizleşmesine yol açan ''zaman esnekliği'', sendikal ve sosyal hakların zayıflatılmasını amaçlayan ''mevzuat esnekliği'' gibi kavramlarla sunuluyor. (Bu noktada sermayenin, kendi ''esneklik'' politikasını, ''kafa ve kol emeği ayrımının ortadan kalkması'', ''monoton ve rutin işlerin son bulması'', ''işin insanileştirilmesi ve zenginleştirilmesi'' gibi ideolojik motiflerle sunması karşısında, ''ayrıntılı işbölümünü savunan'' bir çizgiye düşmek doğru değildir. ''Esnekliğe'' sadece karşı çıkmak yetmez; mutlaka somut öneriler geliştirilmelidir.) Emeğin yoğun olarak kullanıldığı yan sanayilerde ve özellikle hizmetler alanında ise ''esneklik'', geçen yüzyıldan devralınan ''vahşi kapitalist'' yöntemlerle gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bunun en çarpıcı sonucu işçi-işveren ilişkilerinin vahşi saldırı yöntemleri temelinde yeniden örgütlenmesidir. Bu yüzden dünya çapında emeğin tarihsel kazanımlarına yönelik saldırı çok çeşitli yöntemlerle sürdürülüyor .Sendikal örgütlenme, toplu pazarlık, grev gibi kollektif haklar budanıyor; çalışma ilişkileri bireyselleştirilmeye çalışılıyor .Bir başka deyişle, işçiler sınıfsal örgütlenmeleri dağıtılarak, tek tek bireyler olarak pazarlık masasına oturtulmak isteniyorlar. Bunu sağlamanın aracı olarak özellikle bağımlı ülkelerde varolan sendikal hak ve özgürlükler yasal engeller ve baskı yoluyla kısıtlanıyor. Bunun en açık örneği 12 Eylül sonrası ülkemizde yaşanmıştır. 'Bütün bu değişimler işçi sınıfının yapısını etkiliyor ve geleneksel sendikal hareketin sorunlarını ağırlaştırıyor. Yeni Proleterleşme Dalgası Değişim sürecinin işçi sınıfı saflarında yarattığı son nuçların, geleneksel sendikal hareket içinde kalınarak çözülemeyeceği giderek daha da belirginleşiyor. Sendikal harekette yeniden yapılanma, bir başka deyişle yeni bir sendikal hareketin yaratılması ihtiyacı bugün bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor. Yeni bir sendikal hareket ihtiyacının dayandığı temel, işçi sınıfı saflarında yaşanan değişimdir .Dünya çapında yaşanan yeni bir proleterleşme dalgası yeni bir işçi kitlesi yaratıyor; bu yeni işçi kitlesi de yeni bir emek hareketine ve sendikal harekete ihtiyaç duyuyor. Geleneksel işçi sınıfı, yeni işçi kitlesi Modem proletaryanın oluşumunda tarihsel olarak 18. yüzyılın sonlarında yaşanan sanayi devrimi belirleyici bir rol oynadı. Sanayi devrimi ile birlikte, manüfaktür üretimi büyük fabrika sistemine dönüştü;bu üretim sistemi, kitlesel üretim ve ayrıntılı işbölümü temelinde standart (vasıfsız) işçi tipini tarih sahnesine çıkardı. Kırdan koparılan kitlelerin mülksüzleştirilerek bu sistem içerisine dahil edilmeleri, sınıf mücadelesinin yükselmesine de zemin oluşturdu; mülksüz kitlelerin, toplumun diğer kesimlerinden farklılaşmış bağımsız çıkarları etrafında mücadeleye girişmeleri modern proletaryanın doğumunu müjdeledi. 20. yüzyıl tarihi boyunca gelişen işçi hareketlerinin, sendikaların ve siyasal örgütlerin dayandığı temel de bu işçi kitlesi; yani büyük ölçekli işyerlerinde düzenli biçimde istihdam edilen vasıfsız işçi kitlesi oldu. Bu işçi sınıfı yapısı, bugüne kadar varlığmı koruyan kitle sendikalarının temel dayanağını oluşturdu. Elektriğin temel enerji kaynağı haline gelmesiyle sıçrama kazanan bu üretim sistemi Fordist üretim biçimi (bant sistemi) ve Taylorist (fabrika içi ayrıntılı işbölümü) ,emek yönetimi teknikleriyle dünya çapında egemenlik kazandı. Bu sistem 1970'lere kadar egemenliğini korudu. 1970'ler kapitalizmin tarihindeki son krizin başlangıç yıllarıdır. Bu kriz, yukarda genel hatlarını özetlediğimiz yeni sermaye stratejisini gündeme getirdi.Yeni sermaye stratejisi, işçi sınıfının yapısında köklü değişikliklere yol açıyor; işçi sınıfının geleneksel yapısını/bileşimini çözen, ama önemli ölçüde yeni özellikler taşıyan yeni bir işçi kitlesini tarih sahnesine çıkaran bir işlev görüyor. ''Büyük ölçekli işyeri; düzenli istihdam'' temeline dayalı eski işçi kitlesinin nicel olarak zayıflaması, burjuva ideolojisi tarafından, ''elveda proletarya'' sloganıyla özetlenen bir bakış açısıyla değerlendiriliyor. Öte yandan bu gelişme, sımfa dayalı bütün düşüncelerin ve örgütlenme biçimlerinin sona erdiği şeklindeki yanlış düşünceye de temel oluşturuyor. Oysa karşı karşıya olduğumuz olgu işçi smıfımn ortadan kalkması değil, eskisinden daha yaygın ve bütün dünya ülkelerini kapsayacak biçimde yeniden şekillenmesidir. Ne teknolojideki gelişmeler ne de diğer olgular işçi sınıfının varlığını ortadan kaldır- maktadır. Bazı işletmelerde emekten tasarruf eden teknolojilerin devreye girmesi genel işçileşme sürecini engelleyici bir unsur değildir. Aksine teknolojik gelişmeler işsizliğe yol açsa da toplam olarak çalışan işçi kitlesinin nicel büyüklüğünde ciddi bir sıçrama yaşandığı görülüyor. Emperyalist merkez ülkelerde ekonomideki durgunluğa, bazı sektörlerin ve yatırımların başka ülkelere kayması ve teknolojik gelişmeye bağlı olarak işsizlik ve istihdamda hizmet sektörünün payı artarken, bağımlı ülkelerde imalat ve hizmet sektörlerinde çalışan işçi kitleleri sayıca büyüyor. Bu yeni bir proleterleştirme sürecidir ve eski proleterleştirme süreçlerinde olduğu gibi kırdan ve küçük üretimden koparılan kitlelerin mülksüzleştirilmesine dayanmaktadır. İç ve dış göçlerle kentlere yığılan kitlelerin ücretli olarak çalıştırılmaları, kentlerdeki küçük burjuvazinin bir bölumünün tasfiye edilerek işçileştirilmeleri gibi olgular, yeni proleterleştirme dalgasının eski proleterleştirme dönemleriyle ortak yönünü oluşturmaktadır. Ancak bu kez mülksüz kitlelerin işçi olarak istihdamı eskisi gibi ''büyük fabrika, kitle üretimi, düzenli istihdam'' temelinde değil, küçük ve orta ölçekli işletmelerde, yeni sektörlerde, özellikle hizmetler alanında ve düzensiz temelde gerçekleşmektedir. Bunlarla birlikte yapısal işsizliğin ve işsiz kitlesinin varlığı da yeni proleterleştirme dalgasının ayırdedici tarafıdır. Yeni proleterleştirme dalgası, işçisi/işsiziyle çok katmanlı, parçalı, heterojen bir yeni işçi kitlesini tarih sahnesine çıkarmaktadır . Yeni işçi kitlesinin özellikleri Çalışma biçimleri açısından bakıldığmda, düzenli bir çalışma sisteminin yanısıra, part-time, geçici, mevsimlik çalışma, evde çalışma, uzaktan çalışma gibi yeni düzensiz çalışma biçimlerinin hızla arttığı gözleniyor .Özellikle part-time (kısmi zamanlı) çalışanların toplam işgücü içindeki payları gittikçe artıyor. Buna karşılık, bizim gibi ülkelerde, taşeronlaştırma yoluyla geçici, sözleşmeli veya mevsimlik iş- çilikte önemli bir artış gözleniyor. Yine tekstil, kimya, gıda gibi emek yoğun sektörlerde ''evde çalışma'' sistemi önemli bir gelişme kaydediyor. Bu yeni çalışma biçimleri özellikle kadın, çocuk, göçmen, azınlık ve ulusal eşitsizliğe maruz kalan emekçilerin üzerindeki sömürüyü yoğunlaştırıyor .Çünkü kadınların, çocukların, göçmenlerin ve ulusal eşitsizliğe maruz kalan ( ezilen halk) emekçile- rin,'(önneğin Avrupa'da Türklerin, ABD'de Meksikalıların ya da Türkiye'de Kürtlerin) daha düzensiz bir biçimde ve daha düşük ücretlerle çalıştırılmaları kolay görülüyor. Devletin ekonomideki rolününün değişmesine bağlı olarak kamu çalışanlarının büyük bir bölümü de bu yeni işçi kitlesine dahil oluyorlar. Ayrıca kentlerin yoksul kenar mahallelerinde yoğunlaşan, kısa süreli işlerde çalışan yarı işçi-yarı işsiz kitleler ve informel sektör çalışanları da yeni işçi kitlesi içinde giderek daha fazla önem kazanıyorlar. İşletme yapıları ve sektörel dağılım açısından bakıldığında, yeni işçi kitlesinin yeni sanayi bölgelerinde; hizmetler alanındaki işkollarında; ana işletmelerden çok, ana işletmelere üretim yapan yan sanayilerde yoğunlaştığı görülüyor. Yeni sanayi bölgelerindeki üretim birimleri, farklı işkollarında yeralan ama emek yönetimi açısından ortak politikalara sahip küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşuyor. Hizmetler alanındaki gelişme ise turizm, büro-ticaret, ulaştırma, haberleşme, banka-finans, sağlık, eğitim, enerji ve yerel hizmetler gibi işkollarında somut olarak yaşanıyor. İşçi hakları açısından bakıldığında, yeni işçi kitlesinin esnek çalışma sistemine bağlı hale getirildiği görülüyor. Esnek çalışma, işçiler arasında ücret farklılığı, sendikasız, hatta sigortasız çalışma, düzensiz çalışma saatleri, düzensiz vardiya sistemi, yoğun işçi sirkülasyonu,yani işten atılmalar gibiolgularla ortaya çıkıyor. Bütün bunların sonucu olarak, işyerine bağımlılığı zayıf, sınıfsal bağları gevşek, dağınık ve düzensiz, çok katmanlı (heterojen) ve çoğunlukla genç yeni bir işçi kitlesiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu yeni işçi kitlesini ağır sömürü koşullarında çalıştırmak temel bir sermaye stratejisi olarak dünyanın dört bir yanında hüküm sürüyor. Türkiye'de yeni işçi kitlesinin oldukça önemli bir sayıya ulaştığı, hat- ta işçi sınıfının ana gövdesini oluşturduğu da gerçektir. Nitelikli işgücü Bu çerçevede,nitelikli jşgücünün, yani büyük ölçüde kafa emeğini kullanan, eğitim düzeyi yüksek ve genel olarak çekirdek işgücü içinde yer alan işçilerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği sorulabilir. Burada aslında bir yandan da bilginin metalaşmasına bağlı olarak, kafa emekçilerinin proleterleştirildiği bir süreçle karşı karşıyayız. Mühendis, mimar ve hekim örneklerinden yola çıkılırsa, bu meslek gruplarının ücretli istihdamında eskisinden farklı bir emek-sermaye ilişkisinin geliştiği görülecektir. Özellikle hekimlerin, sağlık hizmetlerinin metalaştırılmasına (özel hastaneler vb.) paralel olarak ücretli istihdamı artıyor, mühendis emeği ise üretim sürecinde karar mekanizmasındaki merkezi konumunu giderek yitiriyor; bu anlamda ''va- sıfsızlaşıyor''. Yeni teknolojiler üretim sürecinde dikey ayrışmayı, bir başka deyişle derinlemesine işbölümünü zayıflatırken, üretimde kafa ve kol emeğinin daha çok içiçe geçmesine yol açıyor. Bu ise, eskiden üretimdeki karar süıeçlerinde merkezi bir role sahip olan ücretli mühendislerin karar sürecinin dışına itilmesini ve doğrudan üretimin içinde yer almasını doğuruyor. Bu 'vasıfsızlaşma'', yüksek teknolojiye uyum sağlayamama ya da eğitimsiz olma değil, üretim sürecinin bütününe müdahale edememe anlamına geliyor. Karar mekanizması ise yeni teknolojilerin bilgiyi denetleme imkan sağlaması nedeniyle doğrudan doğruya sermayedarın kendisine geçiyor. Gerek kafa emeğinin gerekse çekirdek işgücü içinde yer alan kol emeğinin, göreli olarak daha iyi koşullarda ( daha yüksek ücret, daha iyi çalışma koşulları vb.) istihdam edildiği de biliniyor. Ama yeni emek yönetim teknikleriyle işverenin karı için tüm yeteneklerini seferber etmeye yöneltilen çekirdek işgücü de, bu biçimde aslında eskisinden daha yoğun bir sömürüye tabi tutuluyor. Ancak işçi sınıfı içindeki farklılaşma ve bunun yol açtığı ''çıkar farklılığı'', bu durumun bilince çıkmasının önünde engel oluşturuyor. Çekirdek işgücünden tümüyle farklı koşullarda çalıştırılan, daha ağır çalışma şartlarına sahip çevre işgücünün varlığı, çekirdek işgücü içinde yer alan işçilerin kendi durumlarını muhafaza etmeye yönelik bir zemin oluşturuyor. Yeni bir işçi aristokrasisi görüntüsü oluşturan bu durum, kuşkusuz, bu işçi kitlesinin sınıf olma özelliğini yitirdiği anlamına gelmez. Olsa olsa geçici bir ''mutlu, fakat işsizlerin oluşturduğu tehdit nedeniyle tedirgin azınlık'' konumu kazandıklarını gösterir. Burada işletmeye bağımlılık ve daha yüksek çalışma standartları, diğer işçi sınıfı katmanlarından uzaklaşma gibi eğilimler , yeni bir emek hareketinin yaratılmasının önünde somut engeller oluştursa da bu engeller aşılmaz değildir .Bu kesime yönelik sınıfın birliğini öne çıkaran sürekli bir ideolojik kampanya, burjuva ideolojisi tarafından sınıfın çeşitli katmanları arasına örülen duvarları parçalamaya hizmet edecektir. Bununla birlikte çekirdek işgücünün yeni bir emek hareketinin gerçek bir parçası haline getirilebilmesi, örgütsüz ve dağınık çevre işgücünü, yeni bir emek hareketinin oluşumunda ana gövde yapabilmeye bağlıdır .Bu ise yeni işçi kitlesinin, sınıf mücadelesinde kazanacağı mevzilerin korunması ve güçlendirilmesiyle olanaklıdır. Sermaye şiddeti ve yeni işçi kitlesi Yeni işçi kitlelerinin kendi aralarındaki bağlar, kapitalizm karşısında aynı sömürü koşullarına tabi kılınmalarıyla kuruluyor. Benzer sömürü koşulları potansiyel olarak bir sınıfsal birlik imkanı yaratıyor, ancak bu olanak kendiliğinden biçimde ortaya çı- kamıyor .Yeni işçi kitlesini, sanayi devriminin proletaryasından farklı kılan ögelerden biri budur . Ancak bu durum bilinçli bir eylem çizgisi tarafından aşılabilir pratik bir zorluktur. Sınıf kimliği sınıf mücadelesi içinde kazanılan bir özelliktir. Bir toplumsal kesimin sınıf özelliğini kazanması kategorik değil, tarihsel bir oluşumdur. Sınıflaşmanın dayandığı temel, üretim içindeki konum olmakla birlikte bunun somut bir biçim kazandığı yer sınıf mücadelesidir .Sınıf mücadelesinin herhangi bir düzeyi ise siyasetten bağımsız değildir , tersine geniş anlamda siyasetin kendisidir .Dolayısıyla temel sorunlardan biri, yeni işçi kitlesinin sınıflaşma sürecini inceleyerek, burjuva ideolojisinin işçi sınıfına dayattığı bireyselleşmeyi aşan kollektif bir sınıf kimliğinin yaratılabileceği mücadele ve örgütlenme biçimlerini saptamaktır. Sorunun çözümü için öncelikle, yeni işçi kitlesini doğuran proleterleştirme sürecinin ana özelliklerini incelemek gereklidir. Tarihteki her proleterleştirme döneminde olduğu gibi, bu yeni dönemde de proleterleştirme, işçi sınıfının geleneksel mevzilerini dağıtan bir sermaye şiddetinin açtığı yolda ilerliyor .Burada devletin egemen smıfların baskı ve zor aygıtı olma niteliği bütün çıplaklığıyla öne çıkıyor. Devlet, ''sosyal'' örtülerinden sıyrılarak, bu öz niteliğini oluşturan çıplak bir şiddeti, emekçi sınıflar ve ezilenler üzerinde uygu- luyor. Sanayi Devrimi 'ndeki proleterleştirme, tarlaların ''çitlenmesi'', yani meraların köylülere kapatılması yoluyla kırın insansızlaştırılması, müksüzleşen köylülerin sanayi kentlerine göçü ve fabrikalarda, madenlerde insanlık dışı koşullarda çalıştırılmaları biçiminde gerçekleşmişti. O dönemde siyasal baskı mekanizması ve sermayenin doğrudan şiddetinin genel hedefleri, ücretler ve çalışma koşullarının bu koşullara göre şekillendirilmesiydi. İçinde bulunduğumuz dönemdeki şiddetin en genel hedefi ise, işçi sınıfının bütün kollektif örgütlülüklerinin dağıtılması, tüm öz savunma direncinin kırılması, yani örgütsüzleştirme, depolitizasyon, bireyselleştirme ve her türlü başkaldırının fiilen ezilmesidir .Sermaye ve devlet bu genel hedeflerine ulaşmak üzere iki temel yol izlemektedir .Bunlardan birincisi sermayenin işçi direnişlerine karşı, kendi örgütlenme özelliklerinin de bir yansıması olarak ortaya çıkan, mafya tarzı doğrudan şiddete yaygın biçimde başvurmasıdır .İkinci yol, 1990'larda yaygınlaşan ''terörizm tehditi'' kavramının giderek isyankar işçi direnişlerini de kapsar biçimde kullanılmasıdır .Kısacası, gerek sermayenin mafya tarzı doğrudan şiddeti, gerekse rejimin niteliğini belirleyen örgütlü siyasal şiddeti, üretimin yeni bir temelde örgütlenmesinin kurucu unsurlarından birisi halini almıştır. Bu olgu, belirli sanayi ve hizmet kollarında yeni bir vahşi kapitalizm (mafyalaşma, üretiminin her aşamasının zor ve baskıya dayandırılması vb.) olarak yaşanırken, sendikal hakların görece daha iyi olduğu ülkelerde ve/veya işkollarında saldırgan ideolojik kampanyalarla gerçekleşiyor. Her iki durumda da işçi sınıfına yönelik fiziksel-politik şiddet biçimleri, ideolojik-politik şiddetle içiçe gelişmektedir. Ve her iki durumda da yeni işçi kitleleri bu saldırgan siyasetin başlıca hedefi durumundadırlar. Sendikasız işçilerin direnişi ''terörle mücadele'' kapsamına kolaylıkla sokulabilmekte, diğer yandan, geleneksel işçi tipi kadar bile saygı görmeyen bu kesimler her türlü toplumsal aşağılama ve ayrımcılığın hedefi haline gelmektedirler. Sendikal haklara yönelik sermaye yaklaşımının en açık örneği, Dünya Bankası 'nın ''Bütünleşen Dünyada İşçiler'' başlığını taşıyan raporunda belirtilmektedir. Bu Rapor'da sendikalar, 'işgücü piyasasında tekeller'' olarak gösterilirken, sendikalara önerilen tek politika,işletme stratejileriyle bütünleşmeleri, yani işletme/işyeri sendikaları haline gelmeleridir. Emeğe yönelik bu ideolojik, politik ve fiziksel şiddet dalgası, emek hareketini tümüyle tasfiye etmeyi, bunun için de emeğin öz savunma eylemini ve bunun bütün temel örgütlenme biçimlerini yok etmeyi ya da etkisizleştirmeyi amaçlıyor. Yeni işçi kitlesi ise tam da bu şiddet dalgasının içınde ortaya çıkıyor. Sermayenin çok yönlü stratejisınin bir sonucu olarak işçi sınıfının yapısında/bileşiminde parçalanma yaygınlaşıyor. Yeni istihdam odakları, örneğin organize sanayi bölgeleri; tekstil, gıda, kimya gibi uluslararası işbölümünden kaynaklanan yükselen imalat işkolları; turizm, ulaştırma, sağlık, büro-ticaret gibi hizmet sektörünün alt kolları egemen hale geliyor. Fason üretim, evde çalışma, taşeron işçiliği, geçici-mevsimlik ya da sözleşmeli çalışma gibi yeni çalışma biçimleri yaygınlaşırken, kamu çalışanları işçi sınıfının organik bir parçası haline geliyor; kadın ve çocuk emeğinin yaygın sömürüsü genelleşiyor. Özetlersek; ''yeni proleterleştirme dalgası'' birkaç yöntemle yeni işçi kitleleri yaratıyor. Birincisi, işletme içi taşeronlaştırma gibi yöntemlerle işyerindeki sınıf içi farklılaşmaları ve farklı çalışma biçimleri arasındaki ayrılığı derinleştirme yöntemidir. Bunun en tipik ömeğini kamu işletmelerinde ve özel sektöre ait imalat sanayi işyerlerinde görebilmek mümkündür. Örneğin, enerji üretimi ve dağıtımı hizmetinin neredeyse her aşaması taşeron firmalar tarafından yapılıyor. Taşeron firmaların işçileri, sendikasız ve çoğunlukla sigortasız çalıştırılıyor. İkincisi, kapitalizmin ''stoksuz üretim'', ''yalın üretim'' gibi ihtiyaçlarını tatmin etmek amacıyla, bazı üretim birimlerinin işletmenin dışına çıkarılması, ana ve yan sanayi ayrımlarmm pekiştirilmesi yöntemidir .Bunun en açık örneğini otomobil fab- rikalarında görüyoruz. Otomotiv sektörü, ana fabrika ve ana fabrikaya üretim yapan yan işletmeler olarak örgütlenmiş durumdadır ve yan sanayi işçileri düşük haklarla çalıştırılmaktadır. Üçüncüsü, hizmet sektörünün genişlemesidir . Turizm, ulaştırma/nakliye, büro-ticaret, banka-finans, haberleşme iletişim gibi hizmet faaliyetlerinin önemi ve bu faaliyetlerde istihdam edilen işçilerin sayısı hızla artıyor. Dördüncüsü, işsiz, yarı işsiz ve informel sektör çalışanlarmm dünya çapında genişlemesidir. Sonuçta işçi sınıfı gerek işletme ölçeğinde gerekse ülke ve dünya düzleminde parça parça bölünerek yeni işçi kitleleri yaratılmakta, bu yeni işçi kitleleri daha vahşi ve ağır sömürü koşullarına maruz bırakılmaktadır .Bütün bu süreç dünya çapında yeni bir işbölümüyle birlikte gelişiyor ve özellikle bağımlı ülkelerde yeni işçi kitlesinin çoğal- masına yol açıyor. Yeni işçi kitlesinin maruz kaldığı ağır sömürü koşulları, görünüşte, hala düzenli istihdam biçimlerini koruyan büyük fabrika işçilerini etkilemiyor gibi görünebilir. Ancak kısa vadede sermayenin işçi kesimleri arasında yarattığı bu ''çıkar çelişkisi'' sadece görünüşte ve geçicidir. Bunun nedenleri şöyle özetlenebilir: Birincisi, yeni işçi kitlesinin maruz kaldığı ağır sömürü, hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmayacak olan büyük fabrika işçilerinin çalışma ve yaşama koşullarını da ağırlaştırıyor. İkincisi, emperyalizmle bütünleşmenin derinleştiği işkollarındaki yeni tip büyük özel işyerlerinde, eskisinden çok daha farklı çalışma ve sömürü koşulları egemen kılınıyor. Bu yeni tür işçi kuşağı, hem eski sanayi işçilerinden hem de informel sektör işçilerinden farklıdır. Birkaç kuşaktır işçi olan, eğitim, toplumsal duyarlılık ve politikleşme düzeyi yüksek olan bu genç işçiler, ortak bir mücadele çerçevesi içinde düzensiz işçilerle birleşmeye yatkın oldukları gibi, sınıf hareketinin bütünü açısından da öncü roller üstlenme potansiyeline sahiptirler. Türkiye'deki yaklaşık 10 milyon ücretli emekçinin ancak 1 milyonu sendikalı ve toplu sözleşmelidir. Yaklaşık 1.5 milyon kamu çalışanı ve memur olduğu düşünülürse, geriye kalan 8.5 milyon işçinin sendikasız olduğu görülecektir. Bunun 4-4.5 milyonu ise sigortasızdır. Bu rakamlar da, yeni işçi kitlesinin neden işçi sınıfının ana gövdesi haline geldiğini ortaya koymaktadır. İşsizlik ve toplumsal dışlanma sorunu Yapısal işsizliğin ve işsiz kitlesinin varlığı da yeni proleterleştirme dalgasının ayırdedici yönlerinden biridir. Bu olgu, yeni işçi kitlesinin yeni bir tarzda ör- gütlenmesi gerekliliğinin de temel nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Kuşkusuz işsizlik kapitalizmin tarihsel bir sorunudur ve eskiden de işsizlik sınıf mücadelesi içinde önemli bir role sahipti. Bununla birlikte tarihte ilk kez ekonomik gelişme ile işsizlik arasında doğrusal bir ilişki görülüyor. Geçmişteki işsizlik bugüne göre daha ''arızi'' bir özellik taşıyordu ve esasen ''yedek sanayi ordusu'' olma niteliğindeydi. Bununla birlikte ''tam istihdamın'', yani işsizliğin ortadan kaldırılmasının , kapitalizmin uzunca bir döneminde hedef olarak benimsendiği de biliniyor. Kuşkusuz bugün de işsizlik çalışan işçi kitlelerinin haklarının budanması yönünde ''değerlendiriliyor''; ama bugünkü işsizliğin temelinde teknolojik gelişmenin payı olduğu ve işsizlerin önemli bir bölümünün üretimde ''yedek'' olarak bile yer iş- gal etmeyen ''dışlanmışlar'' kategorisini oluşturduğu kabul edilmelidir. Bugünkü yapısal işsizliği tanımlamak amacıyla kullanılan ''toplumsal dışlanma ,, kavramı üretim için ''gereksiz'' bir mülksüzler kitlesine işaret ediyor. Tam da bu nedenle yeni bir emek hareketinin yaratılmasında, bu ''yeni'' işsizleri hesaba katmayan bir yaklaşımın başarı şansı kalmıyor. İşsizleri de kucaklayan bir emek hareketi ise sadece işyerleri ile sınırlı ve geleneksel mücadele araçları ile yetinen bir hareket ola- maz; yeni örgütlenme ve mücadele araçlarına, ve işçi sınıfının taleplerinin toplumun ''dışlanan" kesimlerini de kapsayacak tarzda oluşturulrnasına ihtiyaç vardır. Bu sorun yalnızca sendikal örgütlenme açısından önem taşımıyor; üretimden ''dışlanma'' aynı zamanda, insanın insan olrna özelliğinin elinden alınması anlamına geliyor. Dolayısıyla işsizleri de kapsayan bir emek hareketi, bu insanlara bu özelliğin yeniden kazandınlması imkanını da taşıyor. Bu da sendikal mücadelenin ekonomik, ideolojik ve politik muhtevasının yeniden tanımlanmasını ve bu mücadelelerin yeni bir emek hareketi ekseninde bütünleştirilmesini zorunlu kılıyor. Yeni İşçi Kitlesi, Sınıf Mücadelesi ve Sınıf Bilinci Yeni işçi kitlesi söz konusu olduğunda sınıf kimliğine,sınıf bilincine ilişkin bir dizi soruyla karşılaşılıyor. ''Bunca dağınık bir çalışma sistematiğine bağlı yeni işçi kitlesi sınıf kimliğini nereden alacak? Kendiliğinden sınıf bilinci dinamiği kaldı mı? İşçilerin büyük bir bölümü kendini işçi olarak bile görmüyor. Ya da alt kültürel kimlikler kendilerini ifade etmede daha belirleyici değil mi?'' gibi değerlendirme ve sorular gündeme geliyor. Yeni işçi kitlesinin, kendilerini diğer toplumsal kesimlerden ayırdeden bir sınıfsal kimliğe dolaysız olarak ulaşmalarının zor olduğu görülüyor. Geleneksel işçi sınıfının, ''büyük fabrika, kitlesel üretim'' sisteminden kaynaklanan kendinde sınıf bilinci zemi- ni, yani kendiliğinden bir temelde gelişen ve sınıfın bütününü içeren öz savunma eylemi, düzensiz istihdam edilen yeni işçi kitlesi için geçerli değildir . İşçi sınıfının ilk oluşum sürecinde, üretimdeki konumlarıyla aynı koşulları paylaşan işçi kitlelerinin ''kendiliğinden'' (sendikal) bir biçimde ortak bir tutum oluşturmaları, bu tutum alışın gittikçe ''kendinde'' (politik) bir sınıf bilincine dönüşmesi daha kolaydı. Bugün böyle bir ''kendiliğinden'' bilinç zemininden ancak sınırlı bir alanda sözedebilmek mümkündür. Çünkü yeni işçi kitlelerinin istihdam biçimleri, sınıfın bütününü kapsayan gündelik bir mücadele sürecinin örgütlenmesini giderek daha da zorlaş- tırmaktadır. Oysa, ister gündelik sendikal isterse politik sınıf kimliği ve bilinci, üretim sürecinde değil, ancak ve ancak sınıf mücadelesi sürecinde oluşur .Sınıf mücadelesi, işçi sınıfını toplumsal olarak diğer sınıf ve katmanlardan farklılaştıran bir işlev görür; bu farklı- laşma üretim içi ve üretim dışı alanlarda, yaşamın bütününde ortaya çıkar. İlk oluşum evrelerinde işçi sınıfı, üretim içindeki konumlanışın yanısıra burjuvazi karşısındaki nesnel konumu ve yaşam biçimiyle de farklı bir sınıf kimliği edinmiştir. Bugün sınıf mücadelesi koşulları, böylesine dolaysız ve nesnel bir sınıf kimliği oluşumuna eskisi kadar elverişli değildir. En büyük engel de sınıfın çok kat- manlı/parçalı ve dağınık yapısıdır. Bu dağınık yapımn ''kendiliğinden ,, bir tarzda sendikal bir sınıf bilincini doğurmasını beklemek doğru değildir. Kuşkusuz, sınıf mücadelesi yine kendiliğinden biçimler altında da sürüyor: Emek ile sermaye her gün atelyelerde, fabrikalarda, işyerlerinde nesnel olarak, farklı sınıf çıkarları temelinde karşı karşıya geliyorlar ve bu zeminde ''işçilik bilinci'', yani tek tek işçilerin ya da işçi topluluklarımn işveren karşısında bağımsız ve farklı çıkarlara sahip oldukları fikri gelişebiliyor. Ancak bu parça parça mücadelelerin ''kendiliğinden'' bütünleşmesi, buradan hareketle ''kendiliğinden'' bir emek hareketinin doğması, dolayısıyla ''işçilik bilinci''nin dolaysız ve ''kendiliğinden'' sınıf bilincine dönüşmesi mümkün görünmüyor . Çünkü parça parça direnişler , sınıfın bütünsel sendikal eylemine kendiliğinden dönüşmüyor. Bu nedenle yeni bir emek hareketinin dayanacağı sınıf bilinci, dar anlamda işçilik bilinci değil, işçi sınıfının bir bütün olarak sermayenin ekonomik, politik ve ideolojik egemenliğine karşı mücadelesini hedefleyen dolaysız olarak siyasal bir bilinç olarak gelişmek zorundadır. Bu sınıf bilincinin mayalanacağı zemin sadece işyerlerini değil, işçi sınıfının sermayeye karşı topyekün karşı koyuş zeminlerinin bütününü kapsa- maktadır. Bir başka deyişle, yeni işçi kitlesi sınıf bilincini sermayeye karşı direniş içinde elde edecek; işyeri ve işkolu smırlarmı aşan topyekün bir mücadele içinde smıflaşacak ve siyasallaşacaktır .Sermayenin işçi sınıfının yapısını parçalamaya, sınıfı parça parça teslim almaya yönelik stratejisi, sermaye karşıtı bilinçle sınıfı bütünleştirmeye dönük bir karşı stratejiyle altedilebilir. Bununla birlikte aslında yaşam koşullarının giderek zayıflaması yeni işçi kitlesinin sistemle olan bağların da zayıflamasına neden olmaktadır. Bu nedenle düzenin atomizasyon ve bireyselleştirme faaliyetininin et ki alanı da sınırsız değildir. Çünkü sermayenin küresel hareketi, yeni işçi kitlesini de toplumsallaştırıyor/sınıfsal mücadeleye hazırlıyor. Yaşama koşulları, benzer tarzda çalışanlar için gittikçe eşitleniyor .İşyerleri, işkolları ve çalışma biçimleri açısından işçi sınıfı çok katmanlı ve parçalı hale gelirken, sermaye egemenliği karşısında ulusal ve uluslararası planda işçi sınıfının ortaklaşma ve bütünleşme imkanı da çoğalıyor .Parçalanma olgusu ile bütünleşme imkanı arasındaki bu gerilimi yeni emek hareketinin yaratılabilmesi için en verimli şekilde değerlendirebilmek, tek tek işyerlerindeki mücadeleleri yanyana getirmeye çalışarak değil, sermaye egemenliği karşısında dolaysız bir siyasal bilinci temel alan ve yaşamın bütününü kapsayan topyekün bir mücadeleye yönelmekten geçiyor. Sınıf kimliği ve alt kimlikler Sınıf bilincine ilişkin bir başka sorun alanı, işçiler arasında varolan alt-kültürel değerlerdir.Milliyet, din gibi faktörlerin ve popüler kültürden kaynaklanan motiflerin(sınıf atlama güdüsü, ezilmişlik psikolojisi vb.) işçi sınıfı saflarında etkili olduğu biliniyor. Bunun en önemli nedeni, sermaye saldırısının şiddeti, buna karşılık işçi sınıfının mücadele gücünün yeterli olmayışının işçi sınıfı saflarında yol açtığı güvensizlik duygusudur. Milliyetçilik ve dinsel akımların işçi kitlelerini bu denli etkilemesi, diğer bütün etmenlerin yanısıra, yeni bir güvence arayışı olarak da değerlendirilmelidir. Bu gelişme de sınıf kimliğinin sadece üretim içindeki konumlanışla değil daha genel bir çerçeveden, sistem karşıtı bir yerden kurulabileceğini somut olarak gösteriyor; Kuşkusuz sadece ideolojik bir kampanyayla ya, da kültürel alandan müdahale ederek işçilerin bilincini değiştirme şansı yoktur. İşçiler ancak başka bir hayat yaşayabildikleri ölçüde, yani sermaye karşıtı mücadeleye sevkedilebildikleri ölçüde sınıf bilinci edinebileceklerdir. Bununla birlikte işçilerin alt kimliklerinin de önem kazandığı gözardı edilmemelidir. Eskiden işçi sınıfına ait alt kimlikler (özellikle cinsiyet ve milliyet) sınıfsal birliğin oluşturulmasına engel oluşturmuyordu. Bunun nedeni, başta da söylediğimiz gibi, üretim içindeki konumlanışın, yani dar anlamda işçilik bilincinin, sınıf bilincinin yükselmesi için dolaysız bir zemin oluşturmasıydı. Bu nedenle kadın, göçmen, azınlık gibi sorunlar, genel proleter kimliği altında eriyebiliyordu. Diğer yandan, alt kimliklere sahip işçiler (ömeğin kadınlar, ezilen mezhep ya da ulustan işçiler, göçmenler) daha geçici ve dönemsel biçimlerde (ömeğin savaş ya da ekonomik genişleme dönemlerinde) istihdam edilebiliyor; dönemin sonunda işten çıkartıldık - larında bu durum, sınıfın büyük çoğunluğunun yaşama ve çalışma koşullarını daha sınırlı biçimlerde etkiliyordu. Ancak alt kimliklerin bu biçimde önemsizleşmesi, geleneksel işçi sınıfının sınıf kapasitesinin daraltılması anlamına da geliyordu. Çünkü kapitalizmin temel çelişkisi emek ile sermaye arasındaki çelişki olmak1a birlikte, diğer eşitsizlik alanları da (milliyete,cinsiyete, dine dayalı ayrımcılık) kapitalizmin yeniden ürettiği ve kendi çelişkileriyle bütünleştirdiği toplumsal çelişkiler içinde yer almayı sürdürüyordu. Bu çelişkilerin çözüm koşullarının nihai olarak emek ve sermaye çelişkisinin ortadan kalkmasına bağlanmasının gereklililiği bir yana, bu durum diğer çelişki alanlarının özerkliklerini reddetmek anlamına geldiği oranda sınıf hareketi içinde gerici bir etki yarattı. Geleneksel emek hareketi bu sorunlar karşısında ağırlıklı biçimde geleneksel gerici ideolojilerin (cinsiyetçilik, milliyetçilik vs.) yanında saf tuttu ya da bu eşit- sizlikler karşısında başarılı bir mücadele sergileyemedi. Bu durum, sınıfın ana kitlesine göre daha zayıf toplumsal, ulusal, cinsel özelliklere sahip alt kesimlerin çıkarlarının, geleneksel sendikal hareket tarafından, kısa süreli uzlaşmalar için feda edilmesini de beraberinde getirdi. Bugünse, üretimin örgütlenmesi, bütün ezilme ve egemenlik biçimlerini vahşi sömürü koşullarının doğrudan ve sürekli bir parçası haline getirmektedir. Bağımlı ülkelere dayatılan emperyalist uluslararası işbölümü, neredeyse uluslararası cinsiyetçi bir işbölümü biçiminde gelişmekte, yeni gelişen sektörlerde kadın emeği sömürüsü önemli bir yer tutmakta; taşeron sistemi ezilen horlanan halka mensup emekçilere dayanmaktadır; özel bir ezilme ilişkisine maruz kalan toplumsal kesimlerin belirli özellikleri, sermayeye sömürüyü ağırlaştırma ( örneğin düşük ücret, ağır çalışma koşulları) olanakları sunmaktadır. Dolayısıyla sınıfa ait alt kimlikler tanınmaksızın ve bu kimliklere, sınıfın bütünlüğü içinde ve sınıf bilincine bağlı bir özerklik kazandırılmaksızın, yeni bir sınıf kimliği oluşturma imkanı yoktur. Alt kimliklerden kaynaklanan çelişkilerin emek- sermaye karşıtlığı içinde eritilebileceği varsaymak, daha baştan yeni bir emek hareketi oluşturma imkanını ortadan kaldıran bir yaklaşımdır. Bugün işçi sınıfının çeşitli bileşenlerinin özel sorunlarına karşı özel olarak mücadele etmeyen bir çizgi, dün olduğundan çok daha fazla sınıfı bütünleştiren değil parçalayan bir nitelik kazanmaktadır. Vahşi bir sömürü sisteminin topyekün işlemesini olanaklı kılan özel çeşitşizliklere karşı özel bir mücadele yürüten bir tarz ise, sınıfın bütünlüğünün yaratılabilmesi açısından yaşamsaldır. İşçi sınıfının yeni birliği, kapitalizm karşıtı sınıf mücadelesi koşullarının geliştirilmesiyle yaratılabilir: Bu mücadele ise sadece üretimden kaynaklanan so- runlar etrafında değil, yaşamın bütününde işçi sınıfının karşı karşıya olduğu sorunlar karşısında tavır alarak yaratılabilir. Dolayısıyla cinsiyet ve milliyet temelindeki ayrımcılığa karşı mücadele, ulusal ve cinsel eşitlik talebinin sınıfın temel talepleri haline getirilmesi, sermayeye karşı sınıf mücadelesinin daha başından 'ayrılmaz bir parçası haline getirilmelidir. Sendikaların böyle bir bütünleştirme girişimi için anlam- lı bir araç olup olamayacakları tartışması, geçerli bir tartışma değildir. Çünkü hem dünya çapındaki sendikal pratikler bunun ''mümkün'' olduğunu göstermekte, hem de bu bütünleşmenin gündelik sendikal mücadele içinde sağlanamadığı koşullarda, diğer siyasal araçlar da çaresiz kalmaktadır .Gündelik yaşamlarında yanyana mücadele edemeyen işçiler , sermaye tarafından birbirlerine karşı mücadeleye yöneltilebilmektedir. Sınıf ve Siyaset İşçi sınıfını ortak bir mücadele süreci içinde,kollektif bir sınıf kimliğiyle örgütlemek yeni bir sendikal hareketin temel hareket noktasını oluşturmalıdır. Bugün sendikal mücadeleyi kollektif bir sınıf kimliği oluşturma çabası içinde yeniden kurma tercihi bile, sınıflar mücadelesi içinde ''siyasal'' bir tutum alışı simgeliyor .Vahşi sömürü koşullarının işçi sınıfını tek tek bireylere indirgediği tarihsel koşullarda yapılan sendikal çizgi tartışmaları zaten başlıbaşına siyasal bir nitelik taşıyor. Geleneksel sendikal hareket işçi sınıfının yeni ihtiyaçlarını karşılayamadığı için krizdedir ve sınıflar mücadelesi içinde siyasal bakımdan gerici bir konumu temsil etmektedir .Yeni işçi sınıfının ve sınıflar mücadelesinin bugünkü tarihsel ihtiyaçlarını karşılayan bir sendikal çizginin oluşturulması içinse sınıfla siyaset arasında sağlıklı bir ilişki kuran net bir bakış açısının yaygınlaşması zorunludur. Kuşkusuz ne sendikal hareketteki kriz, tek başına sendikal alan tartışılarak anlaşılabilir , ne de işçi sınıfı hareketindeki kriz, tek başına sendikal bir yeniden yapılanma süreci tarafından çözülebilir . Açıktır ki sendikal hareketi kriz ile karşı karşıya bırakan gelişmeler aslında emek hareketinin bütününü etkiliyor. Sendikal kriz emek hareketinin genelinde yaşanan sorunların bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle, sendikal krize verilecek yanıtı, emek hareketinin genel sorunlarına bulunacak çözümün bir alt başlığı olarak ele almak doğru olan yöntemdir. Sınıf hareketinin ekonomik, politik ve ideolojik düzeylerinin bütününde ortaya çıkan sorunların çözümü, yeni bir emek hareketinin yaratılması sürecinde bulunacaktır. Bu ifadeyi açarsak: Sermayenin kendi krizini atlatmak için uygulamaya soktuğu yeni strateji sonucu kapitalist üretim sisteminde, emek süreçlerinde, ulusal/uluslararası egemenlik ilişkilerinde vb. yaşanan köklü değişimler, sınıf mücadelesinde yeni bir dönemi başlatıyor. Emek hareketinin yeni dönemi, emek hareketinin geleneksel biçimlerinin 'krizinin içinde şekilleniyor. Kriz, emek hareketinin geleneksel bi- çimlerini etkisiz kılarken, yeni bir emek hareketine ilişkin ipuçlarını da bağrında taşıyor. Sınıf mücadelesinin bu yeni evresinde, ''yeni sınıfsal dinamikler'' üzerinde yükselen yeni bir emek hareketinin inşası, işçi sınıfının bütün örgütlenme biçimlerine ilişkin yeni görevler ortaya koyuyor. Yeni bir emek hareketi, ancak bütün örgütlenme düzeylerinde birden topyekün olarak gerçekleşecek bir yeniden yapılanma sürecinde yaratılabilir. Daha açık bir ifadeyle, bu süreçte sınıfın ekonomik, demokratik ve politik örgütlenme biçimlerinde, yani sendikalarda ve/veya siyasal örgütlülüklerde (parti, hareket, cephe vb.), eski biçimlerin,tarzların eleştirisini içeren ve yeni koşulların doğurduğu ihtiyaçları dikkate alan bir yeniden yapılanmaya gereksinim duyuluyor. Yeni bir sendikal hareket ise, yeni bit emek hareketinin yaratılması süıecinin bir parçası, ondan beslenen ve onu etkileyen bir alt başlığıdır. Bu noktada''sınıf-siyaset'' ya da ''sendikal örgüt-siyasal örgüt'' kavramları çerçevesinde oluşan kafa karışıklığı giderilmelidir.İşçi sınıfının siyasallaşmasından anlaşılması gereken nedir? Farklı örgütlenme biçimlerinin dayandığı temeller nelerdir? Bu noktada ilk söylenebilecek olan şudur: Elbette sınıfın sendikal örgütlülüğü ile siyasal örgütlülüğü arasında kategorik ve tarihsel bir ayrım vardır; bunlar birbirine indirgenemez iki farklı örgütlenme biçimidir; ne sendika siyasal örgüt yerine konabilir ne de siyasal örgüt sendika yerine. Ancak bu farklılığı, bir başka deyişle “sendikal örgüt”ile “siyasal örgüt” arasındaki ilişkiyi, birbirinden yalıtmış “ekonomik” mücadele'' ve ''siyasal mücadele'' ayrımından hareketle tanımlamaya kalkışmak, teorik olarak zaaflı olması bir yana, somut/tarihsel gelişmeleri yadsıyan durağan bir yaklaşımdır. Ekonomik ve siyasal mücadele ayrımı, özünde siyasal bir nitelik taşıyan sınıf mücadelesinin kapitalist ideoloji tarafından ''ekonomik alan'' ve ''siyasal alan'' biçiminde birbirinden yalıtılmış alanlara bölünmesinden kaynaklanıyor. ''Ekonomik alan''ı, ''siyasal alan''dan ayrıştıran bu çarpıtmanın temelinde ise, kapitalizmde asıl eşitsizlik alanı olan üretim ilişkilerinin ve buna bağlı olarak sınıf çelişkisinin, ilk bakışta siyasal zor veya tahakküm içermeyen piyasa mekanizması, buna bağlı olarak bölüşüm ilişkileri tarafından perdelenmiş olması yatıyor. Buna göre, ''bütün yurttaşlar, sınıfsal konumlarından bağımsız olarak, piyasaya eşit olanaklara sahip özgür üreticiler ve tüketiciler olarak girerler.'' Sınıfsal ilişkilerin mallar arasındaki ilişkiler ve piyasa ilişkileri olarak görünmesine yolaçan bu yanılsama, piyasa ilişkilerinin, siyasetten bağımsız bir ''ekonomik alan'' oluşturduğu fikrine temel oluşturmaktadır. Emekle sermaye arasındaki gündelik çatışmayı ''ekonomik alan'' olarak tanımlayan siyasal görüşler de bu temele dayanmaktadır. Oysa piyasa ilişkileri, yani ''ekonomik alan'', sınıf mücadelesine bağlı olarak biçimlenen ve sınıf mücadelesini etkileyen emek sermaye ilişkisinin bir alt parçasıdır,bu ilişkinin içerdiği sınıf çelişkisinin bir uzantısıdır. Emek-sermaye: ilişkisi ise nihai olarak siyasaldır. Kapitalizmde ''ekonomik alana''a ait gibi görünen, bir birey olarak kapitalist ve işçi arasındaki egemenlik ilişkisi bile toplumun bir bütün olarak alacağı siyasal biçimlenişe bağlı olarak belirlenir. Yani tek bir işçiyle kapitalist arasındaki ilişki bile mülksüzleştirme, özel mülkiyet ve sömürüye izin veren sınıf güçleri ve devlet iktidarı arasındaki denge tarafından belirlenir. Dolayısıyla, ''kapitalist üretimin, (üretim ilişkileri, emek süreç- leri ve piyasanın) nihai sırrı siyasaldır.'' Sınıf mücadelesi tarihinde, işçi sınıfının sendikal örgütlülüğünü ''ekonomik mücadele aracı olarak tanımlayan yaklaşımlar, tam da bu yanılsamadan hareket etmişlerdir. Kuşkusuz, alanların aynştırılmasının bir yanılsama olduğunu gizleyen özel bir tarihsel sürecin rolü de yadsınmamalıdır. Bu tarihsel süreç, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde, işçi sınıfını kapitalist ''ekonomik'' düzenle ''uzlaştırma''yı mümkün kılan, dolayısıyla siyasal mücadeleden (iktidar mücadelesinden) gittikçe uzaklaştıran ''sosyal refah devletleri'' sürecidir. Bu süreçte sendikalann, işçi sınıfını, ''ekonomik alan''a hapseden yaklaşımları,emek hareketinin yeni gelişmeye başladığı ülkelere de ideolojik kampanyalarla aktarılmış ve etkili de olmuştur. Ancak bugün içinde bulunduğumuz koşullarda, ''ekonomik alan''ın özerkliğini yitirdiği görülüyor. Kapitalizmin altın çağının bir ürünü olan sosyal refah devletlerinin bir bir ömrünü doldurduğu günümüz koşullarında, ''ekonomik'' ile ''siyasal'' alanlar arasındaki bağ bu kez daha dolaysız bir biçimde karşımıza çıkıyor. Bir başka deyişle, sermayenin yeni birikim modeli, ''ekonomik alan''ın özerkliğini ortadan kaldıran, sınıf mücadelesinin bütün düzeylerini birkez daha bütün çıplaklığıyla siyaset ekseninde konumlandıran bir ortam yaratıyor .İşçi sınıfının en basit ekonomik talepleri bile, doğrudan ya da dolaylı siyasal egemenlik ilişkilerinin ve devletin duvarına çarpıyor .Siyasal mücadeleden bağımsız bir ekonomik mücadelenin, siyasal bir içeriğe sahip olmayan bir ekonomik mücadelenin imkansız olduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Uluslararası işbölümünde emperyalizme bağımlı konumda bulunan ülkeler açısından bu saptama daha yalın bir gerçeklik halini kazanıyor. Bu ülkelerde, sınıfın ''ekonomik alan''a hapsolmuş bir mücadelesine bile tahammül gösterilmiyor, en küçük talepler bile devletin ve sermayenin siyasal zoru ve baskısıyla kırılmaya çalışılıyor. Bununla birlikte, ''siyasal'' alan da sadece ''iktidarı fethetme'' mücadelesi ile sınırlı olmaktan çıkıyor; yaşamın bütününe yönelen çeşitli biçimler kazanıyor,siyasal taleplerin içeriği zenginleşiyor. Bir başka deyişle, iki ''alan'' arasında karşılıklı bir geçirgenlik sözkonusu. Bütün bu belirlemeler ışığında kabul edilmesi gereken şudur: Emek hareketinin çeşitli örgütlenme biçimlerinin farklılığı, ''mücadele alanları''ndaki farklılıktan değil, hedeflerde ve bu hedeflere ulaşmak için kullanılan araçlardaki farklılıktan kaynaklanır . Sınıf mücadelesi nihai olarak bir iktidar mücadelesidir; bunun temel aracı ise işçi smıfının siyasal örgütlülüğüdür .Sendikal örgütlülük ise, iktidar mücadelesine katkı sunmada önemli roller üstlenme potansiyeline sahip olsa da, kendisi iktidarı hedeflemez. Bununla birlikte, sendikal örgütlülük, işçi sınıfının siyasallaşmasının, sınıf mücadelesinin geliştirilmesinin en temel araçlarından biridir. çünkü sendikalar, tarihsel olarak emeğin öz örgütlenmeleridir; işçi sınıfının öz savunma gücünü oluştururlar. Bugün de sendikaların bu özelliğini ortadan kaldıran bir neden gösterebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla işçi sınıfı, bileşimi/yapısı değişerek de olsa varolmaya devam ettiğine göre, sendikalar da varolmaya devam edecektir. Siyasal örgüt de, sendikal örgüt de, ekonomik, siyasal ve ideolojik mücadelenin bütünselliğini gözetir; ama sendikal örgütlülük, temel olarak sınıfsal birlikteliğe; siyasal örgütlülük ise ideolojik birlikteliğe dayanır. Sendikal örgütün kadrolarını ve kitlesini işçi sınıfı oluştururken, siyasal örgüte sınıfsal konumu ne olursa olsun, işçi sınıfı ideolojisini benimseyen kişiler de katılabilir; ama bu, siyasal örgütün beyninin ve gövdesinin de esas olarak işçi sınıfına dayanması hedefinin göz ardı edilmesi anlamına gelmemelidir. Bugün emek hareketi, bütün mücadele düzeylerinin içiçe geçtiği bir oluşum süreci yaşıyor. Bu çerçevede emek hareketinin yeniden yapılandırılması sorununa, ''önce siyasal örgüt, sonra sendikal örgüt'' ya da tersi biçirninde statik çözümler aramak doğru bir yaklaşım değildir. Emek hareketinde krize yol açan gelişmeler, bir yandan geleneksel emek hareketlerinin dayandığı mevzileri dağıtırken, bir yandan da yeni bir emek hareketinin dinamiklerini çoğaltıyor. Bu dinamiklere yaslanan yeni bir emek hareketinin yaratılması sorunu, işçi sınıfının bütün örgütlülük düzeylerinin, siyasal örgüt, parti ya da sendika, bu temel görev ekseninde yeniden yapılandırılmasını, yani yeni örgütsel biçim, önderlik tarzı ve mücadele progra-mının yaratılmasını gerekli hale getiriyor. Sendikal hareketin krizine çözüm, bir başka deyişle yeni bir sendikal hareketin yaratılması ise, bu genel sürecin önemli bir bileşeni, ama sadece bir alt başlığıdır. Bu tespit, emek hareketinin bütün sorunlarına sadece sendikal hareketin yeniden yapılanmasından hareketle çözüm bulunamayacağı, ama bunun genel çözüme önemli bir katkı olacağı şeklinde değerlendirilmelidir. Bir başka deyişle, sendikal harekete ilişkin çözümleme, ideolojik ve siyasal düzeydeki çözümlemeye katkı, aynı zamanda ideolojik-siyasal düzeydeki çözümlemeden beslenen bir süreç olarak anlaşılmalıdır. Yeni Sendikal Harekete Doğru Sermayenin sendikal model önerileri Sermayenin yeni saldırı stratejisi, yeni proleterleştirme dalgası ve bu dalganın yarattığı yeni işçi kitleleri geleneksel sendikal yapıları işlevşizleştiriyor. Sendikal hareketin doğup geliştiği Avrupa'da bile, sendikalar ciddi olarak güç yitiriyorlar. Başlangıçta militan örgütlenme hareketleri içinde doğup gelişen ve eylemleri sistem karşıtı bir nitelik taşıyan sendikalar , kapitalizmin sonraki evrelerinde, işçi sınıfını sistemle uzlaştıran kurumlar haline döiıüştüler . Ve bu işlevleriyle Avrupa kapitalizminin vazgeçilmez kurumları arasına girdiler. Ancak bugün özellikle Avrupa'da, sendikaların giderek uzlaşma kurumları olma işlevini bile yitirdikleri görülüyor. Sendikaların birer uzlaşma kurumu olmaktan çıkmalarının nedeni geleneksel sendikal hareketin yürüttüğü mücadeleyi radikalleştirmesi değil, sermayenin tek tarafli olarak geleneksel sendikal hareketle kendisi arasındaki ''tarihsel uzlaşma ''yı ortadan kaldırmasıdır. Emek ve sennaye ilişkilerinin vahşi bir sömürü temelinde yeniden örgütlendigi koşullarda sermaye işçi sinifina sendikal hareket adina iki altematif sunuyor. Sunulan alternatiflerden birincisi, çalışma ilişkilerinin bireyselleştirilmesi hedefinden hareket ediyor. Buna göre sendikaların sadece tek bir işyeri ve işletme düzeyınde sınırlı konularla ilgili faaliyet yürütmesi bekleniyor. Japon sendikacılığı olarak da adlandırılan işyeri/işletme sendikacılığı, aslında bir işletmedeki işçileri bütünüyle şirketin çıkarlarıyla bütünleştirmeyi hedefliyor. Sınıfsal çıkarların yerine işletmenin çıkarlar konuluyor; işçiler prim gibi ek önlemlerle kendi üzerlerindeki sömürüyü yoğunlaştırmak içın özel bir çaba göstenneye zorlanırken, hem aynı işletmedeki hem de değişik işletmelerdeki işçiler arasındaki rekabet körükleniyor. Japon sendikacılığı bu yüzden işçiler arasındaki sınıf dayanışmasını ve birliğıni sağlamanın değil, sennayenın çıkarları uğruna sı- nıf içi rekabeti sistematik hale getirmenin bir aracıdır. Doğası gereği işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarını savunan bir siyasal mücadeleye ve dayanışma kültürüne yabancı bir üye sendikacılığını ifade eden Japon sendikacılığı, temelde hala daha yüksek çalışma standartlarına sahip olan çekirdek işgücünü, sınıfın diğer kesimlerinden bütünüyle aynştınna ve yeni bir aristokrasi haliiıe getirme anlayışına dayanıyor. Ancak özellikle son yıllarda ABD ve Avrupa ülkelerinde yaygınlaştınlmaya çalışılan işyeri sendikacılığı, bu ülkelerde bile işçi sınıfının genel yaşam standartlarının düşmesi karşısında, çekirdek işgücünün haklarını korumakta ciddi zorluklarla karşılaşıyor. Emperyalizme.bağımlı ülkelerde, daha çok ileri teknolojiye dayalı ihracat sektörlerindeki kimi işletmelerde (Türkiye'de Iastik, cam, petro-kimya, ilaç vb.) gö- rülen işyeri sendikacılığı, her iki durumda da sendikayı bir mücadele aracı olmaktan çıkarıp işye- rindeki işçiler üzerinde bir denetim ve disiplin sağlama aracı haline getiriyor. İşçi sınıfına sunulan ikinci sendikal alternatif ise, mevcut üye sayısını korumaya dönük bir yaklaşıma dayanıyor. İşkollarını ve sendikaları birleştirirerek güçlenmeye çalışan ve yine sadece kendi üyelerine dönük sendikal faaliyetleri çeşitlendirerek etkinliğini artırmayı deneyen bu sendikal yaklaşım; başlangıçta bağımsız bir tercih gibi görünse de nihai olarak yeni sermaye stratejisinin sonuçlarını kabullenen, dolayısıyla bu sermaye stratejisine eklemlenen bir özellik taşıyor. Geleneksel sendikaların büyük bir bölümünün bu tip bir ''üye sendikacılığı'' tercihıne yöneldikleri görülüyor. Bu anlayışın somut ifadesini ''çağdaş sendikacılık'' oluşturuyor. |