Avrupa Endüstriyel İlişkileri : Kördüğüm mü
ya da Bir Model mi ?·
Dr. Sabahattin Şen
Baş İş Müfettişi
1970’lerden beri yoğun uluslararası rekabet ve istikrarsızlık ile birlikte devam eden uzun ekonomik yeniden yapılanma dönemi, Kuzey Amerika işçi hareketinin gelişmesini de engellemektedir. Ontario’daki neo-liberalizme karşı genel grevde, Kanada Otomotiv İşçilerinin militan eylemlerinde, Teamsters tarafından UPS’ye karşı yürütülen umulmadık ölçüde direngen grevde işçi hareketinin yeniden canlandığına ilişkin umut verici işaretler ortaya çıkmıştı. Fakat bunlar, sınıf güçlerinin dengesini değiştiren ya da yeni bir sosyalist politik oluşuma dönüşen genel bir eğilimi göstermemektedir. Kuzey Amerika işçi hareketinde yaygınlaşan tepki ve gerçekte pek çok sol hareketler, neo-liberalizme karşı koyabilecek alternatif savunma arayışı içinde kalmaktadır.
İşçileri karşı karşıya getiren rekabetçi baskılar güncel bir tehlike oluşturmaktadır. Küreselleşmenin popüler imajı ülkeleri ve firmaları, kapitalistlerin ve işçilerin birlikte oluşturduğu rekabetçi ulusal takımlar olarak tanımlamaktadır. Kuzey Amerikan gazeteleri Kanada Takımının ya da GM Takımının yabancı rakiplere karşı performansını ölçen açıklamalarla doludur. Küresel rekabetin kurmayları kapitalistlere (ve giderek hükümetlere), korku içinde yaşayan işçilerden ücret ödünleri koparacak ve yeni çalışma biçimlerini kabul ettirecek yardımcı araçlar sağlamaktadır. Buradaki mesaj, işçilerin ve sendikaların küresel kapitalizmin gerçeklerine boyun eğmesi ve ülkenin ve firmanın rekabetçiliğinden üzerlerine düşen rolü oynamaları gerektiğidir.
İşçiler, hatta kapitalistler ve yöneticiler, sürekli olarak, başka ülkelerde başarılı bir biçimde ulusal kapitalist sistemler yaratan endüstri ilişkileri pratiklerini öğrenmeye teşvik edilmektedir. İşçi hareketinin kendisi bile, tarafların rızasıyla enformel olarak oluşturulan alternatif rekabetçi Avrupa modellerine dikkat çekmektedir. Tipik olarak, İsveç ya da Alman modellerinden, baskıcı Kuzey Amerika yönetim pratiklerinin ve işgücü piyasası esnekliğinin yoğunlaştırılmasına karşı mücadelede medet umulmaktadır; son zamanlarda ise İsveç ve Almanya modeline pek benzemeyen İngiltere bile örnek model olarak gösterilmektedir. Kuzey Amerika işçi hareketi genellikle Avrupa ulusal eğitim sistemlerine, işgücü piyasası düzenlemelerine, işçilerin temsil biçimlerine, toplu pazarlık modellerine, sosyal yardım ödemelerine ve işçi haklarını güvenceye alan yasal düzenlemelere olumlu bakmaktadır. İşçi hareketine sempati ile bakan liberaller (özellikle Robert Rich ve Richard Freeman), acımasız rekabet modellerinden kaçınmanın bir yolu olarak işgücü piyasasını yönlendiren bu alternatif modelleri önermekten büyük bir memnunluk duymaktadırlar.
Yabancı modellerden bu şekilde medet umma alışkanlığına karşı söylenecek daha çok söz vardır. Öncelikle, kapitalizmin evrensel rekabetçi zorunluluklar empoze etmesi bir gerçek olmasına karşın (ki bu zorunluluklar işletmeleri ve ulusal ekonomileri genellikle rakiplerini taklit ederek onlara ayak uydurabilmeye mecbur kılar), bu evrensel baskılar tarihsel olarak özgül ve değişebilen koşullarda işlev görmektedir. Her ulusal ekonomi kolayca taklit edilemeyen, kendine özgü sosyal ve kurumsal düzenlemelerin ürettiği özgül tarihine, dünya kapitalist sistemi içerisinde kendi özgül konumuna, kendi özgül sınıfsal dengelerine, kendi özgül sınıf mücadelelerine sahiptir.
Fakat buradaki amacımız sadece bu taklitçiliğin sınırlarını sergilemek değildir. Gerçekte, öne sürülen iddiaların doğru olup olmadığını anlayabilmek için genellikle solcular tarafından medet umulan bazı modelleri incelemek istiyoruz. II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da ortaya çıkan endüstriyel ilişkiler modelini genel olarak inceledikten sonra, son yıllardaki kapitalist yeniden yapılanmaya nasıl karşılık verebildiklerini görmek için özel olarak üç modeli açıklayacağız - Almanya, İsveç, İngiltere (abç, S.Ş.).
Gelişmiş kapitalist ülkeler arasında birçok ulusal farklılıklar olduğunu, fakat bu ülkelerdeki işçilerin ekonomik yeniden yapılanma döneminde ortak sorunlarla karşı karşıya bulunduğunu kabul ediyoruz. Buradaki sorun, Avrupa modellerinin gerçekte bu ortak sorunlarla karşılaşan Kuzey Amerika yaklaşımına bir alternatif olup olmayacağı ya da artık yoğunlaşan sömürünün Avrupa varyasyonlarını yaşayıp yaşamadığımızdır – Kuzey Amerika’daki gibi yoğunlaşan fakat tarihsel olarak özgül Avrupa kurumları tarafından yumuşatılan sömürü.
Savaş sonrasında Avrupa’nın yeniden yapılanması; ulusal kimliklerin, politik sistemlerin ve endüstriyel ilişkiler modellerinin yavaş yavaş oluşmasında yoğun sınıf çatışmasının ve kurumsal yaratıcılığın yaşandığı bir dönemdi. Daha önceki sınıf formasyonları varlıklarını sürdürmesine karşın sosyalist partilerin yükselmesi, savaş dönemindeki hükümetlerde sosyalist partilerin rolü, sermaye sınıfının faşistlere sempati duyması nedeniyle itibarını yitirmesi ve sendikaların güçlü olduğu imalat sanayilerinin ekonomideki hakimiyeti nedeniyle ulusal sendikal hareketler güçleniyordu.
Avrupa endüstri ilişkileri sistemleri genellikle, sendikal örgütlenme düzeyi ile ekonomi ve ücret politikalarının ulusal koordinasyon düzeyine göre sınıflandırılır. İskandinav ülkeleri ve Hollanda ile birlikte Almanca konuşan ülkeler geniş koordinasyon ve güçlü sendikaların bulunduğu korporatist bir grup oluşturur; Akdeniz ülkeleri parçalanmış ve izole edilmiş işçi hareketinin bulunduğu (bu nedenle en az ilgi duyulan modellerin geçerli olduğu) bir grubu oluşturur; İngiltere, ücretlere devlet müdahalesini büyük ölçüde sınırlayan güçlü işkolu sendikaları ile zayıf merkezi koordinasyonların birlikte oluşturduğu çoğulcu toplu pazarlık sistemiyle karakterize edilir.
İngiliz endüstri ilişkileri sistemi, sendikal hareketin ekonomi politikalarının belirlenmesinde marjinal kalması anlamında, en çok Kuzey Amerika endüstriyel ilişkiler sistemine benzemektedir. İngiltere’de toplu pazarlık sisteminin gönüllülük esasına göre, Kuzey Amerika’da ise yasalarla düzenlenmesine karşın, savaş sonrası toplu pazarlık kurumlarının desantralizasyonunda (merkeziyetçilikten uzaklaştırılmasında) her iki ülkede bir benzerlik vardır.
Bununla birlikte, İngiltere’de 1960’larda endüstriyel çatışmaların artması, birçok endüstriyel komisyonu işçi sınıfının sıkıntılarını gidermeye çalışmaya ve kısıtlayıcı çalışma biçimlerinden ve alt kademedeki işçilerin militanlığından kaynaklandığı varsayılan rekabet gücündeki azalmayı tersine çevirmesi için sendikalara baskı yapmaya teşvik etti. Fakat 1960’lar ve 1970’lerde ücret artışlarının ve rekabetin kötüleşmesinin karşılıklı olarak birbirini etkilemesi ödemeler dengesinde krizlerin patlak vermesine neden olduğu için, serbest toplu pazarlık da daha çok sorun yarattı. Emekten yana hükümetlerden çok daha fazla politikleşen bu endüstri ilişkileri, ücret sınırlamalarını kaldırmak için gelir politikalarına daha çok başvurmaya başladı.
Federal Almanya’da ise yeni Sendika Federasyonu (DGB), endüstriyel sektörlere göre örgütlenen sendikaların oluşturduğu tek bir yapı olarak faşizmin küllerinden doğdu. Yeni endüstri ilişkileri sistemi ikili çıkar temsili sistemine göre oluştu: sendikaların ve işveren örgütlerinin ücretler ve çalışma saatlerini kolektif olarak pazarlık etmesi (gelir dağılımı ve verimliliğe ilişkin niceliksel konuların çözümlenmesi); işçilerin ve yöneticilerin şirket düzeyinde iş konseylerinde birlikte karar alması (vasıf ve rekabetçilik gibi niteliksel konuların tartışılması).
Büyük ölçüde sınırları yasalarla belirlenmiş bir sendikal ortamda, Almanya’da sınıf çatışması, işçilerin ve işverenlerin birlikte karar vermesi ve sosyal ortaklık süreçlerinin ulusal düzeyde koordine edilmesi yoluyla yumuşatılmıştır. Bu sosyal ortaklık süreçleri formel devlet kurumlarından ve Hıristiyan Demokrat Sendikanın hakim olduğu ulusal ekonomik politikadan ayrı tutulmaktadır. Savaş sonrası dönemde hemen işsizliğin yükselmesi, taraflar arasındaki koordinasyonun işgücü maliyetlerini dışsal rekabete uygun olarak düzenlediği Alman sosyal piyasa modelinin ortaya çıkmasına olanak sağladı ve federal devlet, katı bir para politikasını ılımlı bir yeniden dağıtıcı sosyal politika iler birlikte uyguladı.
1960’larda işgücü piyasası koşulları daraldığı için, Sosyal Demokrat Parti politikası, iş konseylerinin rolü ılımlı bir biçimde genişlerken ulusal koordinasyon sistemi sayesinde ücret kısıtlamalarını daha ileriye götürdü. Alman sendikal hareketinin yasal meşruiyetçiliği derin bir çelişkiyi ortaya çıkardı : meşruiyetçilik Alman ekonomik performansı yükselirken işçi sınıfının kazançlarını kısıtladı, fakat aynı zamanda ekonomik daralma dönemlerinde yönetimin manevra alanını da kısıtladı.
İsveç’te aksine, 1930’lardan itibaren işçi sendikaları konfederasyonu LO ile birlikte hükümete egemen olan sosyal demokrat parti SAP, İsveç modelini ve bu modelin endüstriyel ilişkilerini şekillendirdi. İsveç sosyal demokrasisi, Keynesyen talep yönetimi ve kamu sektörünün genişletilmesi yoluyla yüksek istihdam yaratma politikası olarak kamu mülkiyetinden kaçındı. Endüstri ilişkileri sistemi, LO ve işveren grubu arasında merkezi pazarlıklar yapılarak, yaygın devlet düzenlemeleri olmaksızın ücret pazarlıklarını sıkı bir şekilde kontrol etti.
Savaş sonrası dönemde ücret pazarlıkları, bölgesel düzeylerde ücret normları uygulayarak enflasyonu ve temel ücretlerle ücret ve yan ödemeler toplamı arasında fark (wage drift) oluşmasını önlerken, dış rekabeti sürdürebilmek için verimlilik artışı ile gerçek ücret artışını uyumlu kılmayı amaçladı. Tüm ekonomi için merkezi ücret normları oluşturmak aynı zamanda, düşük verimlilikli, bu nedenle de düşük ücretli firmaları piyasadan dışladı.
1950’lerde işgücü piyasası sistemi, meslek eğitimi ve istihdam sübvansiyonları gibi aktif işgücü politikaları yoluyla daha yüksek istihdam ve verimlilik sağlama konularında odaklanmak amacıyla yaygınlaştırıldı. İşsizliğin azaldığı ve sendikalaşma oranının arttığı 1970’lerde İsveç sendikaları, işyeri düzeyinde faaliyetlere önem vererek ve formel işyeri temsilciliği sistemini geliştirerek, beyaz yakalıların artan sendikaları ile LO arasındaki ilişkiler ve ücret farklılıklarının azaltılması konularında yoğunlaşmaya başladılar. Ancak İsveç modelinin uzun dönemde sürekli olarak iyileştirilmesi çalışmaları, 1970’lerde Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi, kapitalist rekabetçiliğin gerekliliklerine çabukça tabi olmak zorunda kaldı.
1960’ların sonlarındaki popüler başkaldırmalar, Batı Avrupa’da sınıf çatışmasının sona ermesinden çok, bölgedeki ulusal endüstri ilişkilerine karşı uzun bir meydan okuma döneminin başladığını gösterdi. 1973’deki petrol şokundan beri gelişmiş ülkelerde devam eden ekonomik istikrarsızlık, istihdam koşullarını zayıflattı ve işgücü piyasasında ücretlerin giderek daha eşitsiz dağılımına neden oldu. Artık hiçbir devletin üstesinden gelemediği sürekli bir işgücü piyasası yetersizliği söz konusu.
Bununla birlikte, üretim artışının yavaşlamasına farklı şekillerde uyum gösterilmeye çalışılmaktadır. ABD’de işgücü piyasaları ücretleri baskı altına almada ve işsizliğin düşük verimlilik, düşük ücret ve genellikle güvencesiz istihdam biçiminde ortaya çıkmasında en büyük esnekliği gösterdi. Avrupa’da sosyal kutuplaşmaya yönelik kapitalist baskılar, işgücü piyasası kurumları sayesinde belirli derecede azaltıldı (bu durum Akdeniz ülkelerinde daha az görülmektedir). Avrupa Birliğine (AB) üye birçok ülke, Almanya ve İskandinav ülkelerinde olduğu gibi, gelir eşitsizliğini azaltan işsizlik ve sosyal yardımlar sayesinde işsizliğin etkilerini hafifletti ya da göreli olarak eşitlikçi gelir dağılımı, Hollanda’da olduğu gibi, genellikle düşük işgücü katılım oranı ve eksik istihdam şeklindeki gizli işsizliğin farklı biçimleriyle birlikte ortaya çıktı. Ücretlerin ve istihdamın bir bütün olarak tüm işçi sınıfına eşit olarak dağıldığı ülkelerde bile sonuç, piyasalarda durgunluk, hatta işçilerin yaşam standartlarının düşmesi, mali baskılar ve sermayenin mal ya da piyasalardan kaçması oldu.
Kriz koşullarına uyum çabaları farklı olmasına karşın, hem Kuzey Amerika’da hem de AB’de sendikal hareketlerin, sayıları giderek artan işçilere işgücü piyasalarının hakkaniyetli yaşam koşulları sağlamada başarısız kaldığına tanık oldukları söylenebilir. Bu durum, işçi hareketlerinin yüksek işsizlik ve artan kısmi ve arızi çalışma koşullarına engel olamamasının bir sonucudur ve ücret anlaşmalarını da etkilemektedir. Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay 1980’ler boyunca tüm AB ülkelerinde hızla azaldı, bazı ülkelerde savaş sonrası dönemdeki düzeye indi ve 1990’lar boyunca bu durum aynen devam etti. Aynı şekilde Avrupa’daki tüm ülkelerde grevler rekor düzeyde azaldı ve sendikalaşma düzeyinde ve modellerinde önemli farklılıklar olmasına karşın, sendika üyeliği, Danimarka dışında, tüm AB ülkelerinde azaldı. Tüm Avrupa’da işgücü piyasalarının giderek işlevsiz kalmasının ve işçi hareketinin geri çekilmesinin sonuçları; sosyal dışlanma, aşırı sağ siyasetler ve artan yoksulluk korkusudur.
Bu durumda, Avrupa endüstri ilişkilerindeki istikrarsızlığın çok derin nedenleri olduğu açıktır. Avrupa’da yavaş büyüyen piyasalarda yoğunlaşan rekabet, rekabetçilik adına sendikalardan daha çok özveride bulunmalarının talep edilmesine neden oldu. Bu durum, İsveç ve Almanya’daki gibi tarafların rızası ile oluşturulan korporatist düzenlemeler içerisinde var olan sınıfsal gerginlikleri daha da arttırdı. Savaş sonrası dönemdeki fiyatların yükseldiği piyasa koşullarında bile korporatist düzenlemeler, sendikaların çelişkili konumları nedeniyle (işçilerin taleplerini dile getiren sınıf örgütlenmeleri ve aynı zamanda sermaye birikiminin gerekliliklerini karşılayacak gelir politikaları sayesinde ücret kısıtlamaları sağlayan kurumlar) tabandan gelen istikrarsızlıklara karşı kırılgandı. 1973’den sonraki ekonomik kriz, İsveç, Almanya ve İngiltere’de işçi hareketindeki bu çelişkili konumu derinleştirdi.
Bu nedenle Avrupa sendika hareketleri kritik bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı : İsveç ve İngiltere’de olduğu gibi gelir politikalarını işgücü piyasası ve endüstri ilişkileriyle uyumlaştıran Keynesçi politikalar sayesinde savaş sonrası modeli sürdürmeye çalışmak; sermayenin giderek artan saldırı politikalarına karşı savunma politikalarıyla karşı koymak (Kuzey Amerika modeli); ya da İsveç ücretliler fonu ve Fransa Ortak Programında hedeflendiği gibi sermayeyi aktif bir biçimde sosyalleştirmeye başlatacak geniş bir politik proje başlatmak.
Sermayeyi aktif bir biçimde sosyalleştirmeye başlatacak projeler, özellikle 1970’lerde endüstri ilişkileri politikalarına bile Avrupalı kapitalistler tarafından şiddetle karşı çıkıldığı için, güçlükle uygulamaya koyulabildi. Sonuç, 1980’ler boyunca ulusal düzeyde işgücü piyasası politikalarının yaygınlaşması ve sendikaların sektörel ve bölgesel düzeyde neo-liberalizme karşı çıkmaya çalışmasıydı. Bunun ötesinde, Avrupa endüstri ilişkileri sistemi, özellikle güçlü sendikaların ve korporatist toplu pazarlıkların geçerli olduğu ulusal modeller, artık oldukça farklı bir biçimde işlev görmektedir. Düşük enflasyon sayesinde daha yüksek ve daha istikrarlı üretim sağlamanın karşılığı olarak enflasyonu kontrol etmek için savaş sonrası dönemde toplu pazarlıklarla benimsenen nominal ücretleri kısıtlama normu, günümüzde istihdamı yaygınlaştırmak ve işten çıkarmaları önlemek için gerçek ücretleri kısıtlayan bir norma dönüştü.
Savaş sonrası dönemde Avrupa’da lider ülkelerde endüstri ilişkileri sistemleri, artan üretimden işçi sınıfının aldığı payı sürdürmeye çalışmıştı. Bu amaç kabul edilebilir bir düzeydeydi, fakat artık ekonomik büyümenin daha çok yavaşlaması karşısında ücretlere giderek daha az pay sağladıkları için, endüstri ilişkilerinin amacı artık çok daha fazla kısıtlanmış oldu. İsveç’te ücretler, LO ve yönetimdeki sosyal demokratlar sayesinde merkezi olarak pazarlık edilmektedir. Almanya’da ücret pazarlığı DGB’yi oluşturan üye sendikalar aracılığıyla sektörel düzeyde yürütülmektedir. İngiltere’de Thatcherizm deneyimi zaten marjinalleşen korporatizmi tamamen sona erdirdi. İngiltere’de İşçi Sendikaları Kongresine (TUC) üye sendikalar, Kuzey Amerika’daki sendikalara benzer biçimde, sektörel düzeyde ya da şirket düzeyinde ödün verme pazarlıklarına zorlanmktadır.
Sendikal hareketlerin kesin olarak geriletilemediği ülkelerde ise, endüstri ilişkileri sistemleri işçi sınıfına bir tür paylaşılan yoksulluk empoze etmeye çalıştı. Ancak bu durum, işçi sınıfı, iş yaratan güçlü bir sosyal sektör karşılığında düşük gelirleri ve yüksek vergileri kabul ettiği ve kapitalistler, yerel yatırımlara devam etmek ve büyük ve yaygın bir kamu sektörüne olanak sağlamak zorunda kaldıkları sürece devam edebildi. Avrupa entegrasyonunun artması kısa sürede bu tür korporatist anlaşmalarda büyük gerginlikler yaratmaya başladı.
Bazı geleneksel varsayımların aksine, Avrupa’nın bütünleşmesi sadece Avrupa devletleri arasında işbirliğinin artması değil, aynı zamanda bu ülkelerin ekonomileri arasındaki rekabetin de yoğunlaşması anlamına gelmektedir. 1980’ler boyunca rekabet daha çok yoğunlaştığı için, korporatist anlaşmalar karlılığın sürmesi şartına bağlı oldu. Yavaşlayan özel sektör yatırımları ve küçük fakat sürekli verimlilik artışları; dışsal rekabet, yeterli kar oranları ve istikrarlı bütçeler sağlamak için istihdam koşullarının zayıflamasına ve bu nedenle işçilerin daha büyük ücret baskılarına ve vergilere hedef olmasına neden oldu.
Bir başka deyişle, ulusal sendikal hareketler kapitalist ekonomik istikrarın garantörüne dönüşmeye başladı. Kapitalistler ücretler sınırlanarak yatırım yapmaya teşvik edildi ve işçilerin acil maddi çıkarlarından ödünler verilmesi pahasına yüksek vergilendirmeler yoluyla istihdam yaratıldı. Bu nedenle söz konusu uygulamaların, Kuzey Amerikalı taraftarlarının ileri sürdüğü gibi, ekonomik ve politik gelişme modelleri oluşturması pek mümkün değildir. Bunun yerine, anılan kurumsal düzenlemeler (korporatist anlaşmalar) Avrupalı işçiler için sömürü oranının arttığı özel bir yapı oluşturdular.
Sosyal sınıflar ile kapitalist saldırılar arasında eşitsizliklerin arttığı koşullarda, işçi sınıfının dayanışmasına ve siyasal ve sosyal eşitlikçiliğe yapılan yoğun baskılar, İsveç ve Alman endüstriyel ilişkilerinin yeniden düzenleyici yönünü zayıflatmaya başladı. İsveç’te işverenler düşük karlar, yüksek vergiler ve genişleyen kamu sektörü karşısında duraksadıkları ve İsveç’e yatırım yapmak yerine sermaye ihraç etmeye başladıkları için, sermaye sınıfı içindeki hoşnutsuzluk giderilmeye başlandı. Bu nedenle işçiler tek başlarına katlanmaları istenilen yük altında zorlanmaya başladılar. Almanya’da kapitalistlerin sürekli saldırıları, DGB’nin bürokratik tembelliği ve birleşmenin artan yükü sosyal ortaklık modelinin uzun dönemli krizlerini ortaya çıkarmaya başladı. Sendikaların gerilediği ve saldırı altında kaldığı İngiltere gibi ülkelerde, sonuçta sosyal eşitsizlikler artmaya başladı ve politik yeniden yapılanma da henüz ufukta görülmemektedir.
Almanya’nın yeniden birleşmesinin yarattığı mali şok, 1990’ların başındaki ağır ekonomik durgunluk ve kitlesel işsizliğin süreklilik kazanması, Alman sosyal piyasa modelinin geleceği hakkında önemli kuşkular yaratmaktadır. Alman endüstri ilişkileri toplu pazarlığın kapsamını tüm işçilere genişleterek ve kısmen ücret maliyetlerini direkt rekabetten ayrı tutarak (“misafir işçiler” oldukça farklı bir durumda olmalarına karşın), tek bir işgücü piyasasının oluşmasında tarihsel olarak belirli bir başarı kazanmıştı. Fakat 1980’lerden beri işsizliğin artması işgücü piyasasının katmanlaşmasına, işçilerin giderek artan bir bölümünün marjinalleşmesine, istihdam oranının düşmesine ve sonuçta mali sorunlara neden oldu. DGB küçülen sektörlerde kronik yüksek işsizlik sorununu çözümleme baskısıyla karşı karşıya kaldı; hizmet sektörü gibi işçilerin örgütlenmesine daha çok karşı çıkılan alanlarda istihdam arttı ve şiddetli iç ve dış baskılar altında kalan Alman endüstri ilişkiler sistemi zorlanmaya başladı.
İşçilerin firma düzeyindeki kararlara katılmalarına ilişkin yasal haklar, istihdam ilişkilerindeki bu değişikliklerin pazarlık konusu edilmesini gerektirdi. Fakat daha geniş politik ve ekonomik güçler, esas olarak işgücü piyasasına ilişkin düzenlemelerin tamamen ortadan kaldırılması yerine bu kuralların esnetilmesi şeklinde kuralsızlaştırma (deregülasyon) için şiddetli baskılar yarattı. Yüksek kalitenin ve orta düzeyde teknolojinin geçerli olduğu endüstrilerde faaliyet gösteren Alman firmaları, aynı zamanda Japon ve Amerikan rakiplerinden gelen baskılarla karşı karşıya kaldılar. Oysa bir zamanlar, bu Alman firmalarının maliyet azaltılması için rekabetçi baskılara maruz kalmadıkları düşünülmekteydi ve genellikle bu firmalar emek-sermaye işbirliği temeline dayalı esnek uyum modeline örnek olarak gösterilmekteydi.
İş konseylerinin sermaye dağılımını kontrol edememesiyle birlikte bu firmalar, yabancı ülkelere doğrudan yatırımlarını giderek arttırdılar ve yasal düzenlemelerden ve yüksek maliyetlerden kaçınmak için üretim zincirinin çeşitli bölümlerini Doğu Avrupa ülkelerine taşıdılar. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye gireceğinin tahmin edilmesi ve Doğunun yüksek işsizlik bölgelerindeki vasıflı ve düşük maliyetli işgücünün Alman sisteminde var olan ücret maliyeti baskılarını arttıracağı düşüncesi, bu gelişmeyi ayrıca teşvik etti. Gerçekten kapitalistlerin sektörel pazarlıklara katılmak için işveren örgütlerinden ayrılmaya başladıklarına ilişkin kanıtlar vardır. İşyeri konseylerine ve sendikalara istihdamı teşvik etmesi amacıyla ücret taleplerinin yumuşatılması ve katı sözleşme hükümlerinden ödün verilmesi için baskı yapılması da bu kanıtlar arasındadır.
Dışsal koşullar da, ihracat yönelimli ve işsizliğin azaltılması ve gelirlerin artması için tipik olarak uluslararası piyasalardaki büyümelere ve ihracat fazlasına dayalı Alman modeli için tehlikeler oluşturmaktadır. Sürekli durgunluk, yoğunlaşan rekabet ve dünya ekonomisindeki istikrarsızlık kronik olarak yüksek işsizlik yaratmanın (yaşlı erkek işçiler arasında işsizlik oranı çok daha hızlı artmıştır) yanı sıra, ulusal endüstriyel yeniden yapılanmayı da gerekli kılmaktadır. İronik bir biçimde bu sorun, Almanya’nın Batı Avrupa’daki ticaret ortaklarının Maastricht Anlaşmasına göre oluşturulan Avrupa Para Birliğinin koşullarını yerine getirmek için devalüasyona gitmesi ve Alman Merkez Bankasının kendi enflasyonu önleyici politikalarının yarattığı baskılar nedeniyle daha da kötüleşmiştir.
İşsiz, aktif olmayan geniş bir bağımlı nüfustan ve yaşlı emekli işçilerden mali konularda gelen baskıların Maastricht’in yakınlaşma ölçütünü yerine getirecek katı önlemlerle ve Doğu Avrupa’ya yılda yapılan 100 milyar dolarlık transferle birleşmesi, sosyal uzlaşmanın sınırlarını zorlamaktadır. Alman ortak çıkar modelinin esnek yapısı işbirliğine dayalı endüstri ilişkileri ve ulusal endüstriye sağladığı varsayılan kararlı sermayesiyle, sosyal demokratlar arasında çok benimsendiği bir zamanda, bu modelin kendisi Almanya’da krize girmektedir.
Bazı gözlemciler, Alman modelinin AB aracılığıyla tüm Avrupa’ya yayılacağını umut ettiler. Fakat bu umut, Alman modelinin en güçlü savunucuları tarafından da kabul edildiği gibi, var olan yasal düzenlemelerde köklü değişiklikler yapılmaksızın ve Almanya’daki gibi bir endüstri ilişkileri sistemi empoze edilmeksizin ortak karar verme anlayışının diğer AB ülkelerine yaygınlaştırılamayacağı gerçeğiyle çelişiyordu. Almanya’da bile kapitalistler bu sistemi yeniden gözden geçirmeye ve birçok alanda elimine etmeye çalıyorlar. Gerçekten Alman sisteminin Doğu Almanya’ya bile transfer edilmesi, çözümlenmesi gereken sorunlar yaratmaktadır.
İşçi hareketinin kendisi stratejik yön bulma krizi yaşamaktadır. Alman endüstri ilişkileri modeli, işçi hareketinin mücadele kapasitesinde önemli bir etki yaratmaktadır. Sektörel toplu pazarlık sistemi, toplu sözleşmeden sendikaya üye olunmaksızın yararlanıldığı için, sendika üyelerinin birey olarak doğrudan ilişkisinin bulunmadığı resmen kabul edilmiş bir geleneğe dönüşmektedir. Daha genel bir ifadeyle, sosyal ortaklık modelinin etkisi işçi hareketinin politik işlevsizliği biçiminde ortaya çıkmaktadır. Sendikalar bu politik işlevsizliği yenmeye çalışırken, Alman kapitalistleri ortaklık modelinin kendilerini zorlayan birçok kısıtlamalarını ortadan kaldırma fırsatını ele geçirdiler.
Almanya’nın birleşmesinin ve devlet yönelimindeki Doğu Alman sendika sisteminin dağılmasının sağladığı politik açılım, işçi hareketinin içinde bulunduğu çıkmazı göstermektedir. DGB’nin eğilimi, Doğu Alman işçilerini kendi saflarına katarak, var olan yapısal oluşumları Doğuya transfer etmek oldu. DGB organizasyonel reform fırsatını kullanmayı başaramadı ve bunun yerine organizasyonel yeniden yapılanmanın risklerinden kaçınarak genişlemenin yaratacağı tehlikelere karşı koymaya karar verdi. Batı Almanya’da DGB, üye sendikalarını birleştirmesi ve sendikal örgütlenmeyi güçlendirmek ve alt kademedeki işçileri sendikayla bütünleştirmek için çok az çaba göstermesi nedeniyle üyelerinin azalması sorunuyla karşılaştı.
Bununla birlikte, çalışma süresini azaltarak ve yeniden düzenleyerek işgücü arzını azaltmaya yönelik DGB’nin başarılı kampanyaları kadar, özellikle 1993’de metal işkolunda yine DGB’nin öncülüğündeki kitlesel grevler gibi birkaç dramatik ve başarılı grevleri de vardır. Bu tür gelişmeler, işçi hareketiyle ilişkilerini askıya almış olan Alman çevre hareketiyle daha iyi politik bağlar oluşturma avantajına sahiptir. Aynı şekilde 1997’de maden işçileri işlerin azaltılmasına karşı başarılı bir grev yürüttüler. Son olarak DGB, halen politik sol ittifakın yeniden oluşması çok uzak gözükmesine karşın, Sosyal Demokrat Partinin dışında başka politik alanlara açıldı ya da Sosyal Demokrat Parti DGB’den uzaklaştı.
Tüm bu gelişmeler işçi hareketinin yeniden canlanmasının göstergeleri olabilir, fakat bunlar ne yapacağını henüz kararlaştıramamış ve sürekli eylem kapasitesinden yoksun sendikal hareketin genel durumunun bir istisnasıdır. Ve sadece IG Metal’in muhalif kanatları, esas olarak otomotiv sektöründe, Alman kapitalistlerinin rekabetçi gündemiyle mücadele etmektedir.
Alman işçi hareketi endüstriyel ilişkilerin kurumları ve rekabetçilik nedeniyle Alman işverenleriyle mücadele etmesine karşın, İsveç sendikaları saldırgan ve işçilere karşı genel seferberlik ilan etmiş sermaye sınıfıyla karşı karşıyla kaldılar. 1980’lerden beri İsveçli ulus ötesi firmalar yurtdışında da faaliyet göstermeye başladılar, kararlı bir şekilde esnekliği teşvik ettiler ve ücret pazarlıklarını merkeziyetçilikten uzaklaştırdılar, böylece İsveç modelini önemli ölçüde zayıflattılar.
İşverenlerin örgütü SAF, 1980’lerin başlarında işçilerin ücret fonları önerisine karşı politik eyleme geçti. 1980’lerin sonlarında SAF başarılı bir şekilde merkezi ücret pazarlıklarının yerine işkolu ya da firma düzeyinde ücret pazarlığını kabul ettirdi. SAF 1991’de tek taraflı olarak en üst düzeyde yapılan toplu pazarlıkları terk etti. SAF aynı zamanda kuralsızlaştırmayı ve kamu varlıklarının satılmasını savundu ve sosyal demokratların mali politikalarını ve kamu harcamalarını protesto eden kamuoyu kampanyalarını yöneltti. İsveç’te kitlesel işsizliğin ortaya çıkması ve yeni sosyal demokrat hükümetin neo-liberal yoksulluk ekonomisini kabul etmesiyle birlikte, üst düzeydeki korporatist toplu pazarlık, ücretleri arttırma riski olmaksızın toplu pazarlığın merkeziyetçilikten uzaklaştırılmasını olanaklı kılarak, ücret kısıtlamaları için gelecekte gereksiz olabilir.
İsveç’te kitlesel işsizlik son zamanlarda ortaya çıkmasına karşın, İsveç modelinin bozulması uzun süredir devam etmektedir. Bunun ilk göstergelerinden birisi; LO, SAF ve hükümetteki sosyal demokratlar arasındaki politik pazarlığın temel ve genellikle istenilmeyen bir toplumsal sonucu olarak istihdamın yaygınlaşmasına başvurulmasıydı. Bu konuda başka göstergeler de vardı. 1960’lar ve 1970’lerdeki daralmadan sonra (ve halen uluslararası standartlara göre az olmasına karşın), ücret farklılıkları 1980’lerin ikinci yarısında genişlemeye başladı. Rekabetçilik sorunlarına karşı bir tepki olarak periyodik olarak yapılan devalüasyonlar da, düşük verimlilik artışıyla birlikte işçi sınıfının gelirlerinin azalmasına neden oldu. Örneğin vergiler düşüldükten sonra ortalama ücret 1973-1985 arasında yaklaşık %20 azaldı ve 1990’da halen 1973’deki düzeyin çok altındaydı. Sonuç, kamunun fertlere yaptığı yardımlar artmasına karşın işçi sınıfının yaşam standartlarının düşmesiydi ve bu durum Kuzey Amerika sendikalarının karşı karşıya kaldığı durgun ücretleri hatırlatıyordu.
LO, işçi sınıfının tek başına sıkıntının yükünü çektiği bu durumu düzeltemedi. Bu olanaksızlık, kapitalistlerin muhalefet ettiği İsveç modelindeki bir başka önemli bozulmayı ortaya çıkardı. 1980’lerde İsveçli işverenlerin sermaye ihraç etmeleri; özel sektörün yatırım stratejilerinde bir değişikliği olduğunu, savaş sonrası sermaye kontrol sisteminin dağıldığını, yüksek istihdamın ve yüksek verimliliğin geçerli olduğu İsveç modelini oluşturan ülke içindeki sınıf işbirliğinin maddi temelinin büyük ölçüde zayıfladığını gösterdi.
Ülke dışına yapılan doğrudan yatırımlar 1985’te tüm yatırımların %10’unu oluştururken bu oran 1989’da %28’e yükseldi, sonraki yılın milli gelirinin %6’sına ulaştı ve bu oran gelişmiş kapitalist ekonomilerdeki en yüksek orandı. 1988’de İsveçli çokuluslu şirketler tarafından uluslararası yatırımlardan sağlanan karların %60’dan fazlası yeniden yurtdışı yatırımlarına harcandı ve İsveçli firmaların yurtdışındaki şirketlerindeki toplam istihdam oranı 1960-1987 arasında üç katına çıktı.
1980’lerdeki ekonomik canlanma süresinde kısmen giderek artan küreselleşmeye tepki olarak finansal piyasaların kuralsızlaştırılması, 1990’lardaki durgunluğa ve kitlesel işsizliğe giden yolu hazırladı. Dahası, kısa süren muhafazakar hükümet döneminden sonra yeniden iktidara gelen sosyal demokrat hükümet, mali ve parasal sıkıntılar konusunda neo-liberal politikalar izledi ve geçmişteki sosyal dayanışma politikalarından tam bir kopma gösteren kampanyalar yürüttü.
Bu nedenle LO yeni politikalar planlayarak tepki göstermek zorunda kaldı. LO, sosyal demokrat iktidarın yöneldiği sağ politikalardan kendisini belirli derecede uzak tuttu. Örneğin, toplu pazarlıklarda sürekli ödün verilmesine ve sosyal demokrat hükümete yeterli ölçüde muhalefet edilmemesine karşı çıkmak için büyük ölçüde Metal İşçileri Sendikasının oluşturduğu bir Sendikal Muhalefet ortaya çıktı. Fakat LO şimdiye kadar, yeniden düzenlenen dayanışmacı ücret pazarlıklarına dönüş dışında, herhangi bir tutarlı strateji izleyemedi ve daha çok Alman sosyal ortaklık modellerinden kaygısızca medet umulmaktadır.
Ancak sektörel düzeyde sendikalar ve toplu pazarlıklar bir ölçüde yeniden gruplandırılmaktadır. Beyaz yakalı işçilerin sendikalarının gücü özellikle sendikal hareketin yeniden canlandırılmasında önemlidir. Asıl yenilik, özellikle kadın işçilerle iletişim kurulmasında, stratejik dayanışma faaliyetlerinin yeniden düzenlenmesidir. Kadınların işgücüne katılımı, örneğin Almanya ile kıyaslandığında, oldukça yüksek olmasına karşın, kadınların çoğu kısmi süreli ve arızi işlerde çalışmaktadır ve işgücü piyasasının büyük ölçüde cinsiyete göre katmanlaşması nedeniyle gelir farklılıkları çok fazladır. Özel ve kamu sektör sendikaları arasında gerginlikleri arttıran kadınların işgücüne eşitsiz katılımını ve mesleki katmanlaşmayı önlemeye yönelik çabalar gösterilmektedir.
Bu nedenle, kısmen kamu sektörünü savunmanın bir sonucu olarak LO’da ve üye sendikalarda kadınların politik hareketliliği artmaktadır. Kadınların işgücü piyasasına eşitlikçi katılımını desteklemek için LO çocuk bakımı ve ebeveynlere yönelik politikalar benimserken, aynı zamanda cinsiyet eşitliğini de sendikal hareketi yeniden canlandırmak için çaba gösterilmesi gereken politikalar arasında doğrudan kabul etmeye başladı. LO 1990’larda ayrı bir kadın hareketinin ortaya çıkmasını, kadın işçilerin ve işsiz kadınların bağımsız politik örgütlenmesini destekledi. Sağlık ve sosyal hizmetler sektöründeki işçilerin en büyük sendikası olan ve üyelerinin %80’den fazlası kadınlardan ve en az ücret ödenen işçilerden oluşan KOMMUNAL da, piyasa rasyonalizmine karşı kamu hizmetlerinin savunulmasında aktif bir rol oynamaktadır.
Blair Döneminde İngiltere Sendikaları : Liberalizmin Aynısı mı ?
İsveç’te büyük işverenler yerleşik endüstri ilişkileri pratiklerine karşı saldırgan bir tavır takınmalarına karşın, İngiltere’de rekabetçilik konusundaki sendikal kısıtlamaları ortadan kaldırmanın sorumluluğunun devlette olduğu varsayılıyordu. 1980’lerde Thatcher, zaten zayıflamış olan İngiliz istihdam hakları sistemine karşı doğrudan cepheden bir saldırı başlatarak işçilerin kazanımlarını geriye götürdü ve neo-liberallerin hayranlığını kazandı.
Piyasa yönelimli uyum çabalarının bir sonucu olarak, İngiltere, Batı Avrupa’daki en esnek işgücü piyasalarını en yüksek işsizlik oranlarıyla birlikte yaşamaktadır. 1980’den 1995’e kadar, kısmen İngiliz ekonomisinin sürekli rekabet gücünü kaybetmesi nedeniyle, işsizlik oranı ortalama %9’u aştı. Resmi işsizlik oranındaki bu artışın dışında ayrıca, 1979-1992 arasında öğrenci olmayan, çalışma yaşında ve çoğunluğu düşük vasıflı 1.3 milyon göçmen işgücü piyasasından ayrıldı. Bu nedenle 1997’de yaklaşık %6 olan resmi işsizlik oranı, işgücü piyasasının uzun dönemli küçülme eğilimiyle birlikte dönemsel ekonomik iyileşmenin ve düşük ücretli işlerin artmasının bir soncudur. İşgücü rezervlerinin bu şekilde artması, resmi işsizlik rakamlarında görülmemesine karşın, yine de (çoğunlukla benzer bir gelişmenin ABD’de yaptığı gibi) İngiliz sendikalarını savunma konumunda bırakarak işgücü piyasası koşullarının kötüleşmesi için baskı yaratmaktadır.
Kısmen Thatcher’in yürürlüğe koyduğu ve işverenler tarafından yürütülen sendikalara karşı çıkma mücadelesine yardımcı olmayı amaçlayan anti-sendikal yasal düzenlemelerin doğrudan bir sonucu olarak, kısmen de devam eden rekabet gücünün kaybedilmesinin sonucu olarak, İngiltere’de sendikalaşma oranı 1976-1980 arasında %55’den fazlayken 1990’larda %40’a düştü. Sendikalaşma oranı azalırken birçok temel sektörlerde merkezi düzeydeki toplu pazarlığın yerini de firma düzeyindeki toplu pazarlıklar aldı. Bu değişiklik, toplu sözleşmelerin hem doğrudan hem de dolaylı olarak kapsadığı işçi sayısının 1984’de %70’den fazlayken 1990’da %54’e düşmesini (bu düşüş halen devam etmektedir) önemli ölçüde etkiledi. Toplu sözleşmelerin kapsadığı işçi sayısındaki bu azalma, OECD ekonomilerinde görülen en kötü düzeylerden birisidir.
Bu gelişmeler, muhafazakar hükümetlerin uygulamaya başladığı esnek işgücü politikalarının bir sonucudur: İngiltere’de zaten çok az olan işçileri koruyucu ve çalışma standartlarına ilişkin yasal düzenlemeler sulandırıldı, işten çıkarma tazminatları dramatik biçimde azaltıldı vb. İşverenlerin ve hükümetin İngiliz işçilerine saldırılarının sonuçları çok korkunçtu: 1970’lerin sonlarından beri ücret eşitsizlikleri, ABD dışında, dünyadaki diğer gelişmiş ülkelerdekinden çok daha hızlı arttı ve artık belki de yüzyıldan beri İngiltere’de en yüksek düzeyine ulaştı.
Ücret eşitsizliğindeki büyüme, 1990’lardaki ekonomik canlanma süresince düşük ücretli, kısmi çalışılan ve güvencesiz işlerin artmasıyla çalışma zamanının düzenlenmesinde belirli bir kutuplaşma yarattı. İngiliz endüstri ilişkileri sisteminin üzerindeki cenaze çanları korkunçtu: 1990’lara kadar İngiltere, sendikasız kol gücünün fazla olduğu alanlarda faaliyet gösteren yurtdışındaki Japon şirketlerinin Avrupa’da yaptıkları üretim için düşük ücretli bir bölge olmuştu. Önemli sendikaların çoğu ve TUC en azından pasif bir şekilde japon modeli olarak bilinen yalın üretimi kabul etmişti.
1997’de Tony Blair’in İşçi Partisinin seçimleri kazanması fazla bir anlam ifade etmedi: asgari ücret standardının ilk kez belirlenmesi, belirli derecede zorlayıcı ve neo-liberal çalışma programları ve gençler için istihdam projeleri oluşturulması amacıyla Düşük Ücret Komisyonu oluşturuldu. Thatcher ve Major hükümetlerinin yürürlüğe koyduğu anti-sendikal yasal düzenlemelerin düzeltilmesi için herhangi bir gelişme olmadı. Sendika üyelerinin muhafazakarlardan kurtulma umudunun olmaması nedeniyle, Yeni İşçi Partisi, sendikaların etkisini azaltma çabalarına karşın (hükümetlerin sendikaların tanınması için gerekli koşullarda gösterdiği katı tutuma ve örneğin, işyeri danışma kurullarının sendikalara gösterilen toleransı sınırlayabilmesi gibi AB’nin konuyla ilgili ılımlı düzenlemelerinden bazılarını kabul etmedeki isteksizliklerine karşın), işçi hareketinin ve TUC’un çoğunluğundan yana olumlu tavrını sürdürdü.
Bazı İngiliz sendikaları kendilerine göre farklı bir neo-liberalizm anlayışı benimsediler ve rekabetçilik ve istihdamın istikrarlılığı adına üretim sermayesi ile verimli bir ittifak oluşturmaya çalıştılar; fakat bu çabalar çok az destek buldu. Bu konudaki çabalar, eski çalışma biçimlerini uygulamadan kaldıran ve birçok sendikanın 1980’lerin ortalarından beri, özellikle madenciler grevinden sonra, yaptığı gibi firma içinde daha büyük esnekliğe olanak sağlayan işletme sendikacılığı anlayışının ötesine geçemedi.
Tony Blair tarafından hayal edilen ortak çıkarlara dayalı kapitalizm ve ortak çıkarlara dayalı şirketler, İngiliz sendikal hareketine uzun süreden beri yapılan saldırıların yarattığı önemli engellerle karşı karşıyadır ve işverenlerin bu tür ittifakları kendi ülkelerinde ortadan kaldıran Alman ve İsveç modeline karşı yürüttükleri saldırılardan söz etmemektedir. Tüm AB’de sosyal korumayı sağlayan güçlü bir “sosyal” Avrupa umutları da giderek zayıflamaktadır. Bu tür umutların, Avrupa Para Birliğinin (EMU) deflasyonist eğilimi ve tüm AB’de (Almanya ve İsveç de dahil olmak üzere) kemer sıkma politikaları yoluyla sermaye yatırımlarını çekme rekabetinin birlikte yarattığı etki nedeniyle yıkılması muhtemeldir.
Avrupa Para Birliği, ulusal ekonomi politikalarının elini kolunu bağlamakta ve yeniden yapılanmanın başarılabilmesi için arz yanlı işgücü piyasası esnekliğini geliştiren devlet politikaları dışında çok az seçenek bırakmaktadır. Bu nedenle Avrupa solunun bazı kesimleri Blairizme olumlu bakmaya başladılar. Bu durum, İtalya’da Zeytin Ağacı ittifakında, kısmen Fransa’da Jospin hükümetinde ve İspanya’da PSOE’de olduğu gibi, özellikle yüksek işsizliğin yaşandığı bölgelerdeki sosyal demokrat partiler (ve bunlarla ittifak kuran sendikalar) için geçerlidir. “İnsani yönüyle esneklik” konusunda yapılan bir araştırma, Hollanda modelinin de niçin genellikle anımsandığını açıklamaktadır. Benzer şekilde Blairizm, sadece katı tutumlu sağ hükümetlerden kurtulma umudu verdiği ve küreselleşmenin üstesinden gelebilmek için işbirliğinden söz ettiği için, ABD’deki işyeri sendikacılarına da cazip gelmektedir. Fakat İngiliz işçilerinin gerçek deneyimleri, Yeni İşçi Partisinin savunduğu küstah İngiliz modelinin İngiltere dışındaki (Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki) işçilerden çok az beğeni aldığını açıkça göstermiş olmalıdır.
İşçi Hareketleri ve Daha Gelişmiş Modeller
Avrupa endüstriyel ilişkiler sisteminde birçok yoldan dönüşümler yaşanmaktadır. Fakat son 20 yıl boyunca, farklı endüstriyel ilişkiler sistemlerinin bulunduğu İsveç, Almanya ve İngiltere’deki çelişkili durumların açıkça gösterdiği gibi, kapitalizmin zorunluluklarının yoğunlaşmasından kaynaklanan yaygın tehlikeler ortaya çıkmaktadır. Ulusal modellerden hiçbirisi, daha önceleri olduğu gibi işçiler için sosyal yararlar sağlayamamaktadır. Ulusal modeller kapitalist yeniden yapılanmanın neden olduğu tahriplere karşı çok az güvence sağlayabilmektedir. Savaş sonrası dönemdeki toplu pazarlık sisteminin köşe taşları aşınmaktadır ve bazı durumlarda eski düzenlemeler sömürünün sertleşmesinin ve yoğunlaşmasının mekanizmalarına dönüşmektedir.
Bu durum, Avrupa’daki ulusal sendikal hareketler tarafından yeni stratejik yönlerin araştırılmasını gerektirmektedir, fakat süreç yavaş ve aksak işlemektedir. Ulusal endüstri ilişkileri sistemlerinin yetersiz olduğu ortaya çıktığı için, AB projesi Avrupa işçi hareketinde çokuluslu işbirliği konusunda umut yarattı. Fakat Avrupa Sendikalar Konfederasyonunun resmi toplantıları, AB koşullarına ilişkin pazarlık edilen bazı baskılar ve ulus ötesi toplu pazarlıkların koordine edilmesine ilişkin birkaç örnek dışında, sendikalar için bu bağlamda da açık bir stratejik yönelim bulunmamaktadır.
İşçi hareketi yeni yönelimler ararken Avrupa kapitalizmi kendisini çok daha çabuk dönüştürmektedir. Avrupa’da ekonomik ve parasal birliğin sağlanması girişimi, kıta ölçeğinde üretim ve dolaşımın ortak entegrasyonuyla birlikte, tüm Avrupa’da yatırımlar ve istihdam konusunda rekabeti daha da arttırmaktadır. Tek Avrupa Pazarı yaratılması, Sosyal Avrupa ve Avrupa İş Konseyleri için yetersiz düzenlemelerle birlikte Maastricht’de başlatılan Avrupa Para Birliğinin yakınlaşma ölçütü, tüm AB ülkelerinde standartları ve yasal düzenlemeleri uyumlaştırmak için yasal ve politik çabaları hızlandırdı. Bu nedenle Avrupa’daki işçi hareketleri yeni bir tehlike ile karşı karşıyadır: sadece ulusal düzeyde değil, aynı zamanda AB düzeyinde stratejik dönüşüm ve politik eylem gereği.
Kuzey Amerika’da olduğu gibi Avrupa’da da, dünya kapitalizminin artan istikrarsızlığına karşın, “Alternatif Yok” (TINA-There Is No Alternatif) ideolojisi geniş kabul görmektedir. Bu ideoloji, kapitalist birikimin gereklerine boyun eğme karşılığında bazı sosyal refah önlemleri sağlayabilen kapitalizme karşı kendi içinde alternatifler aranmasına yol açmaktadır. Fakat bu sadece, evrensel ölçekte kriz olmayan kapitalizm modelleri - gerçekte kapitalist olmayan kapitalizmler - elde edilebileceği konusunda bir yanılsamadır.
Kriz olmayan kapitalizm düşüncesi sadece saçma değildir, aynı zamanda daha çok işbirliğine ve rekabete dayalı kapitalizm modelleri bulma zorunluluğu kapitalizmin yapısı, modernleşme ve gelişme konularında tartışmalı varsayımlara dayanmaktadır. Bu varsayımlar, bazı toplumların geri kaldığı ve modernleşmeye gereksinim duyduğu, bazı model devletlerin ya da endüstri ilişkileri sistemlerinin ise gelişme gösterdiği düşüncesini esas almaktadır. Model olarak alınan ekonomiler, sanki özgül sınıf mücadelelerinin ürünleri değilmiş ve kapitalist değişimin baskılarına ve krizlerine hedef olmamışlar gibi, büyük ölçüde tarihsel gelişmelerden soyutlanmaktadır.
Belirli bir tarihsel süreçte ve yerde sosyalist mücadelenin alanı, hedefleri ve stratejileri daima özgül tarihsel koşullardan etkilenecektir. Aynı zamanda bu özgül koşullar, içinde bulundukları kapitalist karakterden ayrı olarak değerlendirilemez. Tüm kapitalist toplumlar aynı kapitalist işleyiş yasalarına tabi oldukları sürece, bu toplumlardaki işçi hareketleri de birbirlerinden bir şeyler öğrenebilirler.
Fakat öğrenilmesi gereken dersler, farklı ulusal - artık AB içinde ve çokuluslu - kapitalizm modellerinin nasıl taklit edilebileceği konusunda olmamalıdır. Bu yaklaşım, işçi hareketine rekabetçi kapitalist mantığı kabul etmesini önermekte ve kapitalizmin esaslarını tarihsel açıdan özgül ve geçici olarak değil, sürekli/değişmez olarak ele almaktadır. Amaç, işçi hareketinin temel ilkelerini zayıflatmaktır – eşitlik, dayanışma, rekabetçi değil işbirliğine dayalı ekonomiler, değişim için değil tüketim için üretim. İşçi hareketi, sadece bazı en saf ve gerçekdışı ütopyalar nedeniyle değil, aynı zamanda işçi mücadeleleri sonucunda elde edilen tarihsel kazanımları, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini ve piyasa gereklilikleri dışında ekonomik işbirliği ve destek için demokratik kurumların oluşturulması olasılığını tehdit ettiği için, bu tür bir yaklaşımı reddetmelidir.
İşçi hareketinin, kendisini tamamen kapitalist birikimin ve rekabetin gerekliliklerine bağımlı kılmak yerine, saldırıya devam etme gereksinimi vardır. Bu demektir ki, piyasa sisteminden kurtarılan zaman ve alanı arttırmak amacıyla piyasanın kapsamını daraltmanın ve sınırlamanın yolları aranmalıdır. Bu açıdan değişik ülkelerdeki işçi hareketleri birbirinden bir şeyler öğrenebilirler ve ulusal sınırların ötesinde destek ve dayanışma sağlayarak farklı politik koşullarda ortak sorunlara karşı koymanın yollarını bulabilirler. Örneğin, Kuzey Amerika işçi hareketi, İsveç işçi hareketinin kapitalist kontrolü ve ücret fonlarını yeniden düzenleme çabalarını destekleyebilir. Ya da Alman işçi hareketi, Amerikan işçilerin çalışma sürelerini azaltmak için yaptıkları grevleri desteklemek amacıyla Avrupa çapında kampanyalara öncülük edebilir.
Bunun için, “sol” anlayışları birbirinden çok farklı olan Avrupa ve Kuzey Amerika işçi hareketini dönüştürecek bir strateji gerekmektedir. Bu demektir ki, kapitalist rekabeti değiştirmek yerine evcilleştirmeye çalışan boş çabalara bu kadar sık başvuran bir sosyal ortaklık modeline artık güvenilemez.
· Gregory Albo ve Chris Roberts, 1998, “European Industrial Relations : Impasse or Model ?”, Rising from the Ashes ? Labor in the Age of “Global Caapitalism”, E. M. Wood, P. Melkins, M. Yates (Eds.), Monthly Review Press.