|
Çok çalışmaktan
yorulduk/ Yaşamaya ancak yetecek kadar para/ Düşünceye zaman yok/
Güneş ışığını hissetmek istiyoruz;/ Çiçekleri koklamak istiyoruz;/
Tanrının bunu istediğinden eminiz ve 8 saati alacağız./ Doklardan
dükkan ve fabrikalardan güçlerimizi biraraya getirdik:/ Sekiz saat
çalışma,/ Sekiz saat dinlenme/ Bunu başaracağız." (8 saat şarkısı)
"Bir günlük
isyan-daha azı değil. Emeğin dünyasını egemenlik altında tutan
kurumların sefil sözcülerinin denetimi dışında bir gün. Emeğin kendi
yasalarını yaptığı ve bunları uygulamaya koyma gücünü elde ettiği
bir gün. Emekçi ordusunun birliğinin yarattığı muhteşem gücün,
dünyanın tüm halklarının kaderlerini ellerinde tutanlara karşı
çevrildiği bir gün."
AFL-Amerikan Emek
Federasyonu'nun bir bildirisinden-1885)
8
saatlik çalışma hareketini başlatan işçiler, Avrupa işçi sınıfının
soylu ideallerine ve ABD doğumlu beyaz işçilerin "aristokratik"
görünümlerine karşın, çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğu
"barbarlar, vahşiler, Orta Avrupalı cahiller, yüksek Amerikan
değerlerini anlamaktan uzak adamlar" olarak tanımlanıyorlardı.
Amerika'da yüzyılın sonunda ortaya çıkan hızlı sanayileşme, yoğun
bir emek gücü ihtiyacı ortaya çıkarmış, işsizliği azaltarak,
ücretleri yükseltmişti. Ancak işçilerin yaşam koşullarının
iyileşmesi fazla uzun sürmedi. 1873'de başlayan depresyon, uzun
çalışma saatleri, düşük ücretler, örgütlenme yasakları gibi
saldırıların devreye sokulmasına neden oldu.
"Bolluk" döneminin sona ermesiyle, işçiler açlığı yakıcı biçimde
hissetmeye başladı. İşsizlik ve vasıflı işçilerin makinalaşma
süreciyle tasfiye edilmesi, işçi sınıfının bileşiminde tarihsel bir
değişimi tetikledi. Artık işçiler, günde 18 saat çalışmaya
zorlanıyorlar, yine de aldıkları düşük ücretler sefaletlerini
gidermeye yetmiyordu. Bu tarihsel dönüşüm sürecinde sanayi
kentlerinin varoşlarına atılan işsizler ve yeni göçmenler,
birbirlerine karşı kışkırtılıyor, aralarında etnik çatışmalar
çıkartılmaya çalışılıyordu. Ancak sefalet, açlık ve işsizlik "yeni
dünyanın" vaat ettiği umutları boşa çıkarırken, açlığa ve kötü
çalışma koşullarına karşı isyanın ilk biçimleri de ortaya çıkmaya
başlamıştı. Bilinçli işçilerin hareket alanları genişliyor; yeni bir
dünyanın hayalini kuran işçilerin sayısı hızla artıyordu. Ekonomik
amaçlı grev hareketleri kanlı isyanlara dönüşüyor ve bu tip
hareketler sınıfın bütünü içinde hızla yaygınlaşıyordu. Amerikan
sermayesi, bu mücadele sürecinde tehlikeli bir politik hareketle
karşı karşıya kaldığını anlamaya başladığında, işçiler,
Avrupa’daki sınıf kardeşleriyle aynı talepler uğruna harekete
geçmeye başlamıştı.
1877 yılında demiryolları grevinin katliamlarla bastırılmasının
ardından bir süreliğine durgunlaşan isyan dalgası tekrar yükselmeye
başladığında; baskı ve yıldırma daha sert biçimde devreye sokuldu.
İşçiler de bu tarihsel süreçte örgütlü yapılarını
güçlendiriyorlardı. Gizli dernekler, sendikalar, işçi sınıfı
partileri oluşturuldu.
İşçi örgütlenmelerinin en önemlilerinden birisi "Hepimiz Birimiz
İçin" sloganıyla hareket eden Emek Şövalyeleri’ydi. Hem kalifiye hem
kalifiye olmayan işçileri örgütleyen, siyah işçileri saflarına katan
ve çok sayıda militan kadın örgütçüye sahip olan Şövalyeler’in
1878’de kabul ettiği anayasası "çalışma saatlerinin günde 8
saatle sınırlanmasını" istiyordu. Böylece işçilerin toplumsal
ilişkiler ve zihinsel gelişim için daha çok zamanları olacaktı. 8
saat talebi Emek Şövalyeleri’nin dışındaki işçi örgütleri tarafından
da sahiplenilmeye başlarken, işçi hareketi 8 saat mücadelesiyle
ortak bir odak noktasına kavuştu. 8 saat talebi, sadece ekonomik bir
talep olmaktan çıkarak, işçi sınıfının daha iyi bir yaşam isteğinin
cisimleştiği bir talebe dönüşüyordu.
ABD’deki Ulusal İşçi Birliği ile Avrupa’daki 1. Enternasyonal olarak
bilinen Uluslararası İşçi Birliği’nin aynı talebi benimsedi.
İşçilerin çalışma saatlerinin düşürülmesi yönündeki mücadelesi,
gerçekte ilk olarak günde on saat çalışmayı talep eden ve
1790'lardan 1830'lara kadar süren grev dalgasıyla başlamıştı. 10
saatlik işgünü için verilen mücadele sırasında oluşan örgütler, 8
saat mücadelesinin de yürütücüleri oldular. Talep ülkenin bütününde
bir dalga halinde yayılırken, 10 Ekim 1863'te önde gelen
gazetelerden biri olan Finscher's Trades' Review 8 saat
talebi etrafında oluşturulan kampanyayı, “Bugün bu bayrağı direğe
asıyoruz: Günde Sekiz Saat Çalışma'” sözleriyle destekliyordu. 8
saat mücadelesi öylesine kabul görmüştü ki işçiler, "Sekiz Saat
Sigaralarını" içiyor, "Sekiz Saat Ayakkabıları"nı giyiyor,
"Sekiz Saat Şarkısı"nı söylüyorlardı.
1 Mayıs 1886: İsyan
ve katliam.
Politik işçi hareketi, Amerika'nın kuzeyinde, Şikago kenti ve
çevresinde yoğunlaşıyordu. Amerikan ekonomisinin ucuz emek
ihtiyacını karşılayan her milliyetten işçinin toplandığı Şikago,1
Mayıs 1886’da yaşanacak büyük çatışmanın da merkezini oluşturacaktı.
1884'de az sayıdaki ulusal sendikadan biri olan Örgütlü Sendikalar
Birliği genel bir eylem çağrısı yaptı: 1 Mayıs 1886'ta işçiler
fiilen sekiz saat çalışacak, buna uymayan fabrikalar fiilen
engellenecekti.
8
saat talebini, ekonomik mücadelenin konusu olmaktan çıkarıp, politik
bir talep haline dönüştüren bu öneri, işçiler arasında coşkuyla
karşılandı. 8 saatlik çalışma talebi, işçilerin günde 18 saat
çalıştırıldıkları bir dönemde sermaye tarafından çılgınca bir talep
olarak yorumlandı.
Nisan ayının ikinci haftasında çeşitli kentlerden 250 bin sanayi
işçisi daha hareket katıldı; ülkenin çeşitli yerlerindeki 30 bin
işçi, 8 saat haklarını elde etmişlerdi.
1
Mayıs 1886 sabahı Detroit'te 11 bin işçi yürüyüşe geçti, New
York'taki sınıf kardeşleri 40 bin kişiyle greve gittiler,
Cincinnotti'deki gösteride kaç kişi var bilinmiyor, çünkü etraf
kızıl bayraklardan görülmez durumdaydı. Madenci kenti Kentucky'deki
gösteri ise sınıfın birliğinin en iyi örneğini sunuyordu; siyah ve
beyaz işçiler, siyahlara kapalı olan bir parkın yasak levhasını
birlikte devirerek içeri doğru yürüyorlardı. Hareketin merkezini
oluşturan Şikago'da ise daha sabahın erken saatlerinde 30 bin kişi
sokaktaydı.
Şikago'daki gösteriyi sabote etme planlarını hayata geçiren polisse,
işe önce işçileri taciz etmekle başladı. Önceden planlandığı gibi,
gösteri yerinin yakınındaki McCormick işyerindeki konuşmaları
dinlemek üzere toplanan 5-6 bin kişilik işçi topluluğunun üzerine
ateş açan polisler, iki işçiyi öldürdüler. Gösteriye yapılan saldırı
Spies'in işçilere dönük "silahlanın" çağrısıyla karşılık
bulurken, 4 Mayıs akşamı Haymarket'te bir gösteri yapılması
kararlaştırıldı. 4 Mayıs sabahı polis, 3 bin göstericiye saldırdı.
Bombalar patladı ve polis işçileri kurşunlarken, 7 polis de polis
kurşunlarıyla öldü. 5 Mayıs’ta Milwaukee’de 9 işçi daha öldürüldü.
Olay işçilere ve önderlere dönük bir nefret kampanyasının
başlatılması için kullanıldı. Şikago hapishaneleri işçilerle doldu,
işkence yaygınlaştı, işçi basını ezildi, yabancı düşmanlığı
tırmandı. Haymarket'te ölen polislerin sorumlusu olarak gösterilen
işçi önderleri Albert Parsons, August Spies, George Engel düzmece
bir biçimde yargılanarak idama mahkum edildiler.
Bombayı atanın kimliği hiçbir zaman ortaya çıkmazken, Mahkeme
boyunca gösteriler sürdü; Rusya, İtalya, İspanya ve Fransa'ya
yayıldı; ancak idamlar engellenemedi. İdamın gerçekleştirildiği 11
Kasım 1886 "Kara Cuma" olarak anılmaya başlanırken, Şikago
basını iç savaş uyarısı yaptı. Ancak cenazelere yarım milyon kişinin
katılmasını engellenemedi.
İdam edilen üç işçi önderinin ölmeden önceki son sözleri: "Bir
gün gelecek sessizliğimiz, bugün attığınız çığlıklardan daha güçlü
olacak" olmuştu. 1889’da kurulan 2. Enternasyonal tarafından
uluslararası eylem günü olarak önerildiğinden beri 1 Mayıs, dünyanın
her yerindeki işçilerin yeni bir dünya talebinin uğultusunu
iktidarların ve sermayenin kulaklarına taşındığı gün.
Amerikan işçi hareketinin, Haymarket olaylarını izleyen baskı
dalgasının ardından kendini toparlaması 2 yıl sürdü. İki yıl sonra
AFL (Amerikan Emek Federasyonu) 1 Mayıs 1890'ı, örgütlü
emeğin 8 saati dayatma günü olarak belirledi. AFL, birçok kentte
diğer işçi sınıfı partileriyle onbinlerce işçinin katıldığı ortak
eylemler düzenlerken, 1890 1 Mayıs’ında 2. Enternasyonal’in
çağrısıyla sokaklara dökülen yüzbinler Londra'dan Madrid'e, Lima'dan
Helsinki'ye, Viyana’dan Havana’ya kadar birçok kentte eylemdeydi.
Tüm dünya, milyonlarca işçinin ortak talebinin dile getirildiği tek
bir büyük eylem alanına dönüştü.
İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs'ın
Türkiye’de kutlanmaya başlanması emperyalizmin Türkiye'ye girdiği
yıllara dek uzanır. Osmanlı'da ilk işçi eylemleri 1830'larda
başlamıştır. İlk grevi 1872'de yapan Osmanlı işçilerinin direnişleri
1908'de 2. Meşrutiyet'in ilanıyla, özellikle kapitalizmin geliştiği
bölgelerde yoğunlaştı. 1907’de İskeçe'de, 1908'de İzmir'de tramvay
işçileri çalışma saatlerinin 10 saate düşürülmesi için greve
gittiler. İlk 1 Mayıs kutlamaları ise 1909'da Üsküp ve Selanik'te
yapıldı. Osmanlının çok uluslu işçi sınıfının birliği Selanik'teki
kutlamada simgeleşti. Rum, Türk, Yahudi, Bulgar işçiler birarada,
kolkola yürüdüler; dört dilde ortak 1 Mayıs bildirisi yayınlandı.
1910 yılında diğer bölgelere de sıçrayan kutlamaların görkemi,
1911'de greve çıkan 12 bin işçiyle doruğa ulaştı. 7 bin işçi, işçi
sınıfının uluslararası marşı olan Enternasyonel'i hep bir ağızdan
söyleyip yürüdüler. 1911'den ders çıkaran Osmanlı ise, 1912'de
gösterileri yasakladı.
Birinci paylaşım savaşının yaşandığı günlerde kutlanamayan 1
Mayıs'lar, Kurtuluş savaşı sıralarında anti-emperyalist bir içerik
kazandı. 1920 yılında işgalcilerin ve işbirlikçi hükümetin
baskılarına rağmen işçiler, "bağımsızlık" isteyen pankartlarla
yürüdüler. 1921 1 Mayıs'ı ise o güne kadar yapılan en görkemli
kutlamaydı. İstanbul, Ankara, İzmit ve Adapazarı'ndan
anti-emperyalist sloganlar yükselirken, Mersin'de işçiler tüm halkı
Fransız işgaline karşı direnişe çağırdılar.
Ancak, Cumhuriyet’in ilanı sonrasında tüm grev ve direnişler Tatil-i
Eşgal Yasası ile yasaklandı. 1920'lerin "Amele Bayramı" 30'ların
"Bahar ve Çicek Bayramı"na dönüştürüldü.
1950-60'larda işçi direnişlerinin yaygınlaştığı bir ortamda 1 Mayıs
sınıf mücadelesinin gündeminde geri planda kaldı. 70'li yılların ilk
yarısında ise sadece 1972'de 2 bin işçi 1 Mayıs'ı iş bırakarak
kutladı.
Ancak sınıf mücadelesinin 70'lı yıllardaki gelişimiyle birlikte 1
Mayıs'lar bu bağımsızlaşmanın en önemli simgeleri haline dönüştüler.
1 Mayıs 1976'de Taksim Meydanı, Türkiye topraklarının gördüğü en
kitlesel kutlamaya sahne oldu. Onbinlerce işçi ve emekçinin 1 Mayıs
yasağını kitlesel gücüyle bozduğu 76 sonrasında, Taksim Meydanı, 1
Mayıs meydanı olarak anılmaya başlandı. 1977'ye gelindiğinde ise
tıpkı 4 Mayıs 1886'da Amerika'da yaşandığı gibi, Taksim Meydanı'nın
dört bir yanından işçilerin üzerine kurşun yağmaya başladı. CIA ve
kontrgerilla işbirliği içinde düzenlenen bu saldırıda 36 kişi öldü.
1978-79 1 Mayıslarında sokağa çıkma yasağı ilan edilen İstanbul'a
karşı tüm ülke 1 Mayıs alanı oldu.
Emeğe ve tüm devrimci güçlere karşı savaş ilan eden 12 Eylül, 1
Mayıs'ı takvimlerden silmeye çalıştı ama emekçilerin bilincinden
silmeyi başaramadı. 87'de salonlarda kutlanan 1 Mayıs 1988
sonrasında yeniden sokaklara taşındı. İşçi sınıfının direnciyle 1992
sonrasında "yasallaşan" 1 Mayıs, 1990'larda son dönemin en kitlesel
kutlamalarına sahne oldu. 90'ların 1 Mayıs kutlamaları, kirli
savaşa, özelleştirmelere karşı sloganlarıyla 90'lı yılların
muhalefet tarzının tüm eğilimlerinin ve yoksul mahallerde yaşanan
dönüşümün ilk belirtilerinin sergilendiği eylem günlerine
dönüştüler.
Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından
Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından
Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Vermeyin insana izin kanması ve susması için
Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin
Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler
1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı
Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor
Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor
Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor
Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider
Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider
Söz ve Müzik: Sarper ÖZSAN
|