
POLİS
DEHŞETİ GÖLGESİNDE
1
MAYIS
1920'de "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesiyle
yola çıkan bir anlayıştan, "Ayakların başları yönettiği yerde
kıyamet kopar" anlayışına geldik. Ve bu yaklaşımın aslında
bugünkü iktidarın gerçek yüzünü gösterdiğine de 1 Mayıs'ta tanık
olduk.
İşçilerin Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü olan
1 Mayıs'ta, polis devletini aratmayacak ölçülerde şiddet ve
müdahalelerle karşı karşıya kaldık.
Oysa bu ülkenin işçileri, emekçileri, vatandaşları olarak,
yasal temsilcilerimiz olan Türk-İş, DİSK ve KESK'in çağrısıyla,
sendikalarımızın iradesiyle Anayasal zeminde hak ve
özgürlüklerimizi kullanarak, 1 Mayıs'ı Taksim'de barış içinde
kardeşçe, 1977'de katledilen arkadaşlarımızı anarak kutlamak istedik.
Ancak, bu 1 Mayıs'ta polis bizlere işgalci güçlermişiz gibi
büyük bir şiddetle saldırdı. Evet, bu 1 Mayıs'ta Taksim sanki
bir başka memleket, bizler de işgalci güçlerdik. Taksim'in,
panzerlerle, binlerce polis ve jandarmayla ablukaya alınması
yetmedi, işçi ve emekçilere, hatta o sokak ve alanlara giren
herkese, panzerlerle, gazla, copla saldırıldı.
Polisin uyguladığı şiddet, tam da Vali'nin açıklamasına uygun
olarak adeta provokasyon gibiydi. Aranan provakatör belli oldu.
İktidar, iktidarın uydusu vali ve emniyet güçleri. Hatta, atılan
gaz bombaları, yer yer çekilen silahları, sabahın 6.30'unda
DİSK Genel Merkezinden başlayarak, toplanan sendikacı, işçi ve
emekçilere yapılan saldırılarıyla polis terörüydü.
Binlerce sendikacı, işçi ve emekçi gibi, Başkanımız, Genel
Merkez Yöneticilerimiz, Şube Yöneticilerimiz, üyelerimiz, bir
dizi toplantı için ülkemize gelen Uluslararası Örgütümüzün
Grafik Bölümü Başkanı ve eşi de bu şiddetten nasibini aldı.
Bu şiddetin bir amacı var. Sosyal Güvenlik ve Sağlık
haklarımızı elimizden alan yasanın gündeme alınması ve mecliste
kabul edilmesi sürecinde ortaya çıkan birleşik sendikal
mücadeleyi şiddetle bastırmak ve dağıtmak, işçi ve emekçileri
korkutup yıldırmak, bugünlerde gündeme aldıkları istihdam
paketini, işsizlik sigortası ve kıdem tazminatımız üzerindeki
emellerini, yeni özelleştirme hedeflerini gerçekleştirmek için
uygun ortam hazırlamak, yolsuzlukları, içinden geçmekte
olduğumuz ekonomik krizi, saklanan enflasyonu saklamak.
İşine geldiğinde demokrasiye ve özgürlüklere sığınan iktidar,
işine gelmediğinde yani bizlerin, işçi ve emekçilerin hak ve
özgürlükleri söz konusu olduğunda gerçek yüzünü göstermekte,
"hakim benim, ben ne dersem olur" anlayışıyla hareket etmekte,
söz ve kararlarını padişah buyruğu gibi kabul etmemizi
beklemektedir.
Bu ülkede hangi iktidar olursa olsun, atacağı siyasal, sosyal,
kültürel, ekonomik tüm adımlar bizleri yani emekçileri, işçileri
doğrudan ilgilendirmektedir. Bu nedenle de alınan kararlar
üzerine söz söyleme, tepkimizi dile getirme hakkımız vardır. Bu
hakkı biz, ülkemizin demokratik, laik ve hukuk düzeninden
alıyoruz. Bu ülkenin sahibi bizleriz. Hakimi bizleriz. Seçimle
kendisine yönetme görevi verilenler, bu ülkenin sahibi
olduklarını sanmasın. Yönetenin, ülkeye sahip olduğu devirler
geride kaldı. Padişahlık düzeninde kaldı. Böyle bir düzeni
getirmek isteyenlere cevabımız şudur.
Bizler bu ülkede, ne tebaa, ne kul ne de köleyiz. Bizler
yurttaşız. Bu ülkenin hakimleriyiz. Bu hakimiyeti de hiç kimseye
kaptırmaya niyetimiz yoktur. |